DÜNYA HAYATINA MI RAZI OLDUNUZ?

soru-isareti_195457

“Dünya Hayatına mı Razı Oldunuz?” [9:38] 

Allahumme salli alâ Muhammed ve âli Muhammed ve eccil fereccehum

 “Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla,

(1-5) Yaratıp düzen veren, ölçü verip yol gösteren, (yemyeşil) otlağı çıkaran (bitiren), sonra onu kapkara bir sel artığınıza (çerçöpe) çeviren yüce Rabbinin ismini tesbih et. (6) Kuran’ı Sana okutacağız da artık unutmayacaksın; (7) Ama Allah’ın dilediği başka; şüphesiz O, açığı da bilir gizliyi de. (8) En kolay olan yolu kat etmeyi Sana kolaylaştıracağız; (9) O halde, hatırlatmak, öğüt vermek fayda verirse, hatırlat ve öğüt ver. (10) Allah’tan korkan kimse öğüt alacak; (11) Bedbaht olan ise ondan kaçınacak; (12) O bedbaht ki en büyük ateşe girer; (13) Sonra o ateşte ne ölür, ne de yaşar; (14-15) (Küfürden, şirkten ve günahlardan) temizlenen ve Rabbinin adını anıp namaz kılan kimse kurtuluşa ermiştir; (16) Oysa siz dünya hayatını tercih ediyorsunuz; (17) Ama ahiret, daha iyi ve daha kalıcıdır. (18-19) Şüphesiz bu (gerçekler), önceki kitaplarda, İbrahim ve Musa’nın kitaplarında da vardır.”  (Âla süresi)

Dünya ve Ahiret hayatı târihen sürekli konuşulan ve tartışılan kavramlar olmuştur. Nitekim tarihsel süreçte her zaman Ahiret hayatının varlığı meselesine değinilmiştir. İnsanların hepsi yaşadığımız dünyayı görür ve kabul eder. Ama ahiret dünyasının varlığını bir kesim kabul etmiş, bazıları da kabul etmekte güçlük çekmiştir. Bazıları tam inanmamış ama inanıyormuş gibi gözükmekte, bazılarıysa bunun var olmadığını söyleyerek inkar etmiştir. Ne yazık ki bu kesim hâla vardır. Bu yüzdendir ki yüce Allah belirli aralıklarla Peygamberler göndermiştir. Bu yolla insanları Ahiret azabının varlığı konusunda uyararak dünya hayatındaki davranışlarına çeki düzen vermelerini emretmiş ve onları öğütlemiştir. Kurani Kerim’de bu tür tasvirler çoktur.

Çok gariptir ki yüce Allah’ın insanları iyi amele teşvik ederken tercih ettiği metotlardan birisi ölüm ve ahireti hatırlatmak, buradaki azapla korkutmaktır. Daha yumuşak metotlar da vardır, mesela tefekküre davet, nimet ve mükafatları hatırlatmak vs. İnsan yaratılış olarak kendini dizginlemediği halde şeytanın emirlerine uyarak aklını kaybeder (yani tamamen kendini kötüye teslim eder, iyiyle kötüyü ayırt edemez) ve aslında Allah’a kulluk yapabilecekken şeytana kulluk yapar. İçimizi bir an dinlesek iyiyle kötü fikirlerin birbirine karıştığını görebiliriz. Bazen birine yardım etmeyi isteyen nefis, bazen de “hayır, yapma! rahatını bozma”, demekte yahut başkalarının kötülüğünü istemektedir. Tüm bu kargaşanın içinde yaşayan bir insanı kurtarmak için Allahutaala kurallar topluluğu olan Kuran’ı Peygamberi’ne (saa) nazil etmiş, Onun (saa) aracılığıyla insanları korkutmuş ve müjdelemiştir. Bir nevi Kurani Kerim insanlarda psikolojik etki bırakmaktadır. Bazı ayetleri onları korkutur, bazıları ise umutlandırarak iyi amel işlemeye teşvik eder. Örneğin, A’lâ suresinde Allahutaala buyuruyor ki, Allah’tan korkanlar öğüt alacaktır. Kurtuluşa erenler de küfür, şirk, günahlardan temizlenen ve Rabbinin adını anıp namaz kılan kimselerdir. Fakat aziz ve celil olan Allah, insanların dünya hayatını tercih etmekte olduğunu belirtir. Oysa ahiret daha iyi ve daha kalıcıdır, diye nasihat eder. Tam olarak bu konu üzerinde dayanacağız. Kuran’ın belirttiği bu problemi analiz etmeye çalışacağız.

Genel olarak insanlar için dünya açısından bir sorun yoktur. Aksine dünyaya geldiğimiz günü çok sever ve kutlarız. Dünyanın varlığına, hakikiliğine gerçekten inanmışızdır. Esas sorun ahiret gibi bir gözle görülemeyen olguyu kabullenmekte gerçekleşiyor. Bazen de Ahiret hayatının bir şekli olan Cennet’e ümit olur, fakat Cehennem’de olma duygusunu yakına bırakamayız. Allah’ın Rahman ve Rahim adlarını sürekli hatırlayıp o korkuyu düşünmekten kaçınırız.

Kurani Kerim’de Ahiret hayatının varlığına çok geniş şekilde yer verilmiştir. Hatta buna inanmayanlar kınanmıştırlar. İnanan kimselerse takvalı olan kimseler olarak kabul edilmektedir. Örneğin, Bakara suresinin ilk ayetlerinde şöyle geçer:

Rahman ve rahim olan Allah’ın adıyla.

2. İşte o Kitap (Kuran), onda bir kuşku yoktur. O takvalı olanlar için yol göstericidir.

  1.  Onlar, gaybe inanırlar, namazı dosdoğru kılarlar, kendilerine verdiğimiz rızıklardan (Allah yolunda) harcarlar.
  2.  Ve onlar, Sana indirilene, Senden önce indirilene inanırlar, ahirete de onlar yakin ederler (kesinkes inanırlar)
  3.  İşte onlar Rablerinden olan bir hidayet üzeredirler ve kurtuluşa erenler, işte onlardır.

Ahiret sözü, Ahir kökündendir ve “ahir – sonraki, son” anlamındadır. Ahiret, “ölümden sonraki hayat, sonraki şey” anlamına gelmektedir. Bu dünyanın sonu, ama ölümden sonraki hayatın başlangıcıdır demek ki. Ya Cennet şeklinde yaşanır bu hayat, ya da Cehennem şeklinde. Cennet’e gitmek isteyenler de Cehennem’e gidenler de bu dünyayı yaşayanlardır. Demek ki dünya hayatı Ahiret hayatı için önem arz etmektedir. Ve ısrarla Kuran’da müslümanların ahiret hayatının varlığına inanması gerektiğinden bahsediliyor. Bunun nedeni şudur ki, insan yapacağı amellere şahit olan bir kimseden haberdar olmuş oluyor. Bir başına bırakılmadığını düşünerek kendine çeki düzen veriyor. Okulda öğrenciler sınıfta öğretmen varken ve öğretmen sınıfta yokken nasıl da farklı davranırlar. Öğretmen olmayınca onları gözeten, kural koyan kimse yok diye rahat bırakıyorlar kendilerini, istediklerini yapabiliyorlar. Yani öğretmen onları görmüyor diye yüksek sesle konuşur, gürültü çıkarır, düzeni bozarlar.

Örneğin, ilk okul öğretmeni ders sırasında sınıfı terk etmek zorunda kalınca öğrenciler uslu oturmaya devam etsinler diye şöyle der: “Ben 5 dakikaya geliyorum, sakın gürültü yapmayın.” Öğrencilerin buna uymayacağından emin olan öğretmen şöyle bir metot uygular: “Şu duvardaki deliklerde gizli kameram var ve sizi oradan gözetleyeceğim.” Yaşanmış bir olay üzerinden verilen bu örnekte çocuklardan bazıları öğretmenin sözünü ciddiye almamış ve gözle görünür bir gözetleyicinin olmamasını fırsat bilmiş, bazılarıysa öğretmenin onu gözetlediği düşüncesiyle öğretmen sınıftaymış gibi davranmaya devam etmiştir. Demek ki gözetlenince kendini düzeltmek isteği insanın fıtratına hastır. İnsanlar da bu dünyanın sonunda yaptıkları amellerin karşılığını almayacaklarını düşündükleri zaman aynı bu öğrenciler gibi “başıboşluk” duygusuna kapılırlar. Allah yarattı ve bizi kendi terbiyemize bıraktı gibi düşünürler. Bu yüzden şimdi garip düşünceler mevcuttur: herkes istediğini yapsın ama birbirimize saygı duyalım diyorlar. İnsanların çoğusu ahiret inancı olmasa bile kendi vicdanları doğrultusunda kendilerini sınırlarlar. Mesela, genel olarak kalp kırmaktan hoşlanmıyor diye insanlara iyi davrananlar, çok yemenin kendisine zararlı olduğunu düşünüp bundan sakınanlar, başarılı olmak için çok uyumayıp erken kalkanlar, sağlığa zararlı diye alkol kullanmayanlar vs. vardır ve bunu ahiret bilinciyle yapmazlar. Kendine saygı gösteren insanlar vicdan muhasebesi yaparlar. Çünkü fıtratsal bir gereklilik olmakla beraber, aile yapısı, terbiye ya da dinin etkisini gören aile ferdinin davranışları da bunda etkili olabilmektedir. İnsan ahiret inancı olmasa bile vicdan karşısında kendisini sorgular bazen. Ama şu an insanlara sosyal medyada dayatılan düşünceler, “istediğini yap, insanları düşünme, bir kere yaşıyoruz bu ömrü” gibi şeylerden ibarettir. Hepsi çok doğru. Ama bir kere yaşıyoruz diye “kimseyi umursamamak” ne kadar doğrudur? Aksine bir kere yaşıyoruz diye çok titiz davranmamız gerekmez mi? “Herkesi kırabilirim, istediğimi yaparım!” düşüncesiyle insanlara dizi/filmlerde yaşıyormuş gibi yaşam sunuluyor. Herkes kendine has şekilde üzülüyor, depresyona giriyor. İnsanlar kendi seçimini unutmuş durumda. Özellikle ergenlik dönemini yaşayanlar bu “klişe hayat” dayatmalarına daha çok uymaktadırlar:

