İHSAN SAHİBİ OLMAK veya OLMAMAK

İHSAN SAHİBİ OLMAK veya OLMAMAK

“Allah size adaleti, iyiliği emreder…” (Nahl, 90)

‘Adalet’ “eşitlik, denklik ve eşit bir şekilde paylaşım” anlamına gelen bir kavramdır. Ayette emredilen ve ‘iyilik’ diye tercüme edilen sözcüğün ise Kur’an metnindeki adı ‘ihsan’ olup, “başkasına iyilik yapmak ve kişinin yaptığı işi en güzel yapması” olarak iki şekilde tanımlanır. Her iki kavramın tanımını biraz daha genişletecek olursak; adalet, “kişinin vermesi gerekeni vermesi, alması gerekenin en azını alması” anlamına gelirken, ihsan “ise vermesi gerekenden fazlasını vermesi ve alması gerekenden azını alması”dır. Adalet, karşılık vermede eşit davranmaktır. Yani yapılan hayır (iyilik) ise hayır ile mukabele etmek; (şer) kötülük gördüğünde de kötülükle karşılık vermektir. Adalette “sana iyilik yapana iyilik yapman, sana eziyet etmeyene senin de eziyet etmemen” gibi eşit, ölçülü muamele ilkesi vardır. Kötülüğü cezalandırmak, iyiliği de ödüllendirmek adaletin gereğidir. Kavram olarak ihsan daha geniş bir ifadedir ve adaleti de kapsar. Çünkü her güzel iş ihsandır ancak her adalet ihsanı kapsamaz. Her işte adaletle yetinmek asgari bir çaba gerektirirken, ihsan ile davranmak, daha çok fedakârlık ve yorulmayı beraberinde getirir. İhsan kelimesinin ‘kişinin yaptığı işi en güzel yapması’ şeklindeki tanımından yola çıkarsak “kulun kulluğunu en iyi şekilde yapması ihsandır” sonucuna ulaşırız. “Darlıkta da bollukta da tutumlu, iktisatlı davranacaksın. Zulmedeni affedeceksin. Gelmeyene gideceksin. Vermeyene vereceksin…” buyuran Rasulullah (s.a.s)bir gün arkadaşlarına hitaben: “Size beldeleri şerefli kılan, dereceleri yükselten amellerden haber vereyim mi?” diye sorar. Ashabın “Evet” cevabı üzerine O şöyle buyurur: “Sana karşı cehaletle davranana vakarla, zulmedenlere af ile karşılık verip, sana ihsanda bulunmayana ihsanla, ziyaretine gelmeyene de gitmek ile karşılık vereceksin.” Bu nedenle ihsan derece olarak adaletten daha üstündür. Kötülüğün misliyle karşılık vermek varken kötülüğü iyilikle defetmek; iyiliğe dengi bir iyilikle cevap vermektense daha üstünüyle muamele tabi ki ancak muhsinlerin (ihsan sahiplerinin) yapabileceği bir iştir. Ve ihsanın ödülü âlemlerin gıpta edeceği kadar değerlidir: “İhsanla davranın. Şüphesiz Allah muhsinleri sever.” (Bakara, 195) Allah (c.c) kullarına ihsanı emreder ve bununla birlikte O kullarının ihsanına ihsanla karşılık verir. Sırf Allah’ın rızasını kazanmak için sadaka ve zekât verenlere sayısız mükâfatlar vereceğini şu ayetle bildirir: “Mallarını Allah yolunda harcayanların durumu, her başağı yüz taneli yedi başak veren bir tohum tanesine benzer. Allah dilediğine bunu daha da katlar. Çünkü Allah geniş (nimet sahibi)dir, hakkıyla bilendir.” (Bakara, 261) Yüce Allah, insanların işledikleri günahlara karşı ise adaletle davranandır. Kendisine kullukta kusur edenlerin kötülüklerinin cezası, sadece onun miktarı kadardır:

“Kötülükleri yüklenenlere ise kötülükleri kadar ceza verilir ve onları bir de zillet kaplar.” (Yunus, 27) Mü’minlerin güzel amellerine en güzeliyle ve kat kat fazlasıyla ihsanda bulunan Rabbimiz muhsin kullarını müjdeler:

