• inci mercan

İMANIN İÇ DÜNYAMIZDAKİ ETKİSİ

Yazar: ADMİN_İM Kategori: DÜŞÜNCE KÖŞESİ-MAKALELER, GENEL



Bismillahirrahmanirrahim

Bildiğimiz gibi tek tanrıyı kabul etmek sadece bir boyutta olamaz, Onun koyduğu kurallara uyum sağlamak şeklinde tezahür eder. Yani en düşük itaat seviyesinde olan bir kimse de namaz kılar ve zamanının bir kısmını kendi istediği şekilde değil de Allah’ın istediği şekilde kullanır. Ya da yiyeceklerine dikkat eder. Toplumumuzda neredeyse çoğunluğun domuz etinden kaçındığını, alkolü sırf dinimizde beğenilmediği için sevmediğini görebiliyoruz. Çünkü aslında bu dine iman ederken Allah’ın sevdiği ve sevmediği şeylere yöneliriz. Hadiste de buyrulduğu gibi din sevgi ve buğzdan başka bir şey değildir aslında. Teveccühlerimiz ve reddettiğimiz şeylerle aslında müslüman kimliğimiz ortaya çıkıyor. Buda aslında iman ederken psikolojik anlamda da Allah’a teslimiyetin olması gerektiğini ortaya koyuyor. Bazı insanlar çekinmesi gerekenin ne olduğunu bildiği takdirde onu kuru bir şekilde kabul ediyor. Fakat psikolojik olarak o kuralı kalbine sindirmedikçe, bu çekinme kişinin bilinçli tercihi haline gelmedikçe hayatın çeşitli sınavlarında kaybedebildiğini görebiliyoruz. Örneğin, 18 yaşına kadar dindar bir ailenin eğitimiyle büyüyen gencin üniversiteyi kazanıp şehir dışına çıktığında müsait bir ortam olur olmaz alkol veya kumara başlaması gibi. Bazen iman ederiz ama kalben teslim olmayız o kurala. Bu da psikolojik açıdan insanın İslami kurallara bakışıyla alakalıdır.

Kurani Kerimde hep insanların psikolojik durumlarından bahsedilir. Yani müminlerin özelliklerini belirtir Allahu taala (Örneğin, Muminun 1-8. Ayetler). Gayba inandıklarını, mütevazi olduklarını, harama yönelmediklerini ve kendilerine helal olanlarla yetindiklerini belirtir. Aslında yiyeceğinden içeceğine, diğer şehvani isteklerine karşılık vermesine, insanlarla ilişkisi, giysi seçimi – tüm her şeyine kadar aslında birer psikolojik bakış açısının mevcut olduğunu görüyoruz. İman eden kimse güven duygusuyla Allah’ın emirlerine itaat eder. Güven duygusunun kendisi de psikolojik bir güçtür. Güvenmeyen kimse hep tedirgindir. Ama iman edenler güven duygusuyla Allah’a tevekkül ederler. Aksi takdirde nasıl tevekkül edilebilir? İnanan kimse, tüm işlerinin düzenleyicisi olarak gördüğü bir yaratıcıya güvenir ve tüm sorunlarının çözüleceğine iman eder. İşte bu güven duygusuyla insan güçlenir. Bu güven duygusuyla dinin yapı taşlarını teşkil eden esaslarını kabul eder. Müminlerin özelliklerinden biri de ahirete olan inançlarıdır. Görmediği ebedi bir hayata inanmak da bir psikollojik boyuttur. Hülasa dinin tüm kurallarının aslında birde iç dünyamızdaki boyutu vardır. Belki de en esas noktası burasıdır. Psikolojik düzeni yerinde olmayan insan vesveselere, umutsuzluğa kapılır. Ama güvenerek iman eden kişinin ruh hali de rahattır. Doğruyu yaparken de günahtan çekinirken de güvensizlik yaşamaz. Çünkü bazen doğruyu yapabilmek toplumun kurallarına aykırı hareket etmeyi gerektirir. Günahtan çekinmek de aynı şekilde çoğu zaman toplumun kurallarını bozmayı gerektirir. Nitekim Allah’a yakin ve güven duygusuyla müminin bu yolda yürürken ayakları titremez.

Ölümle başka bir hayata gideceğini bilen kimse de aslında Allah’ın vaatlerine güvenerek yaşar. Cennet ve cehennem olmasa bile inanan kimsenin tedbir alarak yaşamış olması onun için bir kayıp oluşturmaz. Ama inanmayan kimse cehennemle karşılaşacağı sırada büyük bir pişmanlık ve hasret duygusuna kapılacaktır. Ki buna dair birçok ayet vardır Kuran-ı Kerim’de. Meryem suresi, 39. Ayet: “Gaflet içinde olup, iman etmeyenleri, emrin yerine getirileceği pişmanlık günüyle uyar.” Enam suresi, 27: “Ateşin karşısında durdurulup da “Ah keşke dünyaya geri döndürülsek de Rabbimizin ayetlerini yalanlamasak ve müminlerden olsak” dedikleri vakit hallerini bir görsen!” Hicr suresi 2: “İnkar edenler, “keşke müslüman olsaydık” diye çok arzu edeceklerdir”.

