• inci mercan

AĞAÇ İLE HZ. ÂDEM’İN HİKÂYESİ

Ebu Hamza Somali, İmam Muhammed Bakır’ın şöyle buyurduğunu nakletmiştir:

“Ulu ve Yüce Allah, Âdem’den o ağaca yaklaşmaması için (ahit) söz aldı. Allah’ın ilminde onun o ağaçtan yeme zamanı geldiğinde, o ahdi unuttu ve ondan yedi. Bu, Allah’ın buyurduğu şu kelamıdır: “Hakikaten de biz, önceden Âdem’den ahit aldık. Ama o unuttu ve biz onda bir azim bulamadık.”[1] Âdem bu ağaçtan yedikten sonra yeryüzüne indi, onun Habil ve ikizi olan kız kardeşi dünyaya geldi. Aynı şekilde Kabil ve bacısı da ikiz olarak doğdular. Sonra Âdem, Habil ve Kabil’e kurban kesmelerini emretti. Habil çoban, Kabil ise çiftçi idi. Habil kurbanlık bir koç getirdi, Kabil ise temizlemediği ekininden bir kurban getirdi. Habil’in koçu koyunlarının en iyisinden idi. Ama Kabil’in ekini temizlenmemişti. Böylece, Habil’in kurbanı kabul oldu ama Kabil’in kurbanı kabul olmadı. Bu Ulu ve Yüce Allah’ın buyurduğu şu sözüdür: “Âdem’in iki oğlunun kurbanlık zamanı olan kıssasını hakiki ve doğru şekilde onlara oku. Böylelikle birininki kabul edildi ama diğerininki kabul edilmedi.”[2] Kurbanın kabul edilme alameti, ateşin onu yakmasıydı. Böylece Kabil ateşe ümit ederek onun için bir ev inşa etti. O, ateş için ev yapan ilk kimse idi.

O şöyle dedi: “Kurbanım kabul oluncaya dek ben bu ateşe ibadet edeceğim.”

Sonra Allah’ın düşmanı iblis ona şöyle dedi: “Habil’in kurbanı kabul oldu ama seninki olmadı. Eğer onu yaşatırsan, onun, senin evlatların üzerinde iftihar edecek evlatları olacaktır.”

Sonra Kabil, Habil’i öldürdü. Âdem’in yanına döndüğünde ona şöyle dedi: “Ey Kabil, peki Habil nerededir?”

O şöyle dedi: “Bilmiyorum, sen beni ona nezaret etmeye göndermemiştin.”

Âdem gidip onun ölüsünü buldu ve şöyle dedi: “Ey yeryüzü, Habil’in kanını kabul ettiğin için sana lanet olsun!”

Âdem, Habil’e kırk gece ağladı. Sonra Rabb’inden ona bir evlat vermesini istedi. Onun bir evladı oldu ve ona “Hibetullah” (Allah’ın hibesi/hediyesi) adını koydu. Çünkü bu evlat, Allah’ın hediyesiydi. Âdem onu çok seviyordu. Âdem’in peygamberliği tamamlanıp günü sona ulaştığında Ulu ve Yüce Allah, ona şöyle vahyetti:

“Ey Âdem! Peygamberliğin sona ermiş, günlerin tamamlanmıştır. Şimdi yanındaki ilmi, imanı, en büyük ismi, ilim mirasını, peygamberlik alametlerini kendi zürriyetine devret ve (onları) evladın Hibetullah’ın yetkisine bırak. Çünkü ben ilim, iman, en büyük isim, ilim mirası ve peygamberlik nişanelerini senin evlatlarından kıyamet gününe kadar kesmeyeceğim. Yeryüzünü orada bir âlimden yoksun bırakmayacağım. O âlim vasıtasıyla benim dinim ve bana itaat tanınır. O, seninle Nuh’un arasında olan kimselere kurtuluş vesilesi olur.”