“Allah’ı görüyormuş gibi ibadet edenler için daha güzeli ve bir de fazlası vardır. Ve onların yüzleri kararmadığı gibi onlar zelil de olmazlar.” (Yunus, 26) Rahman’ın kullarının günahlarına adaletle, sevaplarına da ihsanla karşılık vermesi O’nun sonsuz merhametinin göstergesidir:

“Kim iyilik getirirse ona on katı vardır. Kim kötülük getirirse sadece onun dengiyle cezalandırılır, onlar haksızlığa uğratılmazlar.” (En’am, 160) ‘Cibril Hadisi’ olarak anılan ve hadiste, Peygamberimiz (a.s)’e Cebrail (a.s) tarafından yöneltilen: “İhsan nedir?” sorusuna O’nun cevabı şudur: “Allah’ı görüyormuşsun gibi Allah’a kulluk etmendir. Her ne kadar sen O’nu görmesen de O seni görmektedir.” Aslında Rasulullah bu cevabıyla, kişiyi ihsana götüren reçeteyi işaret etmiştir: “Allah’a, O’nu görüyormuşsun gibi ibadet et” Hz. Ali (s.a)’ye: “Rabbini gördün mü ey mü’minlerin emiri?” şeklinde bir soru yöneltilir. O: “Görmediğime ibadet eder miyim?” diye cevap verir. “O’nu nasıl görüyorsun?” sorusuna karşılık olarak ise şu açıklamayı yapar: “Gözler O’nu, apaçık şeyleri gördüğü gibi görmez; ancak kalpler O’nu imanın hakikatleriyle idrak eder. Eşyaya dokunmadan yakın, ondan ayrı olmadan uzaktır. Tefekkür olmadan mütekellim, niyet olmadan irade sahibi, uzuv olmadan yapan, gizlilikle vasıflandırılamayan Lâtif, kabalıkla nitelendirilemeyen Büyük, duyuyla nitelendirilemeyecek şekilde gören, yumuşaklıkla nitelendirilemeyecek Rahîm’dir. Yüzler O’nun büyüklüğü karşısında boyun eğer; kalpler O’nun korkusuyla titrer.” Denizlerin derinliklerinden uzayın boşluğuna, dağlardaki en kuytu mağaralardan balta girmemiş ormanlara, uçsuz bucaksız çöllerden keşfedilmemiş adalara, gündüzün aydınlığından gecenin bütün sırları örten karanlığına, kısacası nereye gidersek gidelim, neden kaçarsak kaçalım ve ne yaparsak yapalım Rabbimiz bizi görür:

“Sen ne zaman bir işe girişsen, ne zaman Kur’an’dan bir şey okuyacak olsan; sizler de ne zaman bir işe başlasanız Biz o iş esnasında mutlaka yaptıklarınızdan haberdarız. Şüphesiz ki yerde de gökte de zerre kadar bir şey Rabbinizden uzak ve gizli kalmaz, hatta ondan daha küçük ve daha büyük ne var ne yok hepsi apaçık kitapta (Levh-i Mahfuz) yazılıdır.” (Yunus, 61) Gaybın anahtarları O’nundur: Karada ve denizde olanı, düşen her bir yaprağı, insan vücudundaki hücrelerden maddelerin atom sayısına; göklerdeki yıldızlardan yeraltında gizlenen maden ve minerallere kadar her şeyin bilgisi O’nun katındadır. En ufak bir fısıltıdan karanlık bir gecede kapkara bir kayanın üzerindeki siyah küçük bir karıncanın ayak sesine kadar bütün sesleri; sessiz bir gecede, tenha ve ücra bir köşede ellerini semaya kaldırıp gönülden kendisine yakaranı işiten Semî’dir. Kayaların içinde, denizlerin dibinde, göklerde ve yerde gizlenen her şeyden haberdar olan Habîr’dir. O ‘Şehîd’dir; yaptığımız her harekete, hayatımızın her anına tanıklık edendir. O ‘Basîr’dir; nerede olursak olalım bizi daima görür. O ‘Ragîb’dir; Kullarının her şeyini gözeten, anne karnından ölünceye kadar tüm hallerini kaydedendir. O ‘Habîr’dir; Her şeyin iç yüzünden haberdar olandır. Kâinatta meydana gelen her olay, O’nun bilgisindedir. Öyle ki ‘Onun emri olmadan yaprak dahi düşmez.’ Rüzgâr esmez, yağmur yağmaz, hiçbir canlı dünyaya gelemez. Okyanusun derinliklerinde, kayaların dibinde, gecenin karanlığında, yerde ve göklerde saklananlardan ve yaşayanlardan haberdardır. O ‘Müheymin’dir; Sadece insanın değil, bütün evrenin işlerini düzenleyip gözeten, kontrol edendir. O ‘Semî’dir; En ufak fısıldaşmalar dâhil her sesi hakkıyla işitendir. O ‘Alîm’dir; Gizli, açık her şeyi bilendir. Bütün ilimleri –fizik, metafizik- kendisinde toplayandır. Bununla birlikte kulunun her halinden haberdar olandır. İnsanın hem Allah’a, hem de yakın ve uzak çevresine, bütün insanlara, hatta tabiata karşı yaklaşımında bile tutum ve davranışlarının adalet ölçüsüne göre olmasıdır ihsan. İnanan kişinin ibadetinde kendisine farz kılınanın ötesine geçerek, sahip olduğu güç ve yeteneğine göre kulluğun ve fedakarlığın en üst seviyesine ulaşmasıdır. “Allah’ı görüyormuş gibi ibadet edenler için daha güzeli, bir de fazlası vardır ve onların yüzleri kararmadığı gibi onlar zelil de olmazlar. İşte cennetlikler bunlardır ve onlar orada sonsuz kalacaklardır.” (Yunus, 26)