“Hava yağmurluysa depresyona girmeliyim, depresyona giriyorsam kendimi odaya kapatmalı, hemen kahve yapmalı, üzgün şarkı seçmeli, ağlamalı, ağlarken arkadaşıma resim atmalıyım. Durum paylaşmalı, dünyanın bana yetmediğini o an öyle keşfetmeliyim sanki.”

Halbuki Allahutaala ezelden beri Dünyanın biz insanların yeri olmadığını, daha iyiye layık olduğumuzu defalarca söylemişti. Niye açıp okumadık ki? Ya da büyüklerimiz bizi neden bu düşünceye dayanarak büyütmedi? (İstisna durumlar (iyi ki) var.) Burada anlatmak istenen şey, bizler dünyanın yapısını önceden öğrenmeden, hayatın bize kendisinin öğretmesi. Yani dünyayı tanıyamamamız. Kendi yetersizliğini dünyanın kendisinin bizlere sunması. Bu olağan tabii. Çünkü herkes tecrübelerle hayatını şekillendirir ama bu, büyük bir hayal kırıklığı oluyor bazen. Özellikle ergen ve genç yaşta olanlar bazen sosyal medyada ve televizyonda herkesin iyi yaşadığını, en iyi yerlerde eğitim aldığını ve sürekli istediği yerlere gidip yemek yediğini vs. düşünür. Çünkü herkes hayatının her anını paylaşıyor ve bu diğer bir kimsenin ihtiyacı, hasretine dönüşebiliyor. İnsanlar diğerinin belirli bir konuda bir eksiği, kaybı olabileceğini düşünmeden kendi zevkine göre paylaşımlar yapıyorlar.

Sistem, insanların hepsinin isteklerini çoğaltan şekilde tasarlanmış sanki. Ve bu isteklerini elde edemeyen gençler bazen bunların altından kalkamayıp intihar edebiliyorlar. Daha iyi bir dünyada yaşama isteğiyle bu dünyadan vazgeçme isteğine kapılıyorlar. Ama bunun yönteminin o olmadığını onlara anlatamadık. Ülkemizde intihar eden gençler o kadar çok ki! Mesela, eğitim hakkı için, üniversite sınavında düşük puan topladığı için intihar edenler, aile baskısından intihar edenler vs. Oysa bu dünyada her zaman her şeyin mükemmel olmasının mümkün olamayacağını, bazen bir şeylerin yolunda gitmemesinin normal olduğunu ve daha iyi bir hayatın var olduğunu önceden bilmek, bunu kabullenmek dünyevi sorun ve eksiklikleri bizim için zorlaştırmaz. Bazen gençler hayatın dizi ve filmlerdeki gibi olması gerektiğini ve istediklerini o anda elde etmeli olduklarını düşünüyorlar. Ve dünya bir anda gerçek yüzünü gösterip yetersizliğini ortaya koyuyor.

Gençse herkes en iyi üniversitede okurken, arkadaşlarıyla gezip tozarken, yurtdışına seyahat ederken – örnekler artırılabilir – yani onun hayallerini herkes yaşarken kendisinin niye yaşayamadığını sorgulayıp çıkış yolunu hayatını sonlandırmada bulur. Hatta bazı gençler, bu hayattaki varlığını sorgulayarak yada farklı ve tutarsız ideolojileri telkin eden gruplardan (/sanat eserlerinden) etkilenerek yaşamanın anlamsız olduğunu düşünür. İyi bir hayat, ya da fıtratın istediği o rahatlığı bu dünyada bulamayıp daha iyi bir yeri düzene aykırı bir şekilde elde etmek ister. Gün geçtikçe artan intihar vakalarını, sürekli “şu da çok büyük günah etti, cehenneme gidecek!”, “ailesinin hatası, kimlerle oturup durduğuna baksalardı böyle olmazdı…” diye yorumlayarak kestirip atamayız. Oysa bu konuda toplum olarak suçluyuz. Ve müslümanlar olarak doğru olanı uygulayamayıp pratik olarak anlatamadık diye, sorumluyuz. Çünkü ahir zamanda hakka karşı başlatılan savaşın türlerinden biri de psikolojik savaştır. Ve buradaki sorun gerçek anlamda dünya kavramını iyi olarak algılayamamaktan kaynaklanmaktadır. Psikolojik savaş başlatan rejim, dünyayı çok farklı şekilde gösterme ve insanları aldatma çabasındadır. Genel olarak insanoğlunun bu aldanması her zaman gerçekleşmektedir fakat yukarıdaki örnekle bazı aldanmaların ne kadar tehlikeli sonuçlar doğurduğunun şahidi olduk. Bu yüzden özellikle dünya hayatı kavramını doğru anlamamız gerekir.

İnsanları izlerken sürekli bir koşturmacada olduklarını görüyoruz. Örneğin, metroda trenden inip nasıl hızla çıkışa yöneldiklerini fark ettiniz mi? Neden sürekli koşuyorlar? Niye birbirilerine hiç gülümsemiyorlar? Gülümsediklerinde de harama düşüyorlar? Neden kimse kimseye yardım etmiyor? Biz koşturuyoruz, yaşlılarsa merdivende sıra oluşturmasınlar diye herkesin geçmesini bekliyorlar. Bu tahammülsüzlüğün sebebi nedir? Yeni nesil dünyayı böyle mi görecek? Herkesin kendi çıkarı için çalıştığı, birbirinin gözü önünde yemek yediği, başkasını düşünmediği bir dünyada mı yaşayacaklar? İnsanoğlu dışarıda para harcarken muhtaç biri el uzattığında tereddüde düşer. Çünkü artık iyilik yapabilme fırsatlarına da güven kalmamıştır. İhtiyaç duygusu da değişmiş… Bugünün zengini yarının fakiri oluyor. Hakkı elinden alınan, yarın güçlü oluyor. Hakkı gaspedense gücünü yitiriyor. Bir gencin ille de depresyona girip sinirlerini, duygularını harcaması mı gerekiyordu dünyanın yetersiz olduğunu anlaması için? Oysa Allahutaala, Kuran’da sürekli buna vurgu yapıyor.

Nahl suresi 89. ayette şöyle geçer: “O Gün her ümmete kendilerinden olan bir şahit getiririz ve Seni de onlar üzerine şahit olarak getiririz. Kitabı sana, her şey için açıklama ve Müslümanlar için hidayet, rahmet ve müjde olarak indirdik.” Her genç arayış içinde olur ve aklettikçe fıtratı gereği sorgulamaya ve tatmin edici yanıtlar almaya çalışır. Keşke şöyle düşünse gençlerimiz: “Beni yaratan Allah, daha ben dünyaya gelmeden evvel yararlanmam, doğru bir şekilde yaşayıp mutluluğa erişebilmem için bu hayatın kurallar mecmusunu elime vermiş bulunmaktadır. Her şeyi, insanoğlunun henüz bilmediği birçok gerçekleri içinde barındıran zengin bir kaynak vermiş elime. Adını Kuran koymuş ve ilk ayeti “İkra” – “Oku” olmuş. Kuran kelmesi de bu kökten gelmiştir, “okumak” anlamındadır. Bu tür değerli bir kaynak kendisi ismiyle bile bizi onu okumaya davet ediyor. Tüm sırları içinde barındıran ve kapağı aralandı mı okura bilmediklerini sırayla öğreten bir kaynak. Bu kaynaktan yaşadığım dünyanın niteliği ve niceliğini öğrenmek, akıllıca bir eylem olacaktır!”