Âdem, Nuh’u hatırlayıp şöyle demiştir: “Ulu ve Yüce Allah, Nuh adlı bir peygamber gönderecektir. O, insanları Allah’a doğru davet edecek ama onu tekzip edeceklerdir. Allah onları tufan vasıtasıyla helak edecektir.”

Adem’le Nuh arasında on baba fasıla vardı. Onların hepsi Allah’ın peygamberleriydiler. Âdem, Hibetullah’a: “Sizden herhangi biri ona yetişirse ona iman etsin, ona itaat etsin ve onu tasdik etsin zira böylece o kimse boğulmaktan kurtulacaktır.” diye vasiyet etti.

Sonra Âdem, ölüm döşeğine düştü; Hibetullah’ın arkasından haber yolladı ve ona şöyle dedi: “Eğer Cebrail, ya da meleklerden herhangi birini görmüş olsan, benim tarafımdan ona selam ulaştırıp şöyle de: “Ey Cebrail, babam senden, cennet meyvelerinden (hediye etmeni) istiyor.”

Hibetullah, bu ricayı Cebrail’e ulaştırdı.

Cebrail şöyle dedi: “Ey Hibetullah! Baban öldü. Ben sadece ona namaz kılmak için yere indim, geri dön.”

Hibetullah geri dönüp babasının canını verdiğini gördü. Cebrail, Âdem’in cenazesini nasıl yıkaması gerektiğini ona öğretti. Nihayet Âdem’e namaz kılma vakti geldiğinde Hibetullah şöyle dedi: “Ey Cebrail, ileri geç ve Âdem’e namaz kıl!”

Cebrail şöyle dedi: “Ey Hibetullah! Allah, cennette bize, senin babana secde etmeyi emretti. Bizim, onun evlatlarından birine imamlık etmeye hakkımız yoktur.”

Hibetullah ileri geçti ve Âdem’e namaz kıldı. Cebrail ve meleklerden olan bir grup, onun arkasında duruyorlardı. Onlar, Cebrail’in emriyle ona otuz tekbir getirdiler. Ondan yirmi beş tekbir kaldırılmıştır ve bugün bizim nezdimizde sünnet/uygulama olan beş tekbirdir.

Aynı şekilde Allah’ın elçisi de Bedir Savaşı’nda yedi yahut dokuz şahsa beş tekbir getirdi. Sonra Hibetullah, babası Âdem’i defnettikten sonra Kabil onun yanına gelip şöyle dedi: “Ey Hibetullah! Ben babam Âdem’in bana ayırmadığı ilimden senin için bir pay ayırdığını biliyorum. Bu, kardeşin Habil’in bunun için dua edip kurbanının kabul olduğu ilimdir. Ben ise onu, evladı olmasın ve benim evlatlarım üzerinde övünç sahipleri olmasınlar diye aynı şekilde: ‘Biz kurbanı kabul olan kimsenin evladıyız, siz ise kurbanı kabul olmayanın evlatlarısınız.’ demesinler diye öldürdüm. Eğer babanın sana has kıldığı ilimden bana bir şey göstermezsen seni de öldüreceğim. Nitekim kardeşin Habil’i de öldürmüştüm.” Böylece, Hibetullah ve onun evlatları, ilim, en büyük isim, ilim mirası ve peygamberlik ilminin alametlerinden yanlarında olanların hepsini gizler halde kaldılar. Ta ki Nuh gönderildi. Âdem’in vasiyetine baktıklarında Hibetullah’ın vasiyeti aşikâr oldu ve orada, babaları Âdem’in, Nuh’u müjdelediğini gördüler. Böylelikle Nuh’a iman ettiler, ona tabi oldular ve onu tasdik ettiler. Âdem, Hibetullah’a, her yılın başlangıcında bu vasiyeti gözden geçirmelerini ve o günün onlar için bayram olmasını vasiyet etmişti. Nitekim onlar, Nuh’un gönderilmesini ve gönderilme zamanını daima bekliyorlardı. Her peygamberin vasiyet işi bu şekilde yerine geldi. Sonunda ise Ulu ve Yüce Allah, Hz. Muhammed’i gönderdi. Onlar Nuh’u yalnız onların yanında olan ilim vasıtasıyla tanıdılar. Bu da Ulu ve Yüce Allah’ın buyurmuş olduğu şu kelamdır: “Gerçekten de biz, Nuh’u kendi kavmine gönderdik.”[3] Âdem ve Nuh arasında peygamberler gelmiştir. Bazıları gizli, bazıları ise aşikâr idiler. Bundan dolayı da onların hatırası Kur’an’da gizli kalmıştır. Onların isimleri açık peygamber isimleri gibi gelmemiştir. Bu, Allah’ın şöyle buyurduğu kelamıdır: “(Biz) onlardan bazısının kıssasını sana anlattığımız, bazısınınkini ise anlatmadığımız peygamberler gönderdik.”[4]