Hz. Ali (s.a.):“İnsanlar işlerini ihsanla yapmalarına göre değer kazanırlar” derken kulluğun zirve noktası olarak ihsanı göstermiştir. O’nu görüyormuş gibi ibadet etmek, yaptığımız ve yapmadığımız her hareketten haberdar olduğunun farkında olmak ve O’nun rızasını hedefleyerek yaşam sürmeyi gerekli kılar. Bu ise, O’nun koyduğu kurallara titizlikle uymak (takva) ve her işi ihsan ile yapmakla mümkündür. Sadece namaz kılarken veya hacc görevini yerine getirirken değil, her an ve her amelde yapılacak işi usulüne uygun olarak ve en güzel şekilde yapmaktır.

Hz. Muhammed (s.a.s)’in: “Allah ihsanı her şey üzerine yazdı” ve :”Allah, sizden biriniz bir iş yaptığınız zaman o işi hakkını vererek yapmanızdan hoşlanır” gibi ifadeleri ihsan için konu ve alan sınırlaması olmadığının ve bütün hayatı kuşatıcı olduğunun delilidir. İnsanlar yaptıkları güzel amellere ve bildiklerine tabidirler. Hz. Ali (s.a) “İnsanlar iyiliklerinin çocuklarıdır” derken onların yaptıkları hayırlı işlerle bilinip, hatırlanacaklarını da kastetmiştir. O halde iyilikle yâd edilmek için iyiliklerimizi artırma yarışına girelim. Milyonlarca canlıyı gözetmek ve denetlemekle bir tek kulu denetlemek arasında Rahman için bir fark yoktur. Bilakis yerde ve göklerde her zerreyi sonsuza değin ve bütün halleriyle, tüm detaylarıyla gözetleyen bir Yaratıcı var. Kâinatta yalnız ben varmışım gibi beni tanıyan, hakkımda her şeyi bilen ve kendisine mazeret uydurulamayacak bir ‘Allah’ var. İşte bu bilinç insanı ihsana götüren yegâne güçtür. İhsan ise en nitelikli kontrol mekanizması, kulluğun mükemmellik noktasıdır.

0 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

TARKAN, GEÇÇEK VE GELECEK Sosyal medya da gündeme oturan Tarkan’ın “geççek” klibini merak ettim, ben de izledim. Evet başarılı bir klip olmuş. Tarkan’ın hakkını iyi vermek gerek. Güzel sunmuş. Ancak b

MİRAÇ VE HİBETULLAH Zer âleminde Resulullah’ın (saa) tüm insanlar ve seçkinler arasında en seçilmiş kişi olduğunu biliyoruz. O gün sorulan tüm sorulara Resulullah(saa), tüm insanlar arasında en hızlı