Mesela, Yunus suresi 24. ayette şöyle buyurur yüce Allah: Dünya hayatının misâli şudur: Bir yağmur, onu gökten indiririz. İnsanların ve hayvanların yiyip istifade ettikleri yeryüzü bitkileri o yağmuru emerek boy atıp gürleşir, sarmaş dolaş olur. Derken yeryüzü bütün takılarını takınıp, regârenk süslenerek olanca güzelliğiyle göz kamaştırır hâle gelir. Orayı ekip biçenler bütün bunların kendi güçlerinin eseri olduğuna ve artık onun ürünlerini toplama zamanı geldiğine inandıkları sırada, bir gece vakti veya gündüz oraya azap emrimiz gelir; sanki dün orada hiçbir şey yokmuş gibi, her şeyi kökünden biçiveririz. İşte, sistemlice düşünüp ibret alacak kimseler için âyetleri böyle ayrıntılarıyla açıklıyoruz.

Bakara suresi 212. ayet: Kadınlara, oğullara, yüklerle altın ve gümüş yığınlarına, iyi cins salma atlara, sağmal hayvanlara ve ekinlere olan düşkünlük isteği insanlara câzip gösterildi. Bunlar, dünya hayatının geçici birer metâından ibarettir. Asıl varılacak güzel yer, Allah yanındadır.

Al İmran suresi 14. ayet: Dünya hayatı kâfirlere süslü ve sevimli gösterildi. Bu sebeple iman edenlerle alay edip dururlar. Halbuki Allah’a karşı gelmekten sakınanlar, kıyâmet günü onlardan üstün olacaklardır. Allah dilediği kimseyi hesapsız rızıklandırır.

Mümin suresi 39. ayet: Ey kavmim! Şu dünya hayatı, gelip geçici bir avuntudan ibarettir. Âhiret ise, asıl yerleşilecek ve ebediyen kalınacak yer orasıdır. 

Bu kelamları okuyunca insan daha üstün bir hayatın var olduğu kanaatine gelir. Çünkü dünyanın niceliğini, onu Yaratandan öğrenerek bu sonuca varır. Dolayısıyla bizlere daha üstün bir hayat müjdesi verir Allahutaala. Dünya tasvirleriyle tanışan bir genç şöyle düşünür; “bu güzelliğine hayran olduğumuz dünya aslında sandığımız gibi değil miymiş? Enteresan…” Ardından daha farklı düşünceler sarır beynini: “Acaba Ahiret neden üstündür? Gerçekten dünya güzelliği geçici midir? Öyleyse Allah’ın Peygamberleri nasıl yaşamışlar bu hayatı, Onlar (a) da bu geçiciliği tasdiklemişler mi?”

Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Ümmetimin en hayırlısı, gençliğini Allah’a itaatte tüketen, nefsini dünya lezzetlerinden alıkoyan, ahirete gönül bağlayandır. Şüphesiz Allah’ın ona vereceği mükafat cennetin en yüce dereceleridir.”(Mizanul Hikme 1.c., 121. b. 740. h.) Hadislerde de yine aynı anlam vardır. Hatta Ehli Beyt (a) bu konuyu o kadar detaylı yansıtmış ki bazen bu hatırlatmayı şiirle bile yapmışlardır. Bu sözler gençlerin başını okşayarak öğüt veren bir babanın en içten kelamlarıdır. Örneğin, İmam Rıza (a)’dan şöyle rivayet edilmektedir:

Hepimiz ecelin uzun olmasını temenni ederiz

Ama ölüm, emellerin afetidir

Batıl arzular seni yanıltmasın

Orta yolu tut ve hastalıklardan kurtul

Dünya ancak az sonra yok olacak bir gölgedir

Onda bir binici ol ve yolculuğa çık. (Hidayet önderleri, 10.c., s.124.)

İmam Bakır (a.s) şöyle buyurmuştur: “Dünyadan arzularınızı kısaltarak (ahiret için) azık alın”. (Mizanul Hikme, 1. c., 118. b. 725. h.) Acaba neden böyle diyor Kuran ve Masumlar (a)? Bu iki hayat arasında neden fark koyuyorlar? Neden bu dünyayı ahiret için yaşamamızı istiyorlar?

Dünya ve ahiret hayatları ikisi de bir hayattır. Hayat kelmesi, arapça”canlı olma, yaşama; yaşam” sözcüğünden alıntıdır. Arapça ḥayya – “canlı idi, yaşar idi” fiilinin masdarıdır. [1]

Esmaül Hüsna’da el Hayy ismi de “diri” anlamına gelmektedir. Hayat kelmesinin hem dünya hem ahiret için kullanılmasındaki mesaj da bundan ibarettir ki, yani her ikisinde de bizler için bir canlı olma durumu söz konusudur. Dünyadaki biyolojik ölüm sadece bedenin ölümüdür. Kurani Kerim de bu diriliği tasdiklemektedir: Allah yolunda öldürülenleri ölü sanma. Onlar diridir ve Rableri katında rızıklanırlar (Ali İmran, 169). Bakara suresi 25. ayette şöyle geçer: İnanıp iyi işler yapmış olanlara, kendileri için (ağaçlarının altından ırmaklar akan) cennetler olduğunu müjdele. Onlara bu cennetlerin meyvelerinden verildikçe, bu, önceden bize verilen rızktır” derler. Onlara birbirine benzeyen rızklar getirilir. Orada onlara tertemiz eşler de vardır.”

Görüldüğü gibi ahiret hayatında da eş, meyve, yiyecek, rızık gibi bu dünyada sahip olduğumuz bazı nimetler olacaktır. Bu, ahiretteki diriliğin ve yaşamın kanıtıdır. O zaman fark nedir? Bunu anlamak için fıtratımıza dönüp bakmamız gerekir.

Bu dünyada en çok ne istediğimizi düşünelim. Örneğin, mutluluk, sevdikleriyle bir ömür sürebilmek, iyi insan olabilmek vs. Bu istekler herkese göre değişebilir. Ama en güzel şeyler bile bu dünyada kısa sürecek. Bu dünyada her şeyin bir sonu var, dünyanın kendisinin bile. Dünyanın sonunu göremesek bile bizim için bir son olduğu kesindir. Etrafımızda ölen insanlar bunun kanıtıdır. Yada ölen çiçekler, solan yapraklar, yok olan canlılar, bir titremeyle toz gibi dağılan vakarlı dağlar… Her şey sona mahkum ama insanoğlu yaşamayı çok seviyor. Mutluluğu, iyiliği, güzellikleri ve bu gibi erdemleri de ebedi istiyor. Sürekli yaşamak, sürekli var olabilmek istiyor. Fıtratımızda ölümden, bir sondan korkmak hissi var. Ama realist yönden düşününce, görüyoruz ki bu dünya bizi sonsuza dek yaşatamaz. Çünkü kapasitesi ebedilik ilkesini karşılamıyor. O zaman ben bu dünyayı istememeliyim. Ebedi, mutlu bir hayat istiyorum, o zaman bunun arayışında olmalı ve bunun için çalışmalıyım. Ve yüce takdir sahibi Allah beni sadece öleyim diye yaratmadı. Ben öleceksem beni niye yarattı ki Allah? Demek ki burda bir sır, bir hikmet var ve bu sırrı Allahutaala herkese vermiyor. Sadece inananlara vermiş bu sırrı ve demiş ki, ahiret hayatı daha iyi ve daha kalıcıdır. Ve demiş ki sadece takvalılar ahirete yakin ederler. Sır diyoruz çünkü bazen Kuranı okuyanlar bile bunu anlayamıyorlar. Rabbimiz bizi muhatap görüp bunu anlama gayreti vermişse, ne de büyük lutfetmiş… Çünkü kendisi buyurmuştur: Bedbaht olan kimseler öğüt almazlar, bundan kaçınırlar (A’lâ, 11).