Dolayısıyla inanan ve inanmayan kişiler arasındaki psikolojik farklar vardır ve bunu artık bilim de tasdikliyor. Günde 5 kere kılınan namazın, tutulan orucun – tüm ibadetlerin aslında manevi ve ruhsal rahatlığımız için çok önemli olduğunu biliyoruz. Bu yüzden bu detaylara girmekten ziyade başka bir boyuttaki farkı dile getirmek daha yerinde olur.

İnanan ve inanmayan kimse arasında gözle görülebilir farklardan bir tanesi de aslında hedef farklılığıdır. Yani inananın hedefi vardır ve inanmayanın hedefleri vardır. İnanmayan kimsenin hedefleri dünyalık boyutta olacaktır. Veyahut en fazla inanmayan olarak bir kahramanlık yapıp insanların hatırasında iz bırakabilir. Ama inanmayanın hedefi ebedi olur. Onun için bir limit yoktur yani sınırsız bir hayat süresi boyunca inancı kuvvetli olur. O ebedi hayata inançla bu dünyada güçlenir. Karıncanın yazın çalışıp kışta zahmetinin karşılığını görmesi gibi bakar dünya hayatına. Buradaki rahatlığıyla ebedi rahatlığı kıyasladığı zaman buradaki zahmetler gözünde küçülür. Dolayısıyla hedefi büyük olan insan hedefine ulaşmak için psikolojisini bu şekilde geliştirir. Yani hedefinin büyüklüğünü, buna rağmen ona ulaşmanın zor olmadığını bilir ve Allaha tevekkül eder. Çünkü o hedefe ulaşmak için birtakım kurallar var.

Örneğin, dünya turu yapmak hedefi olan kimse önceden bir sürü hazırlık yapar. Soğuk ülkeler için kalın giysiler, sıcak ülkeler için ince giysiler tedarik eder. Kültürel farklılıkları olan ülkelere gideceği zaman onların giysilerine benzer giysiler alır. Fotoğraf makinesi, rahat spor ayakkabı temin eder. Ve zamanla valizini toplamaya başlar. Bazen ihtiyacı olacağını sanarak eklediği şeylerin fazlalık olduğunu fark edip onları valizden çıkarır. Böylece biletini alır ve yola çıkar. Bu hedefi için para biriktirir ve onları bu amaç uğruna harcar. Mümin kimsenin de inandığı bir yolculuk var. Gideceği zor yollar olduğuna iman ettiği için şimdi rahatlık ve zorluğun karışık olduğu dünya hayatında yavaş yavaş valizini toplamaya başlar. Çünkü uçuşun ne zaman gerçekleşeceğini bilmiyor. Valizine kabir hayatı için aydınlık olabilecek namazlarını koyuyor, açlık çekeceği günlerin olabileceği düşüncesiyle sadaka veriyor aç doyuruyor vs. Bu yolculuk için fazlalık ve yük olan şeyleri tövbeyle, istiğfarla o valizden çıkarıp atıyor.

Müminlerin Emiri İmam Ali (a)’a şöyle soruldu: “Ölüm için hazırlık nedir?”

Hz. Ali (a) şöyle dedi: “Farzları eda etmek, haramları terk etmek ve güzel ahlaka sahip olmak. Böyle bir insan için ölüme gitmesi veya ölümün ona gelmesi hiç fark etmez. Allah’a and olsun ki Ebu Talib’in oğlu için ölüme gitmenin veya ölümün kendisine gelmesinin hiçbir farkı yoktur.”

Yani ahiret yolculuğuna iman eden kimsenin valizine doldurması gerekenlerin listesi önceden bellidir. Yapması gereken işler ve reçeteler bellidir. Valizi doğru bir şekilde doldurduktan sonra ise ölümün ona gelmesinin yada onun ölüme gitmesinin pek farkı yoktur. Valizi doldurmaktan kasıtsa Allah’ın emirlerini yerine getirmektir.

Her yolculuğun bir amacı vardır. Sonda varılmak istenen yer vardır muhakkak. İnanmayı tercih edenin amacı, görmese de haberini aldığı güzel mekana gitmektir. Rahatlığa kavuşmaktır. İnanmayan ise inanmasa da kötü bir mekana gitmekte olur. Fakat inanan boyutundan bakıldığı zaman müminin amacının sadece Cennet olduğunu, sadece oraya gitmek olduğunu mu anlamamız gerekir? Yani bu ahiret yolculuğundan müminin gerçek amacı nedir?

Müminler aslında Allah’ın razı olduğu şey için çabalayıp ömür sürünce Allah’ın razı olduğu bir sona doğru ilerlemiş oluyorlar. Yani bu doğal bir sonuçtur. Mümin olan kimse hayatın her anında Allah rızasını gözetmeye çalışıyor. Bu nedenle ibadetlerini yerine getiriyor ve dünyasını bu şekilde şekillendiriyor. Tercihlerini bu şekilde belirliyor. Ailesine iyi davranıyor, işini, arkadaşını, eşini bu doğrultuda seçiyor. Yani Allah rızası için yaşamakla kişi psikolojisini bu şekilde eğitiyor ve aynı şekilde sağlam bir psikolojiyle yine Allah rızasına yöneliyor.

Ali bin Fazzal babasından şöyle naklediyor: İmam Rıza (a)’dan Bismillah’ın manası hakkında sordum. Şöyle dedi: Bir kişi Bismillah deyince manası budur ki ben Allah’ın alametlerinden bir alametle kendimi damgalıyorum ve o alamet kulluktur.” İmam’a (a) simet (isim) nedir? dedim. Şöyle dedi: Alamet.

Yani insan her anında kendini Allah’ın alametleriyle alametlendirirse gerçekten de yolculuğu ve hedefe ulaşması kolay olur. Bu alametlerse günümüzde aşırı fazladır. Mümin olan kimse hedefi gereği Allah rızasına ulaşmış olmalı ve kulluğu yerine getirmelidir. Günümüzde o kadar çok Allah rızası için amel ettiği görünen kimseler vardır ki… Müslümanlar hiç de az değildir aslında. Oruç tutanlar, namaz kılanlar, sadaka verenler, infak edenler küçümsenemeyecek derecededir. Peki bu kimseler Allah’ın istediği gibi midirler? Ya da bu amellerin kabul olması neye dayanıyor? Hadislere bakarak cevabı bulmaya çalışalım.

İmam Rıza (a) hz Ali (a)’dan şöyle aktarır: “Dünya bütünüyle cehalettir ilim mevzileri dışında… İlim de insan için hüccettir, meğer ki onunla amel etmiş olsun. Amel de bütünüyle riya doludur meğer ki halisane olsun. İhlas da tehlike içindedir, ta ki insan akıbetinin ve işinin nereye vardığını görmüş olsun.”

Bu hadis aslında amellerin kabullüğünü belirten kıstasları ortaya koymaktadır. Bu hadisle salih amelin boyutlarını görmekteyiz. İlim, ihlas ve hedef. Hedefini belirleyen kimse o hedefe doğru yolu tanıyorsa tek gider. Ama eğer tanımıyorsa bir vasıta bulmaya çalışır. Bir tur rehberi, bir harita. Ama ahiret yolculuğu ise dünya yolculukları gibi değildir. Bizlerin ahiret yolculuklarını, gökyüzü yollarını bilen bir rehbere ihtiyacımız olduğu aşikârdır.

İmam Bakır (a.s) şöyle buyurmuştur: “Sizden birisi birkaç fersah yol gitmek isteyince kendisine bir kılavuz bulmaya koyulur. Sen yeryüzünün yollarına oranla gökyüzünün yolları hususunda daha cahilsin. O halde kendin için bir kılavuz bulmaya koyul.”

Dolayısıyla bizler inananlar olarak Allah’ın razı olduğu şeylere teveccüh etmek istiyorsak, psikolojimizi bu şekilde oluşturmak istiyorsak Allah’ın razılığının ne olduğunu öğrenmemiz gerekir. Allah’ın razılığının nede olduğunu Kuran’dan ve konuşan Kuran olan Peygamberimiz (saa) ve Ehli Beytinden (a) öğrenebiliriz. Ehli Beyt’in rızası Allah’ın rızasına dayalıdır. Çünkü Onlar kendi nefislerinden bir şey söylemez ve yapmazlar. Bizler bu yolculuğu kabul eden kimselersek teveccühlerimize dikkat etmeli ve psikolojimizi Allah’ın rızasına uygun olarak düzenlemeliyiz. Yani isteklerimiz hedefimize uygun mu? Bu istekler bizi o hedefe götürür mü? Valizimize attığımız şeyler bize yük mü olur yoksa tam da ihtiyacımız olan şeyler mi? Hedefimiz Allah’ın Velisi, zamanın İmamının (af) hedefine ne kadar uygun? İkimiz de aynı şeyi mi istiyoruz? İman ettiğimiz şeyler psikolojimizde ne kadar etki edebiliyor? Güldüğümüz, ağladığımız, sevindiğimiz, üzüldüğümüz, yediğimiz, içtiğimiz, baktığımız, onayladığımız şeylere dikkat etmeli, hangisinin hedefe hızlı ulaştırdığını bilmeliyiz. Ehli Beyt’in (a) yoluyla gitmek Allah’ın rızasına uygun yaşamak olduğu için en hızlı olan araç bu gemidir. Allah bizi bu yolda süratli olanlardan eylesin.

Amin. Allahumme salli ala Muhammed ve ala ali Muhammed ve eccil fereccehum.

9 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör