MÜSLÜMAN HAK ÜZERİNDE HAKLI OLMALI...

MÜSLÜMAN HAK ÜZERİNDE HAKLI OLMALI... İslam dini, statokoculuğu kabul etmez. Kurumlara, koltuklara, makamlara önem vermez. Dinin temel merkezi insandır. Bu nedenle insan hukukuna, onuruna ve hürriyetine önem verir. Yani islam, insan haklarını ön plana alır. Hz. Musa (as)’nın kendisine peygamberlik konumunu açıklaması haber verilirken o çağın hükümdarı olan Fravuna yönlendirilir. Herkesin aklına gelen ne söylecek sorusuna yüce Allah’ın ilahlığını bildirecek diye düşünürken, Hz. Musa (as) nın çabası böyle değildir. Onun çabası insanları “özgür bırak, benimle gelsin” der. Burada dikkatimizi çeken iki nokta vardır. Birincisi; insanları özgür bırakması, İkincisi ise kendisine katılmasını istemesidir. İnsan haklarının verilmediği ve dayatmaların olduğu yerde tercih kalmaz. Mısır hükümdarları bunu yapıyordu. Nitekim bu tavır islam görüntüsü altında her konumda olan müslümanların bazıları da yapmaktadır. Ne yazık ki dayatmalara ve emrivakilere gitmektedirler. Tercihlerin olmadığı yerde de irade, akıl ve vicdanın üzeri örtülü olur. Hepsi devreden çıkar. Sadece statuko ve benlik kalır. İkinci önemli nokta; peygamberler insanları kendisini takip etmeye çağırmaktadır. Onları kendine derken benliğine değil, götürdüğü adres hiç bir ücret almadan hidayet yolu olan Allah’ın rızasıdır. Çünkü yüce Allah, insanları özgürlüğe ve hayra davet eder. Onlara bahara kavuşan bir vicdan, özgür bir irade ve mutmain bir kalp vaad eder. Bu nedenle peygamberleri takip etmek, insan olmanın yoludur. Halkı yönlendiren liderlerin neye çağırdıkları ve arkasından gidenlerin ne istedikleri önemlidir? Önde gidenlerin, insanların kaderlerinin üzerinde oturup, insanları nasıl bir kadere çağırdıkları sorgulanmalıdır. Yüce Allah’â mı çağırmaktadırlar, yoksa kendilerine mi? Yaşamın merkezine hangi koltuğu koymaktadırlar? Yüce Allah’ın kürsü’sü mü, yoksa kendi kürsülerine mi? Boyun eğdirdikleri nedir? Allah’ın makamı mı, yoksa kendi makamları mı? Tevhid ve şirk arasında seçim yapılmalıdır. Tevhid mutlak hakkı savunur, şirk ise hakka ihanet eder yada sahte hakkı iddia eder. Gerçekten haklı olmanın anlamını çeşitli konumlarda olan tüm liderler ve arkasından gidenler biliyorlar mı? Haklı olmak, temel noktaları kabul etmeye bağlıdır. Hem önde gidenler, hem de arkasından gidenler için bu noktaların iyi anlaşılması gerekmektedir. Yeryüzünün mülkü tamamen Allah’ındır. Mülk, Allah’ın olduğuna göre melik olma (mülkünde kural koyma) hakkı da yanlızca yüce Allah’ındır. Yüce Allah’ta hepimizin Rabb’i olduğuna göre hepimizin haklarını koruyacak, hepimizin onurunu verecek ve hepimize lutuf olacak kurallar sunar. Bunda Allah’a iman etmek ve uygulamaya koymak hepimizin ortak görevidir. Rabb’imizin buyurduğu yasalara her kul boyun eğmelidir. Böyle olunca şirk işleyenler dışında hiç kimsenin itirazı olmaz. Buradan şu anlaşılmaktadır. Tevhidi savunanlar mutlak hakkı, insan haklarını, özgürlüğü ve adaleti isterler. Şirki tercih edenler ise kendilerine iltimas geçilmesini, kendi çıkarlarını ve hukuksuzluğu savunurlar. Yeryüzünü insan için yaratan Yüce Allah, insana değer vermiştir. Ona “Eşref-i mahlukat” demiştir. Bu yüzden ayetler arasında kurumsal tabirler geçmez. Halk ile ilgili ise çok tabirler geçer. Tüm peygamberler halkına şöyle seslenir. “ Ey kavmim...” insan toplulukları ilgili çokça kavramlar ve onlarla ilgili hukuk kuralları anlatılır. Buradan şunu anlıyoruz ki Rabbimiz insana değer verirken elbette insan topluluklarına daha çok ehemmiyet vermektedir. Bireysel hakların yanısıra toplumsal haklardan da bahseder. Bu yüzden halkın hakları çok ciddi bir meseledir. Kamu malı, kamu yeri, kamu hakkı gibi meseleler herkesin üzerine düşen sorumluluktur. Bu nedenle halk bu alanlardan sorumlu olurken, halkın sorumluluğunu yüklenen kimseler iki kat daha da sorumludur. Peki “halkım” deyince ne düşünülmelidir? Sınırlar ile çizilmiş alan mı gelir akla? Yada ırk ile sınırlandırma yada başka bir sınıflandırma mı olmalı? Haklı tanımı gibi bu sınırı da Rabb’imize göre çizmeliyiz. İşte ilahî sınıflandırma geliyor. Peygamber (as)dedi ki ;”benimle