Yani peygamberlerden aşikâr olanların isimlerini zikrettiği gibi, gizli olanların isimlerini zikretmemiştir. Böylelikle Nuh, kavmi arasında dokuz yüz elli yıl kaldı. Bu müddet arzında, başka bir peygamber yoktu. Ama o, Âdem’le onun arasındaki peygamberleri yalanlayan bir kavme gelmişti. Bu, Allah’ın şöyle buyurduğu kelamıdır: “Nuh’un kavmi, peygamberleri yalanladı.”[5] (Yani şöyle demek istiyor:) Onunla Âdem arasında olanları (yalanladılar). Ta ki: “Şüphesiz ki senin Rabb’in yenilmez kuvvet sahibi ve merhamet sahibidir.”[6] sözüne kadar. Sonra Nuh’un peygamberliği sona erdikten ve günleri tamamlandıktan sonra Ulu ve Yüce Allah ona şöyle vahyetti:

“Ey Nuh! Senin peygamberliğin sona ermiş ve günlerin tamamlanmıştır. Yanında olan ilmi, imanı, en büyük ismi, ilim mirasını, peygamberlik alametlerini zürriyetinden olan evladın Sam’ın yanına koy. Zira ben onu (onları) seninle Âdem arasında olan adlı sanlı peygamber ailelerinden hiçbir zaman kesmeyeceğim. Aynı şekilde yeryüzünü dinin ve bana itaatin vasıtasıyla tanındığı, bir peygamberin vefatından diğer peygamberin zuhuru zamanına kadar doğan kimselere kurtuluş vesilesi olan bir âlimden (hüccetten) yoksun koymayacağım.”

Böylece, Sam’dan sonra sadece Hud, peygamber oldu. Nuh ile Hud’un arasında da gizli ve aşikâr peygamberler vardı.

Nuh şöyle dedi:

“Ulu ve Yüce Allah, öyle bir peygamber gönderecektir ki ona Hud diyeceklerdir. O, kendi kavmini Allah’a davet edecek ama onlar onu yalanlayacaklardır. Allah onları rüzgâr vasıtasıyla mahvedecektir. Öyleyse sizden herhangi biri onun zamanına ulaşırsa, Ulu ve Yüce Allah’ın kendisini rüzgârın azabından kurtarması için ona iman etmesi ve ona tabi olması gerekmektedir. Nuh, oğlu Sam’a her yılın başında bu vasiyeti gözden geçirmelerini ve o günü bayram olarak kaydetmelerini ve orada (vasiyette) Hud’un gönderilmesi ve zuhur zamanını daima yoklamalarını emretti. Allah, Hud’u gönderdiğinde onlar, ilim, iman, ilim mirası, en büyük isim (ism-i a’zam) ve peygamberlik ilminin nişanelerinden yanlarında olanlara bakıp Hud’u peygamber olarak gördüler ve aynı şekilde babaları Nuh’un onunla alakalı müjdelerini gördüler. Böylece ona iman ettiler, onu tasdik ettiler ve ona tabi oldular. Böylece rüzgârın azabından da kurtulmuş oldular. Bu Allah’ın buyurduğu şu sözleridir: “Ad tayfasına da kardeşleri Hud’u (gönderdik).”