Allahutaala Ahirete yakin edenleri bu yüzden yüceltmiştir. Çünkü bu insanlar sadece ahiret var, demekle yetinmezler. Allame Tabatabai diyor ki, ” “Ahirete de yakin ederler (Bakara, 4).” Ahirete inanmaktan söz edilirken, iman yerine, yakin (kesin inanma) fiili kullanılıyor. Sanki takva sıfatının, ancak ahirete hiçbir zaman unutulmayacak şekilde kesin bilgiyle inanmakla gerçekleşebileceğine işaret ediliyor. Çünkü insan bazen bir şeye inandığı hâlde, onun bazı gereklerinden gaflet ederek inancına ters davranışlar içine girebilir. Ancak insan, önemli-önemsiz tüm amellerinden dolayı bir gün hesaba çekileceğini sürekli hatırında tutarsa, yoldaki engellere takılıp tökezlemez ve elbette Allah’ın haramlarını işlemeye yeltenmez. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: “Nefsin isteğine uyma; sonra seni Allah’ın yolundan saptırır. Allah’ın yolundan sapanlar, hesap gününü unuttuklarından dolayı onlara çetin azap vardır.” (Sâd, 26) Burada yüce Allah, Allah’ın yolundan sapmanın, hesap gününü unutmaktan kaynaklandığını vurguluyor. Şu hâlde hesap gününü sürekli akılda tutmak, takva gerçeğinin doğup gelişmesine yol açar.” (El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur’ân – c.1, s.98)

Ahirete yakin eden kimseler Dünya hayatında davranışlarını Ahiret için nizamlayan kimselerdir. Son`u yaşamadıkları halde Allahutaala’nın vaadinden korkarak kendilerine çeki düzen veren kimseler. Böylece Allahutaala’nın Cennet vaadine inanmış olan kimseler olmuş oluyorlar. Korku olmaksızın itaat tam olmuyor ve itaat olmadan da mükafata erişilemez. Demek ki bizler de Cennet ve Cehennem’e yakin etmeliyiz. Dünyadayken buna göre yaşamalı ve burdan azık toplamalıyız.

Bu yüzdendir ki mead inancı dinimizin temellerindendir. Mead inancı olmayana müslüman denmez. Müslüman olan kimse onun davranışlarını, hayatını nasıl şekillendirdiğini gözeten bir Kimsenin olduğuna inanır. Dünyadaki amellerimizi İzleyen, bu yaşamın sonrasında sorgu suale çekme hakkına sahip olur. Üstelik eğer ki nasıl yaşamamızın gerektiğini önceden bizlere bildirmişse. Örneğin, bir anne çocuğuna verdiği öğütler doğrultusunda onun dışarıda nasıl davrandığını izler. Ardından eve geldiklerinde iyi ve kötü sonuçları ona söyler. Sana şu şeyin ayıp olduğunu söylememiş miydim, neden bunu yaptın? der. Onu öğütler. Biz bu öğütlemeyi Kuranla yapmalıyız. Her defa kurala aykırı davrandığımızda, “Allah bana şunu şöyle yap dememiş miydi? Neden böyle yapmadım? diye sorgulayarak kendimizi düzeltelim. Bu sorgu sualleri yaparak kendimizi gerçek sorgu sual gününe hazırlayalım. Yani gerçekten bunun olacağını göz önünde bulunduralım. Çünkü “İnsanın sınır tanımayan nefsini kötülük yapmaktan, başkalarının hakkına tecavüz etmekten alıkoyan yegâne etken, mead inancıdır. İnsanoğlunu şehvet düşkünlüğünden, kötülüklerden, çirkinliklerden engelleyen şey, hesaba çekileceğini ve cezalandırılacağını bilmesidir. Gizlide ve açıkta insanın amelini ve tavrını gözeten gizli polis, ceza ve ödülün varlığına ve hiçbir amelin karşılıksız kalmayacağına inanmasıdır. Kur’ân-ı Kerim’de iman ve müminlerin durumu açıklanırken imanın iki temel (Allah’a ve kıyamet gününe inanmak) üzerine kurulu olduğu vurgulanır, daha sonra imanın gerekleri olan takva ve salih amel üzerinde durulur.” (Genç İlmihali, Ayetullah uzma Fazıl Lenkeraninin Fetva Büros u, s.56.)

Leyl suresi 13-14-15-16-17-18-19-20-21. ayetler: Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla, “Şüphesiz dünya da, ahiret de bizimdir. Sizi alevlenen bir ateşe karşı uyardım. Yalanlayıp yüz çeviren en bedbaht kimseden başkası o ateşe girmez. En çok sakınan kimse ise ondan uzak tutulur. Ki o arınmak için malını (Allah yolunda) verir. (Hem de) kimsenin onun (Allah yolunda malını verenin) yanında, karşılığı verilmesi gereken bir nimeti yokken. Sadece Rabbinin hoşnutluğunu kazanmak için (malını verir). Şüphesiz o yakında (infakının mükafatını alırken) hoşnut olacaktır.”

İnananlar için bir hoşnutluk söz konusuysa inanmayanlar için de bunun tam aksi olacaktır. Bu dünyada Ahiret azabının olmadığını söyleyenlerin durumları Cennetlikler ve Cehennemlikler arasındaki diyalogda bizlere sunulmuştur:

Araf suresi 40. ayet: Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla, “Kuşkusuz, ayetlerimizi yalanlayıp onlara karşı büyüklük taslayanlara göğün kapıları açılmaz ve deve iğnenin deliğinden geçmedikce cennete de giremezler. İşte biz suçluları böyle cezalandırırız. (41) Onlar için cehennemden bir döşek üzerlerinde de (ateşten) örtüler vardır. İşte biz zulmedenleri böyle cezalandırırız. (42) İman eden ve iyi işler yapanlar, – ki biz kişiyi ancak gücü dahilinde yükümlü kılarız – işte onlar, cennetliktirler ve onlar orada ebedi kalacaklardır. (43) Kalplerinde olan her türlü kini çıkarırız. (Saraylarının) altlarından nehirler akar ve, “Bizi buna hidayet eden Allah’a hamdolsun. Allah bizi hidayet etmeseydi, asla hidayete erişemezdik. Şüphesiz, Rabbimizin elçileri hakkı getirdiler”, derler. Onlara şöyle seslenilir: “Yapmakta olduğunuz ameller karşılığında işte bu cenneti miras aldınız”. (44) Cennetlikler cehennemliklere, “Biz Rabbimizin vaadini hak bulduk, acaba siz de Rabbinizin vaadini hak buldunuz mu?” diye seslenirler. Onlar, “evet”, derler. Sonra bir ilan eden der: “Allah’ın laneti zalimlere olsun!” (45) “Onlar ki (insanları) Allah’ın yolundan alıkoyar ve o yolu eğri yapmak isterler ve onlar ahireti de inkar ederler.” (46) O iki topluluk (cennetlikler ve cehennemlikler) arasında bir perde vardır. Ve Araf’ta (yükseklerde), herkesi simasından tanıyan adamlar vardır. (Bunlar), arzu ettikleri halde henüz cennete girmemiş olan cennetliklere, “Selam olsun size!” diye seslenirler. (47) Gözleri cehennem halkına doğru çevrilince de, “Rabbimiz! Bizi zalimlerle beraber kılma!” derler. (48) A’raf’ta bulunanlar, simalarıyla tanıdıkları bazı kimselere seslenerek şöyle derler: Topluluğunuz ve böbürlenmeniz size hiçbir yarar sağlamadı.” (49) “Allah’ın kendi rahmetine kavuşturmayacağına dair yemin ettiğiniz, bunlar (cennetlikler) mıydı?” (Cennetliklere de şöyle derler: ) “Cennete girin; size bir korku yok ve siz üzülmeyeceksiniz de.” (50) Cehennemlikler cennetliklere, O sudan veya Allah’ın size verdiği rızktan (biraz da) bize akıtın diye seslenirler. (Cennetlikler,) “Allah bunları (kafirlere) haram kılmıştır”, derler. (51) “Onlar ki dinlerini eğlence ve oyun yaptılar ve dünya hayatı kendilerini aldattı”. İşte onlar bugünle karşılaşacaklarını unuttukları ve ayetlerimizi inkar ettikleri gibi, biz de bugün onları unuturuz.” Bu ayetleri okuyan birisi, bu korkunç yere asla gitmemesi gerektiğini düşünmelidir. Yani bu yolu tercih etmesine neden olan amellerden uzak durmalıdır. Çünkü imam Ali (a) şöyle buyurur: Orada olanlar çıkmazlar, esaretinde olandan fidye kabul edilmez, zincirleri parçalanıp ayrılmaz, sonu için bir müddet tayin edilmemiştir ve içindekilerin çıkması için dolacak zaman da yoktur (Gurerul Hikem, 10892. h.) Anlaşılan boş bir korkuyla tehdit etmiyor Allahutaala. Korkulu ateşin varlığıyla uyarıyor ve buraya girmek istemeyenlere de ne yapması gerektiğini söylüyor. Örneğin, Leyl suresinde bu korkunç ateşe girmeyecek olanların Rabbinin hoşnutluğunu gözeten kimseler olduğu belirtilmiştir. Hz. Ali (a) bu konuda şöyle buyurur: Ateşten ancak (ateşi hazırlayan) ameli terk eden kurtulur. (Gurerul hikem 7404.h.) Ateşten korkan haramlardan kaçınır (Gurerul hikem, 8592.h.)

A’lâ suresinin daha ilk ayetinden dünya hayatının geçiciliği ve ebedi olmadığı, doğru hayatın, olması gereken yaşamın Kuran’la olduğu ve öğüt alan kimselerin kurtulacağı, almayanlarınsa ebedi azaba duçar olacağı belirtilmiştir. Bundan başka yine A’lâ suresinde, ‘Onlar ne ölürler, ne de yaşarlar’ denmiştir. Çünkü işkence gören kimse o işkencenin ağırlığından ölür. Fakat cehennem azabındaki işkence ve acılar ebedidir. Şiddeti normal hayatta insanı öldürür ve yok eder ama ahirette ebedi hayat söz konusudur. Ebedi acı çeker insan, ölüm haddine gelir ama ölmez. Yenilenir vücudu sürekli azap görür. İmam Ali (a) Cehennemin vasfında buyurmuştur: Dibi coşkun, etrafı karanlık, kazanları kaynardır, işleri ise korkutucudur. (Gurerul Hikem 6420.h.).

Dolayısıyla ahirete ve cehennemin olacağına inanmayanlar, ciddi bir risk almış oluyorlar. Çünkü Tekasur suresi 5,6,7. ayetlerde şöyle buyrulur: “Hayır, (sizin sandığınız gibi değil) eğer kesin bilgiye sahip olsaydınız kesinlikle cehennemi (bu dünyada basiret gözüyle) görürdünüz, sonra onu (kıyamette) yakin gözüyle göreceksiniz.” Kuran ve hadisleri okuduğumuz zaman insan düşünür ve o ateşi hayal etmeye çalışır. Bir yangına şahit olmuş kimseler belki bu konuda daha çok hidayete ermişlerdir. Çünkü günah anında o yangını hatırlamak o günahtan çekinmek için ciddi bir öğüttür. Mesela, günahla karşılaşırken Hz. Ali (a)’ın, kardeşi Akil’e verdiği pratik öğüt bizlere de büyük bir derstir.

Akil bin Ebu Talip: “..Ben şiddetli bir mali sıkıntıya duçar oldum. Durumum çok kötü oldu. Kardeşim Ali’nin huzuruna giderek ondan yardım diledim. Ama O önem vermedi. Eve dönüp çocuklarımı toplayarak, açlık ve yoksulluk eseri yüzlerinden okunduğu bir halde onları O’nun yanına götürdüm. Buyurdu ki: “Akşam yanıma gel de sana bir şey vereyim.” Akşam olunca çocuklardan birisi elimden tutarak beni kardeşim Ali’nin yanına götürdü. Ali beni götüren çocuğun bir kenara gitmesini emretti. Sonra şöyle buyurdu: “Yakına gel de bir şey vereyim!” Ben çok sıkıntılı ve ihtiraslı olduğumdan dolayı bana bir kese para vereceğini zannettim. Fakat elimi uzatıp onu almak istediğimde, elim, ateş saçan bir demire dokundu. Hemen onu atıp ve kasabın eli altında böğüren bir boğa gibi ses çıkardım. Ali benim bu durumumu görünce şöyle dedi: “Akil! Annen mateminde ağlasın! Sen dünya ateşinde kızartılan bir demirin hararetinden böyle bağırıyorsun. Eğer kıyamet günü benimle sen, ateşten olan zincirlerle bağlanmış olursak o zaman ne yaparız?” Sonra şu ayeti okudular: “Boyunlarında demir halkalar ve zincirler olduğu halde, sıcak suya sürüklenecekler, sonra da ateşte yakılacaklardır.” (Mümin 71-72). Daha sonra şöyle buyurdu: “Akil! Allah’ın, Beyt’ul-Mal’dan senin için belirlediği haktan fazla, benim yanımda kızartılmış demir dışında bir şey yoktur. O halde evine dön.” (Biharul Envar, c.42, s.118) [2]

İşte Bakara suresinde medhedilen yakinlik derecesi budur. Tüm imkanlarına rağmen Cehennem ateşini yanıbaşında hissedebilmek. Bu öğütle, daha bu dünyanın ateşine dayanamayan kulun Cehennem azabına nasıl dayanabileceğini sorgulatır bize.

Duş alırken su çok sıcak akınca dayanamayıp hemen soğuğu açarız. Çok soğuk olursa hemen ısıtırız. Bu derinin acıya tahammülü yokken beden uzuvları nasıl ebedi işkenceye dayanabilir? Ormanlar yandığı zaman o güzelliklerin nasıl hemen çöpe döndüğünü, azamet alameti çınarların nasıl büküldüğünü görmez miyiz? O ateşe kimse dayanamaz. En esası da Kuran’da buyrulur ki, Orada Allah’ın rahmeti olmaz. Düşününce insan, azabı bu dünyada göze alır ama Allah’ın rahmeti olmadan bu dünyada yaşayabilir miyiz? Bir an rahmetini çekerse, insanlık çöker. Galaksi çöker. Ama bunlar olmasa bile, düşünelim; hayatımızda bize en çok güç veren şey, Rabbimizin bizi sevdiğine olan inanç değil midir? Düşünsenize bu sevginin olmadığını ve ebediyen olmayacağını… İmam Hüseyin (a) dedi ki, “(Bütün) bu başıma gelen bela ve musibetlerin (tahammülünü) bana kolaylaştıran, Allah’ın bunları görmesi ve bunlara şahit olmasıdır.” (Nefes’ul-Mehmum, s.349.) Biz karşılaştığımız zorluklarda bu sözleri düşünüp rahatlarken Cehennem’de bize bakmayacağını söyleyen Allah’ın sevmediği yöne niye gidelim? Ali İmran suresi, 77. ayette şöyle der Allahutaala: Şüphesiz Allah ile olan sözleşmelerini ve yeminlerini az bir bedele karşılık satanlara ahirette bir pay yoktur. Kıyamet günü Allah onları konuşturmaz, onlara bakmaz ve onları kötülüklerden temizlemez ve onlar için acı bir azap vardır.

En korkuncu gerçekten Allah’ın rahmetinin olmayışı olacaktır. En büyük azap da budur. Bazen imtihan olunurken yardım geciktiğinde “Rabbim bana bakmıyor musun?” diye düşünür insan. Sonra hadisleri hatırlar; mesela, Allah sevdiği kulları imtihan eder diye teselli bulur. Ya da belki bununla herhangi bir günahının temizlendiğini düşünür, bu güçle imtihanlara sine germeye çalışır. Cehennem’de bu rahmetin yoksunluğuna nasıl dayanırız? Bir geçicilik unsuru yok orada. Ebedilik var. Süreklilik var. Orada artık geç olmayacak mı? Umutsuzluğun meskenidir orası…

Kumeyl duasında İmam Ali (a) der ki, Allah’ım! Belam büyümüş, halimin kötülüğü haddi aşmış; amellerim beni aciz bırakmış, (tutku) zincirlerim beni çökertmiş, yerlere sermiş; uzun arzularım beni menfaatimden alıkoyup hapsetmiş, ve dünya beni boş şeylerle aldatmış ve nefs-i emmarem, kendi cinayeti ve müsamahakârlığımla beni kandırmış.

..Dünyanın azıcık bela ve cezası ve ondaki zorluklar karşısında benim tahammülsüzlüğümü Sen biliyorsun. Halbuki dünyadaki bela ve zorlukların devamı az, tahammülü kolay ve süresi kısadır; o hâlde nasıl tahammül edeyim ahiretteki belaya; orada meydana gelecek büyük zorluk ve acılara? Halbuki o belanın müddeti uzun, kalışı süreklidir ve ehline bir hafifletme de olmaz. Çünkü bu azap, Senin gazap, intikam ve hoşnutsuzluğundan kaynaklanır. Bu ise göklerin ve yerin dayanamayacağı bir şey. Ey seyyidim! O zaman Senin güçsüz, zelil, hakir, muhtaç ve biçare bir kulun olan ben nasıl dayanabilirim? Ey mabudum, Rabbim, seyyidim ve ey mevlam! Hangi şeyden dolayı Sana şikâyette bulunayım ve hangisi için ağlayıp sızlanayım ben? Azabın elem ve şiddetine mi? Yoksa belanın devamı ve süresinin uzunluğuna mı? Eğer bana ceza çektirmek için düşmanlarının yanında yer verirsen ve bela ehliyle beni bir araya toplarsan, beni dostların ve velilerinden ayırırsan, ey mabudum, ey seyyidim, mevlam ve Rabbim! Farzen, azabına tahammül etsem bile, Senin ayrılığına nasıl dayanabilirim? Diyelim ki ateşinin hararetine dayandım; ama keremine nazar etmekten mahrum olmama nasıl sabredeyim? Yahut affını ümit ettiğim hâlde ateşe nasıl gireyim. İzzetin hakkına ey seyyidim ve mevlam, sadakatle yemin ediyorum ki: Eğer konuşmama izin verirsen, cehennem ehli arasındaki ümitliler gibi sürekli dergâhına yönelip inlerim. Medet dileyenler gibi feryat edip yardım dilerim Senden ve bir şeyini kaybedenler gibi ağlayıp sızlarım Sana ve Seni çağırıp “Neredesin ey müminlerin velisi!” der dururum; ey âriflerin en yüce arzusu! Ey medet dileyenlerin imdadına yetişen! Ey sadık kalplerin dostu! Ve ey âlemlerin ilâhı (neredesin)? Ey mabudum! Münezzehsin Sen. Ve ben Sana hamt ediyorum.