gelsinler... “ Yani peygamberin çevresinde toplanan herkes inanan insanın ailesi tanımına girer. Bu en geniş sınırlandırmadır. Bu kapsama alanında halkımız düşünülmelidir. Kâbe; güvenlik ve özgürlük evidir. İnsanları özgürlüğe ve güvene çağırır. İnsanlar, Kâbe’nin mesajlarını duydukları zaman özgürleşecek ve güvene ereceklerdir. Ayrıca yüce Allah, Kâbe’den bahderken “ Evim (Beytullah)” olarak dile getirir. Bu yüzden Kâbe kamu malıdır. Her kim orayı “Allah’ın evi” olarak kabul ederse, aynı aileden ve o ailenin bir parçası olan halktan sayılır. Ancak Kâbe’nin güven ve özgürlük çağrılarını net ve doğru duymak kaçınılmazdır. İlahî çağrı, hakk ve ilim üzeredir. Hakkı tanımayan, ilmi bilmeyen insan; sorunları yanlış çözer. Yanlış silsilesini ısrarla devam ettirir. Bir yanlışı başka bir yanlış ile çözmeye kalkışır. Bu yüzden hakk ve ilim nerededir, kimin elindedir bilmek ve elde etmek gerekir. “Hakk, Rabbindendir. O halde, kuşku duyanlardan olma.” (Ali İmran, 60) “Sana ilimden bir nasip geldikten sonra, hakk konusunda seninle tartışana de ki: "Gelin; oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, nefsimizi ve nefislerinizi çağıralım, mübâhele edelim de Allah'ın lanetini yalancılar üzerine dileyelim." (Ali İmran, 61) İnsanlara iyiliği emretmeyen, kötülüğü nehyetmeyen düşünce, hakk ve ilime dayanamaz. Bu haklı olmanın temek kurallarından biridir. Hak ve ilim de takvalı olmada saklıdır. Takvalı olmak, Allah’tan çekinmektir. Sadece liderlerin halktan sorumlu olmadığı gibi halkın kendisinin de haklı olabilmesi için, her kesimin takvada birleşmesi gerekmektedir. "Ey insanlar, biz sizleri bir erkekle bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışasınız (bilişesiniz, iyi ilişkiler kurasınız, iyi işlerde bir birinizle yarışasınız) diye şubelere (milletlere) ve kabilelere ayırdık. Şüphesiz ki Allah katında en şerifli olanınız takvada (Allah'tan sakınma, gönülden bağlanma, dine ve insanlara hizmette) en ileri olanınızdır.” (Hucurat Suresi, 13) Bu ortak hareket, birlik ve beraberliği getirir. Bu yüzden insanları parçalayan, bölen bir zihniyet halkın iyiliğini istemiyor anlamına gelir. Dolayısıyla halkı parçalayan söylemlerden kaçınmak gerekir. Sınıfsal, ırksal ve bölgesel ayırımlardan yola çıkılmamalıdır. Sadece takva ve hayır üzerinde çağırımlar yapılmalıdır. Haklı olmanın diğer bir yönü ise, halkın lehine düşünmektir. Hz. Peygamber (s.a.a) “ İnsanların en akıllısı, halkla iyi geçinendir” buyurmaktadır. İmam Ali (as)’de “ Aklın üçte ikisi, insanlarla iyi geçinmektir” demektedir. Bu nedenle halkın iyiliğini istemek, halkı sevmek ve korumak anlamına gelir. Bu konuda yüce Rabb’imiz şöyle buyurmaktadır. Bakara süresi/245 “Kimdir o adam ki Allah'a güzel bir ödünç versin de Allah da ona birçok katlarını ödesin. Allah darlık da verir, genişlik de verir. Hepiniz de O'na döndürülüp götürüleceksiniz.” “Güzel bir ödünç”ten maksat; halk üzerinden yapılan iyilik, bir borç olarak, Yüce Allah’a verilir. İnsanlara iyilik yapmak, Allah’a verilmek üzere güzel bir ödünç anlamına gelir. Son söz ise büyük bir uyarıdr. Her toplum çeşitli sorunlarla imtihanlara girmektedir. Burada yanlışı terketmek ve doğru olanı yapmak herkesin görevidir. Bu anlardan sonra bir daha yanlışlıklarda kalmamak ve yeni başlangıçlar yapmak için bu ilahî uyarıyı çok iyi anlamamız gerekmektedir. Rad süresi/ 11 - Her insan için önünden ve arkasından takip edenler vardır. Allah'ın emrinden dolayı onu gözetirler. Allah bir kavme verdiğini, o kavim kendisini bozup değiştirmedikçe değiştirmez. Allah bir kavme de kötülük murad etti mi, artık onun geri çevrilmesine de imkan yoktur. Onlar için Allah'dan başka bir veli de bulunmaz.” Bu uyarıdan anladığımız halk ve liderler; yeni hamleler de hakkı, adaleti ve takva’yı unutmamalıdırlar. Aksi takdirde hasib olan Allah, hiç bir zaman durumumuzu değiştirmeyecektir.

0 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

ET-TAHİR

İFTAR, KADER VE İMAM Fe- ta-re harflerinde oluşan bir kavramdır. Anlamı uzunlamasına yarılmaktır. Kimi zaman bozmak, kimi zaman da düzenlemek yoluyla olur. Bu fiilden oluşan kavramlardan biri de fıtr