• İnci Mercan

TEVEKKÜL VE HIRS

Rahmanî ve şeytanî orduları tanımaya devam ediyoruz. ‘’ Kim Allah’a tevekkül ederse O kendisine yeter.’’ (Talak 3) İnsanlar bir işi yapmaktan kendisini aciz gördüğünde o işi güvenilir birisine havale etme ihtiyacı hisseder. Burada havale etmek, acizliğin bir gereğidir. Bazı marifet ehli kimseler şöyle demiştir: ‘’ Tevekkül, işi tümüyle malikine havale etmek ve onun vekaletine güvenmektir.’’ Bazı arifler de şöyle demişlerdir: ‘’Tevekkül bedeni ubudiyete atmak ve kalbi rububiyete bağlamaktır.’’

Tevekkül Rahmani Ordunun Bir Askeridir İlahî lütuflardan biri de ‘’ihtiyaç sahibi’’ ve ‘’fakir’’ olduğunu kabullenme fıtratıdır. Öyle ki, istisnasız bütün insanlar, hiçbir görüş farklılığına düşmeksizin, zatî kimliği, varlık ilkesi ve kemali hasebiyle muhtaç, fakir ve hakikatini bir şeye bağlı görür. Eğer hayvan, bitki, cansız şeyler, maden ve alemdeki elementlerden bir zincir oluşturulur ve onlara: ‘’Sizler, varlık kemali ve varlık etkileri hakkında bağımsız ve ihtiyaçsız mısınız?’’ diye sorulacak olsa hepsi fıtrî ve zatî bir dille şöyle der: ‘’Biz muhtaç, yoksul ve bağımlı varlıklarız.’’ Eğer onlara: ‘’Sizler hangi varlığa muhtaçsınız?’’ diye sorulsa: ‘’Bizler, bizim gibi fakir ve muhtaç olmayan bir varlığa muhtacız. Öyle ki o varlık bağımsız, tam ve kâmil bir varlıktır. Kendiliğinden bir şeye sahip olmayan; zat, sıfat ve fiillerinde bağımsız olmayan, varlığın tüm boyutlarında ihtiyaç içinde çırpınan bir varlık, bizim ihtiyaçlarımızı gideremez, eksiklik ve yokluğumuzu ortadan kaldıramaz.’’ Dolayısıyla da fıtratın gereklerinden ümit, korku, tevekkül, teslimiyet, güven ve benzeri haletler ortaya çıkmaktadır. O halde nâkıs bir varlığın ihtiyaçlarını gidermesi için mutlak kemale yönelmesi, fıtrî ve yaratışsal bir özelliktir. Kısacası tevekkül aklın ve rahmanın askerlerindendir diyebiliriz.

Hırs İblis’in Askerlerindendir Hırsın hakikati, nefsin şiddetle dünyaya ve dünyadaki şeylere bağlanması, sebeplere çok sarılması ve kalbin dünya ehline ve gerekleri olan kesretlere teveccüh etmesidir. Bu da Hak Teala’nın mukaddes makamını, kâmil kudretini, merhametini ve rahmetini bilmemekten kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla bu insan Hak’tan örtülü olduğundan, sıradan varlıklara yöneldiğinden ve varlıklara bağımsız bir gözle baktığından dolayı amelen ve kalben onlara sarılmakta ve haktan kopmaktadır. Böylece güven ve itimat, nefsiten ayrılmakta, yerini ızdırap ve sarsıntı almaktadır. İhtiyaçları sıradan varlıklar tarafından temin edilmediğinden ve yanmış olan yürek ateşi sönmediğinden dolayı da ızdırap haleti ortaya çıkar, dünyaya ve ehline yakınlaşması ve sarsılması gün geçtikçe artar. Sonunda bu, insanı tüm gücüyle dünyaya çakılı kılar ve boğar. Açıkça görüldüğü gibi hırs İblis’in askerlerinden biridir. Kendisi bir kötülüktür, kötülüğün gereklerinden biridir ve de kötülükle sonuçlanmaktadır.

Naklî Delillerde Tevekkül Allah’uTealaEnfal Suresinde müminlerin sıfatları hakkında şöyle buyurmaktadır: ‘’Müminler ancak, Allah anıldığı zaman yürekleri titreyen, kendilerine Allah’ın ayetleri okunduğunda imanlarını artıran ve yalnız Rablerine dayanıp güvenen kimselerdir… İşte gerçek mümin olanlar onlardır…’’ (Enfal 2 ve 4) İşte bu sıfatlardan bir tanesi, insanın Rabbine itimat ve tevekkül etmesi, işlerini Allah’a havale etmesi ve mukaddes zata bağlanmasıdır. O halde kalbiyle başkalarına bağlananlar, Hak Teala’dan başka diğer varlıklara itimat edenler, işlerinde başkalarına ümit gözüyle bakanlar ve işlerinin kolaylaşmasını Hak’tan başkasından dileyen kimseler, imandan uzak ve iman nurundan mahrumdurlar. Görülüyor ki insan iman mertebesine ulaşmadıkça tevekkül makamına ulaşamaz. Mübarek Teğabün suresinde şöyle geçer: ‘’Allah; O’ndan başka hiçbir ilah yoktur. Müminler yalnız Allah’a dayanıp güvensinler.’’ (Teğabün 13) Allah-u Teala’nın bu ayette tevhid’i ön hazırlık kılması ve ardından da müminlere önemle tevekkül etmelerini hatırlatması, belki de birinci makamdan daha üstün bir makama işarettir. Al-i İmran suresinde de Allah Rasüle hitaben şöyle buyurmuştur: ‘’Sonra bir kere karar verdin mi artık Allah’a dayan, çünkü Allah, kendisine güvenenleri sever.’’ Ve bu da tevekkül makamının en yüce mertebesine işaret olabilir. Bu makamda insan kesret içinde olduğu halde ‘’tevhid-i cem’’ (toplu birlik) içinde yüzer. Varlıkların tasarrufunu detaylı olarak gördüğü halde, Allah’tan gayri hiçbir varlığı tasarruf sahibi olarak görmez. Böylece de tevekkül sahiplerine Allah mahbubiyet (sevgi) mertebesini sabit kılmıştır. İmam Caferi Sadık (a.s) bir hadisinde şöyle buyurur: ‘’Şüphesiz zenginlik ve izzet, sürekli gezinti halindedir. Tevekkül makamına erişince orada yer edinirler.’’ (Usul-u Kafi, c.2, s.53) Evet, zenginlik, ihtiyaçsızlık, izzeti nefis ve nefis kemali Hak Teala’ya güvenmek ve tevekkül iledir. Mutlak zengin Allah’ın dergahına yönelendir. Zira bütün fakirlik, zillet, acizlik ve minnet, hırstan, tamahtan ve zayıf yaratıklara ümit bağlamaktan kaynaklanmaktadır. ‘’Kim Allah’a tevekkül ederse O kendisine yeter.’’ (Talak 3) İmam Sadık (a.s) şöyle buyurur: ‘’Her kime üç şey bağışlanırsa, üç şeyden mahrum olmaz: Kime dua bağışlanırsa icabet de bağışlanır, her kime şükür bağışlanırsa artış da bağışlanır, her kime tevekkül bağışlanırsa kendisine yeterlilik de bağışlanır.’’ İmam daha sonra şöyle buyurdu: ‘’Aziz ve celîl olan Allah’ın kitabını okudun mu ki şöyle buyurmaktadır: ‘’Kim Allah’a tevekkül ederse O kendisine yeter.’’ (Talak 3) ‘’Eğer şükrederseniz, şüphesiz size artırırım.’’ (İbrahim 7) ‘’ Bana dua edin size icabet edeyim.’’ (Mümin 60) Kendisine ‘’ve kim Allah’a tevekkül ederse O kendisine yeter’’ ayeti sorulduğunda İmam Musa Kazım (a.s) şöyle cevap vermiştir: ‘’Allah’a tevekkül etmenin dereceleri vardır. Bunlardan biri de tüm işlerinde Allah’a tevekkül etmendir. O’nun sana yaptığı herşeyden razı olman, seni hayır ve faziletten mahrum kılmadığına inanman, o işlerde hükmün Allah’a ait olduğunu bilmen, tüm işlerini Allah’a bırakmandır. O halde, itimat ve tevekkül et, Allah’ın senin hakkında yaptığı tüm işlerde ve diğer şeylerde, Allah’a itimat et ve güven.’’ İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: ‘’ Her şeyin bir haddi vardır.’’ Ebu Basir ‘’tevekkülün haddi nedir’’ diye sorunca İmam: ‘’Yakîn’’ diye buyurmuştur. Ebu Basir: ‘’ Yakîn’in haddi nedir?’’ diye sorunca İmam: ‘’Allah’ın varlığı sayesinde hiçbir şeyden korkmamaktır.’’ (Müstedrek’ülVesail, c.11, s.215) Had (sınır) bir şeyin son bulduğu çizgidir. Burada maksat belki de tevekkülün yakîn ile son bulması ve tevekkül sahibinin yakîn makamına sahip olmasıdır. Nitekim fiilî tevhid ile sonuçlanmaktadır. Fiilî tevhid ise insanın Allah’tan başka hiç kimsenin hayır ve zarar vermeye gücünün yetmediğini ve etkili olmadığını kabullenmektir.

Tevekkülün Esasları Tevekkül, şu dört şeye iman etmedikçe hasıl olmaz ve bu dört şey, tevekkülün esasları makamındadır: Birincisi; müvekkilin ihtiyaç duyduğu şeylerde alemin vekiline iman etmesidir. İkincisi; O’nun müvekkilin tüm ihtiyaçlarını giderecek güce sahip olduğuna iman etmesidir. Üçüncüsü; vekilin cimri olmadığına iman etmesidir. Dördüncüsü; vekilin müvekkiline muhabbet ve rahmetinin olduğuna inanmasıdır. Bu dört esas olmadıkça tevekkül hasıl olmaz ve vekile güven ortaya çıkmaz. Zira eğer vekilin işler hususunda cahil olduğuna ve ihtiyacını bilmediğine ihtimal verecek olursa, asla ona güvenmez. Eğer ilmini bilir, fakat tam bir ilimle ihtiyaçlarını gidermekten aciz olduğuna ihtimal verirse, yine ona güvenemez. Eğer kudretine de inanır ama cimri olduğuna ihtimal verirse yine ona itimat edemez. Eğer bu üçü gerçeklerşir, ama vekilin rahmet, muhabbet ve şefkatine ihtimal vermezse, yine ona güvenemez. Dolayısıyla tevekkül bunların tümü olmaksızın hasıl olmaz. O halde tevekkülün temelleri bu dört esas üzere kuruludur. Çünkü salt ilim etkili değildir. İnsan tartışmaya dayalı ilim esasınca bütün esasları bütün mertebeleri ispat etse ve akıl yoluyla ortaya koysa bile, kendisi bu dediklerine aykırı davaranabilir. Hatta fakih, muhaddis ve ibadet ehli bazı kimseler de, masumların rivayetleriyle ünsiyet kurduğu ve Allah’a tevekkül, Allah’a güvenmek ve Allah’ın kazasından razı olmak rivayetlerini ezberlediği halde, bu hadislerin vahiy madeninden geldiğini kabul ettiği halde ve içeriğine inandığı halde, ve burhani ilimlerle ibadet ehli olduğu halde, bu belaya düçardır. Bunun sebebi de ilimlerin akıl ve nefisten öteye geçmemesidir. Bu ilimlerinin, iman nurunun yeri olan kalp mertebesine ulaşmamasıdır. İlim burada kaldığı müddetçe de onlardan kalbî haller ve ruhî haletler hasıl olmaz.

Nakli Delillerde Hırs Şüphesiz hırs, İblis’in askerlerinden biridir. İblis’in insan için kurduğu en etkili tuzaklardan biridir. Bu çirkin ahlaka ve helak edici özelliğe sahip olan bir insan, Hak Teala’dan, kudretinden ve nimetlerinden gaflet eder; marifet ehlinin görüşünde ise şirk ve küfür haddine girmiş sayılır. Zira bütün mertebeleri ve temelleri cehalet üzerine kurulmuştur ve cehalet de fıtratın örtülmesindendir. Bu bozuk ahlak, insanı dünyaya yöneltmekte, dünya sevgisini insanın kalbinde kökleştirmekte, dünya süslerini kalpte süslemekte ve cimrilik, tamah, gazap, ilahi farz hakları esirgeme, sıla-i rahimi terk etmek, mümin kardeşleri ziyaret etmekten uzak kalmak ve benzeri birçok uygunsuz amel ahlaklara neden olmaktadır. Bunların her biri ise tek başına insanı helak edici boyutlardadır. Allah-u TealaMearic suresinde kıyametin korkunç hallerini belirttikten sonra insanın kalbini parçalayan bir beyanla şöyle buyurur: ‘’Hayır, olmaz. Orada sırtını çevirip yüz geri edeni, malını toplayıp kimseye hakkını vermeden saklayanı çağıran, deriyi soyup kavuran, alevli ateş vardır. İnsan gerçekten pek huysuz yaratılmıştır: Başına bir fenalık gelince feryat eder, bir iyiliğe uğrarsa onu herkesten men eder.’’ (Mearic 15-21) Bilmek gerekir ki örtülü fıtrat insan için ikinci bir tabiat haline geldiğinden ‘’Gerçekten insan, pek hırslı (ve sabırsız) yaratılmıştır’’ buyurulmuştur. Şüphesiz bu da fıtratın esenlik üzere yaratılmasıyla çelişki teşkil etmemektedir. Bu konuda da birçok hadis mevcuttur: ‘’Ebu Cafer şöyle buyurmuştur: Dünyaya ihtiras duyan kimsenin örneği, ipek böceği örneğidir. Kendi etrafını ördükçe çıkıştan uzak düşmektedir ve sonunda da bu hal üzere ölmektedir. ‘’ İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: ‘’Hırs ve ihtirasa bürünen bir kimse, iki hasletten mahrum kalır. Dolayısıyla da rahatlığı ortadan kalkar ve rızayetten mahrum kalır, dolayısıyla da yakîni ortadan kalkar.’’ (Vesail’uşŞia, c.16, s.20) Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: ‘’İnsanoğlu yaşlandığı halde onda iki haslet gençleşir: Mal hakkındaki hırs ve ömür hakkındaki ihtiras.’’ (Müstedrek’ülVesail, c.12, s.59) Tuhef’ulUkul’da yer aldığına göre Müminlerin Emiri Ali (a.s) İmam Hüseyin’e (a.s) yaptığı vasiyetinde şöyle buyurmuşyur: ‘’Ey oğulcağızım! Hırs, sıkıntıların anahtarı ve zorlukların bineğidir. İnsanı günahlara sürükler, aç gözlülük ise bütün kötülük ve ayıpları barındıran bir haslettir.’’ (Tuhef’ulUkul, s.60)

Tevekkül İnsanın Ameli Terk Etmesi Değildir Tevekkül; insanın, işlerinin idaresi hususunda başkasını kendi yerine tayin etmesi, ikame etmesi demektir. Bu da tevekkül edenin, tevekkül ettiği kimsenin iradesini kendi iradesinin, onun fiilini de kendi fiilinin yerine koymasını gerektirir. Bu durum da bir açıdan itaat ile örtüşmektedir. Çünkü itaat eden kimse, iradesini ve amelini itaat ettiği kimsenin iradesine ve ameline tabi kılar. Böylece itaat edilenin iradesini kendi iradesinin yerine koymuş olur. Ameli de itaat edilenin iradesine bağlı olur ve izafi olarak da ondan sadır olmuş kabul edilir. Bu açıdan itaat etmek de bir tür tevekkül etme olarak belirginleşir, tıpkı tevekkül etmenin bir tür itaat etme olması gibi. O halde kulun rabbine itaat etmesi, iradesini rabbinin iradesine tabi edip bu çerçevede amel etmesi demektir. Diğer bir ifadeyle rabbinin iradesini ve buna taalluk eden ameli kendi iradesine ve buna taalluk eden amele tercih etmesi anlamına gelir. Dolayısıyla kulları için hükme bağladığı şeri yasalara ve uymak ve buna taalluk eden amelleri yerine getirmek suretiyle Allah’a itaat etmek, Allah’a tevekkül etmenin bir şeklidir. Ki Allah’ı bilen ve Ona iman edenler için Ona itaat etmek zorunludur. O halde müminler Allah’a tevekkül etsinler ve sadece Ona itaat etsinler. Allah’ı bilmeyen ve ona iman etmeyen kimsenin de Ona itaat etmesi mümkün değildir. Buraya kadar yaptığımız açıklamaların ortaya koyduğu bir diğer gerçek de iman edip salih amel işlemenin de bir tür tevekkül, sırf Allah’a güvenip dayanma olduğudur. Yani tevekkül, çalışmaya aykırı değildir. Tevekkül sebebiyle çalışmadan ve tasarruftan el çekmek, noksanlık ve cehaletten kaynaklanır.

SEHER UMUT

0 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

ET-TAHİR