..Ama Sen, isimleri mukaddes olansın! Cehennemi, insanların ve cinlerin kafirleriyle doldurmaya ve düşmanları orada ebedi olarak tutmaya yemin etmişsin.”

Tüm bunlar gafletten çıkmamız ve ebedi hayatta kazananlardan olmamız için değerli bir miras olarak kalmıştır. Bu kelimeler eşsiz bir hazinedir. Okudukça ne yapmamız gerektiğini anlıyoruz, şaşkınlıklarımızı azaltıyor ve yönümüzü doğru yola çekmeye çalışıyoruz. Hamdolsun ki hadislerde Masumlar (a) çok ince detaylara kadar ipucu vermiş ve yardımcı olmuşlardır. Örneğin, İmam Sadık (a.s) Arefe Günü Duası’nda şöyle buyurmuştur: “Allahım! Ahiretin hayrını engelleyen dünyadan, en hayırlı ölüme engel olan hayattan ve en hayırlı amele engel olan arzulardan sana sığınırım.” (Mizanul Hikme 1.c., 115. b., 690.h.)

Ahiretin hayrını engelleyen dünya… İşte tam da budur biz insanları amacından ayıran. Lezzeti geçici, sürekliliği olmayan süslü dünya alemi. Aslında dünyanın kendisinde değil problem. Güneşin çıkması ve bir süre sonra batması, ayın geceki parlaklığı ve gecenin son demlerindeki aciziyeti, aniden her yeri ıslatan yağmur ve birden kesilmesi, kocaman ağaçların zamanla çürüyüp teslim olmaları ve boyun eğmeleri… Dimdik duran dağlar ve bir yer oynamasıyla bozulan düzen…

Ya da daha iyi anlamak için güzel bir masa hayal edelim. Süslü yiyecekler, güzel tabaklar, bardaklar, çiçekler, pastalar, yemekler ve rengarenk meyveler… Bir kuş sütü eksik dedikleri… Böyle bir sofra ne kadar dikkat çekici ve insanı dönüp dönüp bakmaya zorlayan şeylerden birisidir. Ama sonra bu sofrada insanlar oturup yemek yedi ve o güzelliğin tadına vardılar. O güzelliklerin hepsi mideye gitti ve gözden kayboldu, ağızdaki tadı o yiyecek boğazdan aşağıya gidene kadardı, sonra lezzetini de hissetmediler. Ardından yenebilir olanlar yendi, kemik veya çekirdek gibi şeyler sofraya bırakıldı, yiyeceklerin tabakta bıraktığı lekeler, şekli bozulmuş pasta, buruşmuş peçeteler… Sofrayı toparlamaya gelince insanın sofradan kaçası gelir. Birer harabeye dönüşmüş o güzellikler. Ortada hep pislikler kalmış. Eğer çok kalırsa üzerine sinekler konacak. Daha 10 dakika önce nasıl da düzenli ve güzel gözüküyordu. Birkaç dakika içinde yok oldu ve bozuldu. İğrençleşti. Kimse gidip o sofradan bir şey alıp yemek istemez. İşte bizim de ömrümüz bu 10 dakika gibidir. O sofranın ilk hali ve son hali bizim doğmamızla ölmemiz değildir. Doğmamızı, sofraya koyacağımız ilk şeyi hazırlamaya başlamak olarak kabul edersek o sofranın tam hali bizim de yaşamımızın en önemli kısmıdır. Bir yıl, bir gün diye bir zamana sıkıştıramayız. Ama öldükten sonra bir zamanlar var oluşumuzun resmi işte o sofranın süslü halidir. Dünyadan göçenler de bir zamanlar varlardı ama şimdi yoklar. Bazı nimetlerde bu geçicilik kendini çok belli eder. Bazı şeylerde bu geçicilik bizim dünyamıza göre uzun sürer. Ama yine de bitmeye, tükenmeye, sonlanmaya mahkumdur. Ama Kurani Kerim’deki sofralar, içecekler, yiyecekler bile ebedi. Dilediğimiz an istediğimize ulaşabilme imkanı olacak. İnsan fıtratına uygun olacak her şey. İnsan dünyada kısıtlı, sınırlı. Zamana, mekana, maddiyata bağlı. Ama sadece dünyada böyle. Bu yüzden ölüyüz bu dünyada ve dirileceğiz tekrardan ebedi hayata. Bu ortalama 60-70 yıllık süre sadece birer imtihanmış meğerse. Hiçbir zaman ölmeyeceğimiz bir mekana gitmeden evvel nasıl bir hayat dilediğimizi kendimiz belirliyoruz öyleyse…

Ahkaf suresi, 20. ayet: O gün, dünyada iken küfre batmış olanlar ateşe sunulacak ve kendilerine şöyle denecek: “Siz bütün zevklerinizi dünya hayatınızda hoyratça harcayıp tükettiniz ve bunlarla safâ sürdünüz. Âhirete eli boş geldiniz. Bu gün ise, hiç hakkınız olmadığı halde yeryüzünde büyüklük taslamanız ve doğru yoldan çıkmanız sebebiyle alçaltıcı bir azapla cezalandırılacaksınız!”

Zuhruf suresi, 32. ayet: Fakat Rabbinin iman, hidâyet ve peygamberlik rahmeti, onların biriktirmekte oldukları dünyalık şeylerden çok daha hayırlıdır.

Teğabün suresi, 15.ayet: Mallarınız ve çocuklarınız birer imtihan vesilesidir. Allah’ın sevgi ve itaatini mal ve evlat sevgisine tercih edenleri Allah katında büyük bir mükâfat beklemektedir.

Şura suresi, 20.ayet: Kim âhiret kazancını isterse onun kazancını artırırız. Kim de âhireti bırakıp sadece dünya kazancını isterse ona da ondan bir parça veririz; fakat onun âhirette bir nasîbi olmaz.

İmam Ali (a) buyurmuştur ki, Dünyada olan değişiklikler görüldüğü halde ona bel bağlamak cahilliktir. (Gurerul hikem 1979. h.) Ve yine İmam Ali (a) der ki: Sizi terk eden dünyayı her ne kadar terk etmek istemeseniz ve yenilemeyi arzulasanız da bedenlerinizi yıpratan bu dünyayı yine terk edin. (Gurerul Hikem, 2577. h.) Bir inci daha İmam Ali’den (a): Halkın en mesudu kalıcı lezzetlerin karşılığında fani lezzetleri terk edendir. (Gurerul Hikem, 3218.h.)

Bu metod bizlere kendi yaşantımızdaki terbiyeyi hatırlatmaktadır. Tıpkı bir annenin öğüdü gibi – mesela, çok çikolata yeme diyen anne, evladının kötülüğünü isteyen bir anne midir? Çikolata öldürücü değildir fakat annesi, çocuğunun onu düzenli bir şekilde tüketmesini ister. Çünkü fazlası zarara yol açacaktır. Çocuk düşünür; çikolata yasak ama çok da lezzetli. Peki bana neden çikolata yasak? Bunu anlamayan çocuk ağlar ve ısrarla o lezzete ulaşmayı diler. Ama fazla tüketince oluşturduğu etkileri bilse; diş çürümesi, kilo alma, alerji vs. gibi – o zaman sağlıklı olmak isteği daha ağır basacak ve geçici lezzetten feragat edecektir. En azından doktora gitme korkusuyla yüzleşmemek için bu isteğinden vazgeçecektir. Çikolatanın zararlarından geri dönüş var, ama Allah’ı dinlemeyip ahirette kötü sonuçla karşılaşmanın bir geri dönüşü yok ne yazık ki… En azından biz de ya daha iyi bir yerde yaşama hayali ya da karşılaşmak istemediğimiz o korku vasıtasıyla hayatımızı Allah rızasına göre kurmalıyız. Çünkü Ahiret hayatının varlığı meselesini tartışmak zaman kaybından başka bir şey doğurmayacaktır. Hidayete erenlerin amel etmesi içinse sırf Allahutaala’nin emretmesi yeterlidir. Onlar ahirette kazanacakları herhangi bir kazanç amacından ziyade bu dünyada sadece Rablerinin emirlerini yerine getirmenin mutluluğu içerisindedirler.