Aynı şekilde: “Ad kavmi de peygamberleri tekzip etti. O zaman kardeşleri Hud onlara şöyle dedi: (Allah’ın azabından) “Korkmuyor musunuz?”[7]

Aynı şekilde Ulu ve Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “İbrahim de Yakup da bunu (hüccetliği-peygamberliği) oğullarına vasiyet ettiler.”[8]

Aynı şekilde Ulu ve Yüce Allah’ın buyurduğu şu kelam vardır: “Biz ona, İshak’ı ve Yakup’u bahşettik. Her ikisini de doğru yola yönelttik.”[9] (İmam ayetin açıklaması mesabesinde devam ederek şöyle dedi:)

“Ki onu Ehl-i Beyt’i arasında karar kılalım diye.”

“Bundan önce Nuh’u da doğru yola yöneltmiştik.” (Ki onu Ehl-i Beyt’i arasında karar kılsın diye.) Peygamber neslinden olan Nuh’un sülalesi İbrahim’den önce ona iman ettiler. Hud ile İbrahim arasında on peygamber vardır ve bu Ulu ve Yüce Allah’ın buyurduğu şu kelamıdır: “Lut kavmi de sizden uzak değildir.”[10]

Aynı şekilde şöyle buyurmuştur: “Lut ona iman etti. (İbrahim) şöyle dedi: “Ben Rabb’imin yanına hicret ediyorum.”[11]

Aynı şekilde İbrahim’in şu sözü vardır: “Ben Rabb’ime doğru gidiyorum. O beni doğru yola yöneltecektir.”[12]

Aynı şekilde Ulu ve Yüce Allah’ın şu sözüdür: “İbrahim’i de (hatırla)! Bir zaman, o kendi kavmine şöyle demişti: “Allah’a ibadet edin ve O’ndan korkun! Bu sizin için daha hayırlıdır!”[13]

Böylelikle iki peygamber arasında on, dokuz ya da sekiz baba vardı ki hepsi peygamber idi. Her bir peygamber için Nuh aynı şekilde Âdem, Hud, Salih, Şuayb ve İbrahim için gerçekleşenler cereyan etti. Nihayet (vasiyet/vasilik), İbrahim oğlu İshak oğlu Yakup oğlu Yusuf’a ulaştı, Yusuf’tan sonra ise kardeşlerinin evlatları arasında gerçekleşti. Nihayet İmran oğlu Musa’ya ulaştı. Yusuf ile Musa arasında on peygamber geldi geçti. Nitekim Ulu ve Yüce Allah, Musa ve Harun’u, Firavun’a, Haman’a ve Karun’a gönderdi. Sonra Ulu ve Yüce Allah birbirleri ardınca elçiler gönderdi. “Herhangi bir ümmete her defasında bir peygamber geldiğinde, onlar onu yalanladılar. Biz de onları (yalanlayanları) birbirleri ardınca (mahvedip) efsanelere çevirdik.”[14]

İsrailoğulları bir gün içinde iki, üç ya da dört peygamber öldürürdü hatta bir gün içerisinde yetmiş bir peygamber öldürmüşlerdi ve günün sonuna kadar öldürme pazarları devam ederdi. Tevrat, İmran oğlu Musa’ya indiğinde (Musa, onunla) Hz. Muhammed’i müjdeledi. Yusuf ile Musa arasında on peygamber var idi. İmran oğlu Musa’nın vasisi Nun oğlu Yuşa idi. O, Ulu ve Yüce Allah’ın kendi kitabında zikrettiği genç idi.[15] Peygamberler, Hz. Muhammed hakkında müjde vermekteydiler. Bu, Allah’ın şu sözüdür: “Görüyorlardı.” Yani Yahudi ve Hristiyanlar: “Yazılmış olduğunu” – Yani Hz. Muhammed’in özelliklerini ve ismini: “Yanlarındaki Tevrat ve İncil’de. (O) Onlara iyiliği emreder ve kötülükten çekindirir.”[16] Ve bu, Ulu ve Yüce Allah’ın Meryem oğlu İsa’dan aktardığı bir kelamdır: “Benden sonra gelecek Ahmed isimli elçisi ile sizi müjdeleyenim.”[17]

Böylelikle Musa ve İsa; Hz. Muhammed (s.a.a) ile müjdelediler. Nitekim peygamberleri, biri diğeri müjdelemişti. Nihayet, (Peygamberlik) Muhammed’e ulaştı. Muhammed’in peygamberliği sona ulaştığında ve günleri tamamlandığında Ulu ve Yüce Allah ona şöyle vahyetti:

“Ey Muhammed! Senin peygamberliğin sona ermiş, günlerin tamamlanmıştır. Bundan dolayı da yanındaki ilim, iman, en büyük isim, ilim mirası ve peygamberlik ilminin nişanelerini (peygamber olmasa da peygamberden sonra insanlığa hüccet olması hasebiyle) Ebu Talip oğlu Ali’nin yanına koy. Nitekim, ben hiçbir zaman ilim, iman, en büyük isim, ilim mirası ve peygamberlik ilminin nişanelerini zürriyetinden olan neslin için kesmeyeceğim. Nitekim onu seninle baban Âdem arasında olan adlı sanlı peygamber ailelerinden de kesmemiştim.”

Bu Ulu ve Yüce Allah’ın şu sözüdür:

“Allah, Âdem’i, Nuh’u, İbrahim’in neslini ve İmran’ın neslini seçip âlemlerden üstün kıldı. Onlar biri diğerinden olan (Hanif) bir nesil idiler. Allah işitendir, bilendir.”[18]

Böylelikle Ulu ve Yüce Allah, ilmi cahillik olarak karar kılmamıştır. Onun işini ne bir yakınlaştırılmış (mukarreb) meleğe, ne de gönderilen (mürsel) bir peygambere vermemiştir. Aksine meleklerinden bir elçiyi peygamberine göndererek ona “Bu şekilde yahut şu şekildedir.” şeklinde söylemiş (haberdar) etmiştir. Aynı şekilde sevdiği şeyi ona emretmiş, nefret ettiğinden ise onu çekindirmiştir. Sonra onu kendisinden önce ve sonrakilerin hikâyelerini ilim vasıtasıyla anlatmıştır. Böylece, o ilmi peygamberlerine ve biri diğerinden olan nesildeki babalar ve kardeşlerden olan vasilerine öğretmiştir.

Bu ise Ulu ve Yüce Allah’ın şu kelamıdır: “Biz İbrahim’in nesline de kitap ve hikmet bahşetmiş ve onlara büyük bir saltanat vermiştik.”[19] Kitaba gelince: O peygamberliktir. Hikmete gelince ise: Onlar seçilmişlerden ibaret olan peygamberler ve vasilerden olan hikmet sahipleridirler. Bunların her biri o zürriyettendir ki biri diğerindendir. Onlar o kimselerdir ki Ulu ve Yüce Allah, onların içerisine (onların neslinde Hz. Muhammed’i var ederek) peygamberliği yerleştirmiştir. Dünyanın sonu gelene kadar Akıbet ve Ahit’in korunması onlar arasındadır. Onlar âlimlerdir, emir sahipleridir, ilmin ve hidayetin istinbat (elde etme) ehlidirler. Bu, elçiler, peygamberler, hikmet sahipleri, hidayet imamları hakkında faziletin beyanıdır. Onlar o kimselerdir ki Allah’ın emir sahipleridirler. Allah’ın ilminin çıkarım edicisi onlardır. Onlar, Allah’ın ilminin alametlerinin ehlidirler. Onlar, biri diğerinden olan zürriyetten, peygamberlerden sonra seçkinlerden, kardeşler ve soydan,[20] adlı sanlı peygamber ailelerindendirler. Ondan dolayı da kim onların amellerine esasen amel ederse, onların işine ulaşırsa, onların yardımı ile kurtuluşa erer ve kim Allah’ın velayetini, onun ilminin istinbat (çıkarım) ehlini, peygamber hanedanından olan seçkin ehlinden başka bir yerde karar kılsa, Ulu ve Yüce Allah’ın emrine karşı çıkmış demektir. Ulu ve Yüce Allah, İlahî emirlerin sahiplerine cahil olanları, hidayetten başka bir yolu uhdesine alanlar olarak kararlaştırmıştır. Onlar, kendilerinin istinbat (çıkarım) ehli olduklarını iddia etmişlerdir. Ancak onlar Allah’a yalan nispet etmişlerdir. Onlar, Allah’ın vasiyetinden ve O’na itaatten dışarı çıkmışlardır. Ulu ve Yüce Allah’ın faziletini, O’nun kendisinin koyduğu yere koymamışlardır. Böylece onlar sapmışlardır ve takipçilerini de saptırmışlardır. Onların kıyamet günü hüccetleri (delilleri) olmayacaktır. Hüccet, Allah’ın sözüne esasen yalnız İbrahim ailesi içerisindedir. “Biz İbrahim’in nesline de Kitap ve hikmet bahşetmiş ve onlara büyük bir saltanat vermiştik.” Dolayısıyla kıyamet gerçekleşene dek hüccet, peygamberler ve peygamberlerin hanedanından olan ehli (ailesidir). Çünkü Allah’ın kitabı bu hususta konuşmaktadır. Allah’ın vasiyeti bunun esasında evlerden (vahiy evleri) olan nesilde cereyan etmiştir. O evler ki Allah onları insanlara (karşı) yüceltmiştir. Nitekim şöyle buyurmuştur: “(Bu nur), Allah’ın, imar edilip yüceltilmesine ve içinde kendi adının zikredilmesine izin verdiği evlerdedir.”[21]O, peygamberler, elçiler, hikmet sahipleri ve hidayet İmamlarının evleridir. Bu öyle bir iman desteğinin beyanıdır ki sizden önce kurtulanlar onun vasıtasıyla kurtulmuşlardır. Ulu ve Yüce Allah kendi kitabında şöyle buyurmuştur: “Biz ona İshak’ı ve Yakup’u da hediye ettik: Hepsine de doğru yolu gösterdik. Nitekim daha önce Nuh’a ve onun soyundan Davud’a, Süleyman’a, Eyyub’a, Yusuf’a, Musa’ya ve Harun’a da yol göstermiştik. Biz güzel davrananlara böyle karşılık veririz. Zekeriya, Yahya, İsa ve İlyas’ı da (hidayet ettik). Hepsi de salih kullarımızdandı. İsmail, Elyesa, Yunus ve Lut’u da (hidayete erdirdik). Hepsini âlemlere üstün kıldık. Babalarından, çocuklarından ve kardeşlerinden bazılarını da (üstün kıldık). Onları seçtik ve doğru yola ilettik. İşte bu, Allah’ın doğru yoludur. Kullarından dilediğini o doğru yola iletir. Eğer onlar Allah’a ortak koşsalardı, yaptıkları bütün amelleri boşa giderdi. İşte onlar, kendilerine kitap, hüküm (hikmet ve hükümranlık) ve peygamberlik verdiğimiz kimselerdir. Bunlar, ona inanmayacak olurlarsa, yerlerine, onu inkâr etmeyen bir topluluk getiririz.”[22] Böyle ki Allah, babalar, kardeşler ve nesilden olan Ehl-i Beyt’inden olan fazileti havale etmiştir. Bu da Ulu ve Yüce Allah’ın kendi kitabında buyurduğu şu kelamıdır: “Eğer onu inkâr ederlerse”- senin ümmetin- “biz artık onları havale ettik”[23]- Ehl-i Beyt’ine sana gönderdiğim imanı. Nitekim onlar onu hiçbir zaman inkâr etmezler ve sana gönderdiğim imanı telef etmezler. Ben senin Ehl-i Beyt’ini ümmetine bir bayrak (nişane), senden sonra veli, içinde ne yalan ne günah ne ağır yük (veya günah), ne rahatsızlık ne de riyakarlık olmayan ilminin istinbat’ının (ilimdeki çıkarımının) ehli ettim. Bu, bu ümmetin peygamberinden sonra emrinden Allah’ın belirlediğinin beyanıdır. Hakikaten de Ulu ve Yüce Allah, peygamberinin Ehl-i Beyt’ini pak etmiş, peygamberliğin ücretini, onlara sevgi karar kılmış, velayeti onlar için icra etmiştir. Allah onları, ondan sonra ümmeti içerisinde velileri (evleviyet/öncelik ve velayet sahipleri), sevimlileri kılmıştır. Öyleyse ey insanlar! Siz de dediğimle alakalı olarak ibret alın, Ulu ve Yüce Allah’ın velayetini, itaatini, sevgisini, ilminin istinbatını (çıkarımını) ve hüccetini nereye koyduğunu düşünün! Yalnız onu öğrenin (tanıyın). Ondan tutunun ki kurtuluşa eresiniz ve kıyamet günü onun vasıtasıyla sizin için bir hüccet ve kurtuluş olsun. Çünkü onlar sizinle Rabb’iniz arasında bir alakadır. Ulu ve Yüce Allah’a velayet yalnız onlar vasıtasıyla ulaşır. Bundan dolayı da kim böyle yaparsa, Ulu ve Yüce Allah’ın boynuna, onu hürmetli kılması, azap etmemesi hakkı düşer ve her kim Allah’a (doğru) onun emretmediği yolla giderse, Allah’ın üzerine onu zelil etmesi ve ona azap etmesi hak olur.”

RAVZATU’L KÂFÎ, S. 117-125, H. 92


[1] Taha Suresi 115. Ayet [2] Maide Suresi 27. Ayet [3] Müminun Suresi 23. Ayet [4] Nisa Suresi 164. Ayet [5] Şuara Suresi 105. Ayet [6] Şuara Suresi 122. Ayet [7] Şuara Suresi 123 ve [8] Bakara Suresi 132. Ayet [9] Enam Suresi 84. Ayet [10] Hud Suresi 89. Ayet [11] Ankebut Suresi 26. Ayet [12] Saffat Suresi 99. Ayet [13] Ankebut Suresi 16. Ayet [14] Müminun Suresi 44. Ayet [15] Kehf Suresi 60. Ayet kastedilmiştir. “Hani Musa genç arkadaşına demişti: “İki denizin birleştiği yere ulaşıncaya kadar ya da uzun bir süre geçinceye kadar yol almaya devam edeceğim.” [16] Araf Suresi 107. Ayet [17] Saf Suresi 6. Ayet [18] Al-i İmran Suresi 33-34. Ayetler [19] Nisa Suresi 54. Ayet [20] Arapça;” Âlûn” olarak kullanılan bu ifade çok önemlidir. Nitekim “Âlu’r-Racul” dendiğinde o kimsenin ailesi ve yardımcıları anlaşılmaktadır. [21] Nur Suresi 36. Ayet [22] Enam Suresi 84-89. Ayetler [23] Enam Suresi 89. Ayet




55 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör