top of page

ZAMANININ İMAM'INI TANIYOR MUSUN?

ZAMANININ İMAM'INI TANIYOR MUSUN?

Bismillahirrahmanirrahim İmam; kelime olarak “önde olan, kendisine uyulan kimse” manasına gelir. İslami literatürde, özellikle de Ehlibeyt inancında; Peygamberden sonra, ümmetin işlerinin ıslahı, insanların hidayete daveti, insanların doğru yoldan sapmasına engel olması yani risalet çizgisini devam ettirmesi için Allah tarafından tayin edilmiş ve peygamber aracılığıyla insanlara tanıtılmış kimsedir. Aslında “imam” çok daha geniş bir manayı ifade etmektedir. Burada konuyu uzatmamak için özet olarak verdik. Bu tanımlamadan imamla ilgili 3 önemli ve temel özellik karşımıza çıkıyor;

  1. İmamın Allah tarafından seçilmesi

  2. İmamı Peygamberin tanıtmış olması

  3. İmamın vazifesinin risalet yolunu devam ettirmek olması. Bunlar bir imam için olması gereken en önemli özelliklerdir. Bunların yanı sıra birde imamda olması gereken ismet özelliği vardır ki, bu konumuzla alakalı olmadığı için açıklama yapmıyoruz.  Biz neden imamı tanımalı ve ona tabi olmalıyız? Bu soruya cevap olarak sunulabilecek birçok akli ve nakli delil bulunmaktadır ki bunların başında Resulullah’ın (s.a.a) buyurduğu ve tüm İslam âleminin kabul ettiği şu hadis gelir: “Her kim zamanının imamını tanımadan ölürse, cahiliye ölümü üzere ölmüş olur.” Burada Cahiliye döneminde ölenlerin durumuna bakmak gerekir. Biz bu insanların Allah’a şirk koştukları ve bu nedenle müşrik olduklarını biliyoruz. Öyleyse bu hadiste vurgulanmak istenen çok önemli bir nokta var. O da imamı tanımanın tevhit inancını desteklediğidir. Yani imamı tanımayan tevhit inancından çıkmış oluyor. Resulullah (s.a.a)’in bu buyruğuyla; İmamı tanımamanın şirke düşmek anlamına geldiğini görüyoruz. Demek ki imamı tanıma nedenlerimizin birincisi “şirke düşmemek”tir. Hadis, özü itibariyle imamı tanımanın tıpkı peygamberi tanımak olduğunu ifade etmektedir. Nasıl ki cahiliyye döneminde gönderilen peygamberi (s.a.a) tanımadan yani ona iman etmeden ölenler şirk üzere öldüyseler, imamını tanımadan ve ona iman etmeden ölenler de aynı akıbete uğrayacaklar. Yine bu hadisten çıkaracağımız önemli bir husus ise, her dönemde mutlaka bir imamın, bir hüccetin var olmasıdır. Eğer her dönemde bir imam olmasaydı, insanlar bazı zamanlarda, yaşayan bir imam BİR hüccet olmaksızın başıboş bırakılmış olsaydı Resulullah (s.a.a) böyle bir söz buyurur muydu? Yalnızca kendi dönemindeki insanlara seslenerek şöyle derdi: sizin içinizden kim beni (imamını) tanımadan ölürse….” Oysa Allah Resulü (s.a.a) kıyamete kadar bütün insanları kapsayacak şekilde hitap etmiştir. Elimizde başka hiçbir nakli delil olmasa bile, Fahr-i Kâinat Hz. Muhammed Mustafa (s.a.a)’nın bu hadisi bize zamanın imamını tanımanın ne kadar gerekli ve en önemli vacibatlardan biri olduğunu anlatmak için yeterlidir. Cuma Suresi’nin birinci ayeti kerimesinde yüce Allah peygamberleri, insanları arındırmaları ve kitap ve hikmeti öğretmeleri için gönderdiğini buyuruyor. Yine İmam Ali (a.s)’ın Nehcül Belaga’daki birinci hutbesinde peygamberlerin, insanlara verdikleri sözleri hatırlatmak, aklın gizli definelerini ortaya çıkarmak, kudret ayetlerini hatırlatmak… amacıyla gönderildiğini ifade etmiştir. Peki, peygamberden sonra bu hayati öneme sahip görevleri kim yerine getirecek? İnsanların arınmasını, hidayete davetini vs.. kim yapacak? Nisa suresinin 59. Ayeti bu konuda bizim yolumuza ışık tutuyor ve akıllarımızdaki soru işaretlerini cevaplandırıyor: “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin; Peygamber’e ve sizden olan o yetki sahiplerine de itaat edin…” Yüce Allah, kendisine ve resulüne itaatten sonra, bir grup insanın itaatinden de bahsediyor ve onlara itaati de tıpkı kendisi ve resulüne itaatle eşit tutuyor. Hiçbir şart, koşul olmaksızın. Allah’a ve Resulü’ne nasıl itaat ediyorsak bu emir sahiplerine de aynı şekilde itaat etmemiz isteniyor. Peki, itaati bize farz olan ve Resulullah’dan sonra insanlığın hidayet önderi olacak, Allah’ın emir ve yasaklarını insanlara iletecek olan bu insanlar kimlerdir. Biz onları nasıl tanırız, bunları kim seçer? Bu soruların cevabı, ahir zamanda yaşayan her müslümanın bilmesi gereken en önemli bilgilerdir. Resulullah (s.a.a) bu yetki sahiplerinin kimler olduğunu defalarca ümmete bildirmiş, hatta aleni tebliğinin başlangıcını (akrabaları davet; Şuara / 214) ve bitişini (Gadir-i Hum; Maide /67) bu esas üzere yapmıştır. Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Ali bin Ebi Talib’in velayeti Allah’ın velayetidir. Onu sevmek Allah’ın ibadeti ve ona uymak Allah’ın farizasıdır; onun dostları Allah’ın dostları ve onun düşmanları, Allah’ın düşmanlarıdır; onun savaşı Allah’ın savaşı; onun barışı, Allah’ın barışıdır.1 Nisa suresinin 59. Ayeti ve Resulullah’ın (s.a.a) bu hadisi bize, imamı tanımanın ve ona kayıtsız şartsız İtaat etmenin, tevhidin garantisi olduğunu gösteriyor. İnsan Allah’ı tanır ama Resulü’nü inkâr ederse tevhitten yani dinden çıkmış olur; kim Allah’ı ve Resulünü tanır da yetki sahibi olan imamını inkâr ederse sonuç yine aynıdır. İşte tam da bu nedenle imamı tanımak yani marifet-i imam, imanın temel esaslarından biri sayılmış ve İmam Rıza’nın (a.s) da buyurduğu gibi tevhit kalesine girmenin şartı olmuştur. Bütün bu delillerin yanı sıra insanın akılına müracaat etmesi bile, bir hücceti tanımasına ve ona itaat etmesine gerek olduğunu ispat eder. Hedefi olan her hareket, her akım, her oluşum, her inanç mutlaka bir öndere ihtiyaç duyar. Akıl da, bunca dünya kargaşası, aldatmacaları, şeytanın oyunları ve tuzakları karşısında kendisini uyanık tutacak, örnek alabileceği eksiksiz, hata yapmayan, mükemmel bir modele ve yol gösterici hüccete ihtiyaç duyar. Burada İmam Cafer-i Sadık’ın (a.s) öğrencilerinden Hişam b. Hakem’in Amr bin Ubeyde ile olan münazarasını nakletmek imamı tanımanın gerekliliğini akli olarak idrak etmeye yardımcı olacaktır: Hişam bin Hakem şöyle anlatıyor: Bir Cuma günü Basra şehrine vardım. İlk işim şehrin camisine gitmek oldu. Mutezile mensubu olarak bilinen Amr bin Ubeyd camideydi, etrafını saran kalabalığın sorularını cevaplıyordu. Ben de en arka sırada oturup bu şehirden olmadığımı ve bazı sorular sormak istediğimi söyledim, Amr dilediğini sor deyince aramızda şu konuşma geçti:

  4. Sizin gözünüz var mı?

  5. Görüyorsun işte, var…. Bu ne biçim soru böyle?

  6. Müsaade ederseniz sorularımı sürdüreyim?

  7. Pek lüzumsuz soruların var gibi; ama yine de sor bakalım!

  8. Bu göz sizin neyinize yarıyor?

  9. Görmemi sağlıyor, renkleri ve cisimleri teşhis edebiliyorum onunla.

  10. Peki diliniz? Onunla ne yapıyorsunuz?

  11. Yiyeceklerin tadını almama yarıyor….

  12. Burnumuz neye yarıyor sizce?

  13. Koku almama…. İyi kokuları kötü kokulardan ayıt edebilmeme yarıyor…

  14. Kulağınız neye yarıyor?

  15. Sesleri duyup teşhis etmeme tabi ki!

  16. Bunların yanı sıra kalbiniz ve aklınız da var mı?

  17. Elbette!

  18. O neye yarıyor peki?

  19. Diğer organlarım tereddüde kapılacak olsa, kalbime müracaat ediyorum, onların şüphe ve tereddüdüne kalbim son veriyor! (o halde kalp ve akıl, diğer organlara kılavuzluk edip yol göstermektedir).

  20. Haklısınız, çok doğru söylediniz! Evet, yüce Allah duyu organlarına kılavuzluk edip onları yönetmesi için insana kalp ve akıl vermiştir. Ey bilge insan! Yüce Allah’ın göz, kulak ve diğer organları başsız ve yöneticisiz bırakmadığını bilen biri; Resulü’nün (s.a.a) vefatından sonra O’nun kullarını kendi hallerine başsız ve kılavuzsuz bıraktığını; kullarının tereddüde kapılıp ihtilafa düşmeleri halinde onlara başvuracakları bir rehber ve kılavuz tayin etmediğini ve böylece kullarının mahvolmasına rıza gösterip göz yumduğu nasıl söylenebilir? Akıl ve izan sahibi biri bunu kabul edebilir mi?2 Evet, insan aklı hiçbir nakli delil olmasa dahi, bunca zahmet, işkenceler, ambargo, hicret, savaş vs. gibi zorluklarla 23 yıl gibi uzun bir sürecin ardından kurulmuş olan İslami düzenin ve Müslümanların peygamberden sonra başı boş bırakılacağını kabul etmiyor. Mademki akıl ve delil yoluyla varlığı ispat edilebilen bir imam var öyleyse onu tanımak ve ona tabi olmak gerekmez mi? 1. Bihar-ul Encar C. 38 S.31 2. Usul-i Kafi C.1 S 263 (İstanbul Basımı)

NECLA ADIGÜZEL

0 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

ET-TAHİR

İFTAR, KADER VE İMAM Fe- ta-re harflerinde oluşan bir kavramdır. Anlamı uzunlamasına yarılmaktır. Kimi zaman bozmak, kimi zaman da düzenlemek yoluyla olur. Bu fiilden oluşan kavramlardan biri de fıtr

bottom of page