Ahiret hayatı var olmasaydı bile, bu, dünyanın mertebece çok daha aşağı olduğu gerçeği değişmezdi. Çok gariptir ki dünya kelimesi Arapçadan tercümede,  “aşağıda veya beri tarafta olan şey, yeryüzü” anlamına gelmektedir. Arapça sözcük danī “aşağı, beride” sözcüğünün tafdil dişil (müennes, feminine) halidir. Aynı köklü olan danāˀat – “alçaklık, aşağı olma” sözcüğünden alıntıdır. [3]

Hz. Adem (a) ile Havva (a)’ın hataları yüzünden Yeryüzüne inmeleriyle başlayan bu dünyevi hayat süreci “dünya” kelmesinin aşağı anlamını tasdiklemektedir. Bakara suresi 36. ayette “İnin yeryüzüne” diye emrediyor Allahutaala. Allah’ın emrini çiğnemek, Onları (a) Allah katında makam açısından aşağıya indirdi. Sonuç olarak artık Cennette barınma hakkına sahip olamadılar. Oldukları yerden daha aşağı bir konuma indirildiler ve bu düşük seviye yaptıkları kötü işten dolayı gerçekleştirildi.Yani insan, bu aşağı tarafa hatayla geçiş yaptı ve şeytan (lan) gibi bir aktör de bu hayatın bir unsuru oldu. Nitekim tüm ilahi dinlerde, genel olarak din kavramında hayır ve şer yarışından bahsedilmektedir. Hayır ve şerin yarış yeri dünyadır. Şeytana vermiş olduğu geniş imkanların karşılığında Allah, akledenler için güzel yöntemler belirlemiştir. Mesela, Kurani Kerim’in ilk ayetinin “oku” olması yöntemlerin yazılı bir kaynakta olduğunu gösterir. Rabbinin adıyla oku ki anla, iyiyle kötüyü ayırt et, diye öğüt veren bir kitaptır Kurani Kerim. Nitekim bu kitapta öğüt verildiği defalarca vurgulanmıştır. Örneğin, Enam 70. ayette şöyle buyurur: “Dinlerini oyun ve eğlence yapan ve dünya hayatı kendilerini aldatmış olan kimseleri bırak. Yaptığı işler yüzünden hiçbir nefsin helak olmaması için onunla (Kuranla) hatırlatmada bulun. Ona Allah’tan başka ne bir dost ve ne de bir aracı bulunur; (kurtuluşu için) her türlü karşılığı ödese de yine kabul edilmez. İşte onlar, kendi kazançları (yaptıkları işler) yüzünden helake uğramışlardır. Küfre sapmaları yüzünden onlara kaynar sudan bir içecek ve acı bir azap vardır.”

Ayetin sonlarında dünyaya aldanmış kimselerin akıbetinden bahsedilmektedir. Bu tür aldanma, çok geniş bir kavramdır. Dünya geçimi için her şeyi mubah görmek, haramı gözetmemek, günahtan korkmamak insanı dünyaya aldanmış yapar. Helal çerçeveye ulaşmak zorlaştığı zaman dini unutmak da dahil olabilir buraya. İmam Hüseyin (a.s) buyurmuştur ki, “İnsanlar dünya kuludur; din ise dillerine dolaşıp durur. Dinin sayesinde geçimleri iyi olduğu müddetçe, onun etrafında bulunurlar; ama zorluklarla imtihan edildiklerinde ise gerçek dindarlar azalır.” (Tarih-i Taberi, c.7, s.300.) Araf 175-176: Onlara ayetlerimizi verdiğimiz kişinin haberini oku. O ayetlerimizden sıyrılıp çıktı, böyle olunca da Şeytan peşine takıldı ve sonuçta azgınlardan oldu. Dileseydik onu bu ayetlerle yüceltirdik ama o yere saplandı ve heva ve hevesine uydu. Onun durumu üstüne varsan da dilini sarkıtıp soluyan, kendi başına bıraksan da dilini sarkıtıp soluyan köpeğin durumuna benzer. İşte bu, ayetlerimizi yalanlayan kavmin durumudur. Bu kıssayı anlat, belki düşünürler.” Bu ayet Belam Baura diye bir abid hakkında inmiştir.  “Belam öyle bir makama gelmişti ki ettiği dualar kabul oluyordu. Kendinden öyle emin olmuştu ki Musa (a)’a beddua edebilecek duruma geldiğini sanıyordu (Firavun’un makam mevki teklifine aldanıp Musa (a)’a beddua etmeyi meşru gördü). Bineğine oturup dua için daha yüksek bir mekana giderken eşeği ona uymayıp “Ey Belam, Allah peygamberine kötülük yapmak için mi gidiyorsun? Ben buna razı olup, senin günahına ortak olmam” dedi. Şeytan onu öyle bir aldatmıştı ki bir eşek bile Allah’a Belam’dan daha yakın olmuş ve ona akıl vermişti.” [4] Sonuç olarak Belam’ın tüm ibadetleri zayi olmuş ve Kuran’da adının kötü zikredilmesine neden olmuştur.

Günümüzde de bu gibi örnekler fazlasıyla çoktur. Belki de dünya hayatında bu gibi sınavların olmadığı bir an bile yoktur. Bu yüzden sürekli tetikte olmalıyız. Bunu önleyebilmek için hangi yollar var diye araştıralım.

  1. Dünyanın geçici olduğunun farkında olmak. Fakirliğin, zenginliğin, korku ve mutlulukların, dert ve belaların, öfkeye neden olan unsurların hepsi geçicidir. Dünyada gelişen bu geçici zorluk/güzellikler bizi harama sürüklemese keşke.
  2. Allahutaala’ya güven, hüsnü zanda olmak da yardımcı olacaktır bu konuda sabretmeye. Emin olmak yani: “Ben Allah’ın emrini yapmalıyım, O da bana yardım edecektir. Ya bu zorluğu ortaya çıkarmadaki amaç benim iman derecemi ölçmekse? Allah’ın kudretine ve ayetlerine yakin derecemi ortaya koymaksa? Bu yüzden ancak ve ancak Allah’ın dediğini yapmam gerekir.” O an zorluklar da kolaylaşacaktır.
  3. Her ne olursa olsun Allah’ın emrini yapabilmek ve acele etmemek. Acele işe şeytan karışır derler. İnsan acele ettiği zaman Allah’ın emri neydi, yasağı neydi hiç düşünemez bile. Ansızın gaflet içinde hareketini sürdürür ve birden günah durumunda olduğunu fark eder. İmam Ali (a)’ın dediği gibi, “Acele (merkebine) bineni, hataları yüz üstü yere vurur” (Gurerul Hikem, 8387.h.).

Görüldüğü gibi bu meselelerde göstermeli olduğumuz ciddiyet sürekli Allahutaala tarafından Masumlar (a) aracılığıyla vurgulanmıştır. Her ne olursa olsun bizden, yaratılışımızdan aşağı olana bakmamamızı söylemekteler. Çünkü değerimize layık görmemekteler. Bunun yanı sıra, dünyaya aldanmamamız için bize yardım etmektedirler.

4. Nefis muhasebesi. “Kasas, 83: İşte ahiret yurdu! Biz onu yeryüzünde böbürlenmeyi ve bozgunculuğu istemeyen kimselere veririz. (En güzel) akıbet, takva sahiplerinindir. İmam Ali (a.s) bu ayet hakkında şöyle buyurmuştur: “Eğer insan sırf kendi ayakkabı bağı arkadaşının ayakkabı bağından daha güzel olduğu için bile olsa kendini beğenirse, bu ayetin kapsamına girer.” (Mizanul Hikmet, 1.c. 33. bölüm h. 143). İmam Sadık (a.s), Hz. Yahya (a.s) ve İblis arasında geçen konuşma hakkında şöyle buyurmuştur: “Yahya İblis’e şöyle dedi: “Şu kulplar nedir?” İblis şöyle dedi: “Bunlar insanoğlunun kapıldığı şehvet ve arzulardır.” Hz. Yahya, “Onlardan benim için de bir şey var mıdır?” diye sorunca İblis şöyle dedi: “Sen tıka basa doyunca seni namazdan ve Allah’ı zikretmekten alıkoyarız.”Bunun üzerine şöyle dedi: “Allah’a andolsun ki ben de asla midemi yemekle doldurmayacağım.” İblis şöyle dedi: “Allah’a andolsun ben de hiç bir Müslümanın hayrını istemeyeceğim.” Daha sonra Ebu Abdillah (İmam Sadık) (a.s) şöyle buyurdu: “Allah’a andolsun ki Cafer (ben) ve ailesi de asla karınlarını yiyecekle doldurmayacaktır. Allah’a andolsun ki Cafer ve ailesi asla dünya için çalışmayacaktır.” (Mizanul Hikme 1.c. 99. b., 601. h.) İmam Zeyn’ul Abidin (a.s) şöyle buyurmuştur: “Allah’ı düşünen, Allah’tan korkan ve Allah için çalışan kimse kendisini açlığa alıştırmalıdır. Öyle ki artık içinde doymaya karşı bir iştiyak duymasın. Atları da yarış ve ödül almak için bu şekilde yetiştirir, zayıf tutarlar.” (Mizanul Hikme, 1.c., 103. b., 622.h.) Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “İçi yemekten boş olan, aç kalan ve sabreden kimseye ne mutlu. Bunlar kıyamet gününde doyacak olanlardır.” (Mizanul Hikme, 1.c., 103. b., 623.h.) İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Nefsi esir almada ve adetleri yok etmede ne güzel yardımcıdır açlık!.” (Mizanul Hikme, 1.c., 104. b., 631.h.) Nefis tezkiyesinde midenin doluluğu önemli engel teşkil eder. Çok yemek susatır, çok su ve sıvı tüketmek uyku getirir demişti bir din alimi. Haram yiyecekler bir insanın dünya ve ahiretini çöktürmede ne kadar etkiliyse, helallerle karnı tıka basa doyurmak da birçok hayırdan insanı mahrum bırakmaktadır. Bu yüzden oruç çok etkilidir. Oruçla insan nefsini dizginler, her istediğini elde etmemesi gerektiğine alıştırır onu.

5. Dua ve vilayet inancı: Allahutaala bize namazlarda Fatiha suresini okumamızı emretmiştir. Böylece, her namazımızda “bizi doğru yola ilet” ayetini tekrarlamış oluyoruz. Kendimize sürekli bu dünyada niye olduğumuzu, niye yaşadığımızı hatırlatmamız içindir bu mesaj. Çünkü Ahirette ulaşılabilecek tüm mertebeler bu dünyada elde edilmektedir. Hiç kimse bu dünyada melek gibi yaşamıyor ya da kendimizi sadece ibadete kapatmamız da emredilmedi. Sosyalliği, Allahın emirlerini yerine getirerek korumamız gerekir. Ve “bizi” doğru yola ilet diye dua etmemiz buyrulmuştur. Bu yol bir başına gidilecek yol değil demek ki. Bir yumruk olup ilerlememizi dilemektedir Allahutaala. Nitekim el-Meanî adlı eserde [s.33, h: 4] bu yolu İmam Ali (a) şöyle tasvir etmektedir: “Sırat-ı müstakîm dünyada aşırılığa kaçmayan, kusur ve ihmalkârlıktan uzak olup dümdüz devam eden, ahirette ise müminleri cennete götüren yoldur.” (El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur’ân, s.85.) el-Meanî’de [s.32, h: 1] İmam Sadık’ın (a.s) şöyle dediği rivayet edilir: “Bu (sırat-ı müstakîm), Allah’ı bilmeye giden yoldur. Bu yolun iki yönü vardır; biri dünyada, biri de ahirette. Dünyadaki yol, itaat edilmesi zorunlu olan imamdır. İmamı tanıyan ve onun rehberliğinde yol alan bir kimse ahiretteki yoldan, yani cehennem üzerinde kurulan köprüden geçer. Onu dünya hayatında tanımayan kimsenin de, ahirette ayağı kayar ve cehenneme yuvarlanır.” (El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur’ân – c.1, s.88)

Görüldüğü gibi dünya ve ahireti birleştiren bir köprü vardır. Bizler bu köprüyü hangi istikamete doğru kullanacağımızı kendimiz belirlemekteyiz. İtaati zorunlu olan İmama uymakla dünya ve ahiret hayatında kurtuluşa erebiliriz. Onu tanımak ve onun emirleri doğrultusunda hareket etmekle bu iş gerçekleşebilir. Aksi takdirde kurtuluş ve doğru yol diye bir şey olamaz. Çünkü Masumlar (a) bize hayatın her alanında yardım etmektedirler. Dünyada nasıl olmamız gerektiğini belirtmektedirler:

İmam Rıza (a): Bir mümin, şu üç haslete sahip olmadıkça gerçek mümin olamaz: Rabbinden bir Sünnet, Peygamber’inden bir Sünnet ve Veli’sinden bir Sünnet. Rabbinin Sünnet’i, işini gizlemesidir. Peygamber’inin Sünnet’i, insanlarla iyi geçinmesidir. Veli’sinin Sünnet’i, darlıkta ve genişlikte sabretmesidir. (Velayet Önderleri kitabı, 10.c., s.122-123.)

İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Sakın ahireti amelsiz ümit eden ve uzun emellerle tövbeyi erteleyen kimseler gibi olma. (Zira böyle bir şahıs) nefsani isteklerle karşılaşınca günahı öne alır, tövbeyi erteler.” (Mizanul Hikme, 2. c., 464. b., 2177.h).

İmam Bakır (a): Bir kimseye güzel ahlâk ve yumuşak huyluluk verilmişse, bütün hayırlar ve rahatlık verilmiş demektir ve onun hâli dünyada da, ahirette de güzel olur. Bir kimse de güzel ahlâk ve yumuşak huyluluktan mahrum kalmışsa, bu onun için bütün kötülüklere ve belâlara giden bir yol demektir. Sadece yüce Allah’ın korumasıyla kurtulanlar bundan müstesnadır. (Hidayet Önderleri kitabı, 7.c., s. 191.)

İmam Musa Kazım (a) şöyle buyuruyor: Kıyamet günü bizimle birlikte olmak istiyorsanız din kardeşinize yardım edin. (Biharul Envar, c.72, s.379.)

İtaat ettiğimiz imamın kimliği, bizim dünya ve ahiretteki makamımızı gösterir. Bir kimse dünya işlerine aldanan kimseyi İmam edinirse şüphesiz kendisi de o yolda olur. Ama 3 kere dünyaya talak vermiş kimseleri (a) imam edinen ve amelleri açısından da O zatlara (a) uygun olan kimse gerçekten kurtuluşa yakındır. Çünkü amellerimizi götürüyoruz kendimizle beraber, başkaca maddi nimetleri değil. Bedenimizi bile götüremiyoruz. Bir şiirde ârif kimse diyordu ki: Ey Zahit! Cehennemde ateş olmaz! O dünyada yananlar, ateşi burdan taşıyanlar…

6. Tefekkür: Dünya ve Ahiret hayatları arasında seçim yapabilmek sadece bir kere verilen karara bağlı değildir. Her an bu kararın gözetilmesi lazım. Bazense bir tefekkür insana tüm ömrü için kılavuzluk edebilmektedir. Her anını gözetmede yardımcı olabilmektedir. Örneğin, ârif bir kimse fıkıhtan 3 mesele öğrendiğini söyler: Bunlardan ilki talak konusu, ikincisi nikah konusu, üçüncüsü ise alışveriş hükümleriyle alakalıdır. Nikah yani evlilik, fıkhın bir bölümüdür. Alim diyor ki, ben nikah hükümlerinden öğrendim ki, şeriatımız iki kız kardeşle evliliği caiz görmemektedir. Dünya ve ahiret de kardeş hükmünde olduğu için anladım ki bunların ikisiyle aynı anda birliktelik olmaz. Ben dünyadan vazgeçtim ve ahiret kızını seçtim. Anladım ki bu iki kardeşten üstün olanı ahirettir ve ben dünya ile evlenmedim. Talak, boşanmaya ait fıkhın bir bölümüdür. Ârif diyor ki, ben talaktan öğrendim ki Resulullah (saa)’nin talak verdiği şahısla hiçkimse aile kuramaz. Bu da bir şeriat meselesidir. Ârif diyor ki, ben anladım ki dünya Allah Elçisinin (saa) ve Onun pak Ehli Beyti’nin (a) pak İmamlarımızın talak verdikleridir. Hatta rivayetlere esasen Masumlar (a) üç kez talak vermişler dünyaya. Yani 3 defa talak okuduktan sonra fıkha göre kadın erkeğe haram olur ve 4. kez bu evlilik gerçekleşemez. Masumların (a) dünyaya 3 kez talak vermiş olması, bu taraflar arasında bir bağlılığın asla ve asla oluşamayacağı anlamına gelmektedir. Ârif diyor ki, ben dünyanın Peygamber (saa) ve Ehli Beyti’nin (a) talak verdiği birisi olduğunu anladığımda düşündüm ki eğer dünya değerli bir şey olsaydı O masumlar (a) bu dünyaya üç kez talak okuduklarını söylemezlerdi. Onların talak verdiği bir şeyden yararlanılamayacağını düşündüm ve dünyadan bana hayat arkadaşı olmayacağını anladım. Ârif sonra dedi ki, fakat alışveriş bahsinden anladım ki veresiye alışveriş kârlı değildir. Bu tür alışverişle insan çok ilerleyemez ve en hayırlı alışverişin nakit ödemenin gerçekleştirildiği alışveriş olduğunu anladım. Hayatıma baktım, gördüm ki ben bugün, bu durumumda, bu koşullarda kesin bir fayda veren alışveriş etmem gerekir. Nısbi değil. Ben bugünümü yarına, diğer güne, 50’den sonraya saklayamam. Anladım ki, insan nakit alışveriş yapmalıdır. Çünkü ben yarın sabah yaşayıp yaşamayacağımı nereden bilebilirim? Bu yüzden ilk evvel kendime çeki düzen vereyim dedim ve nakit olana, yani ahirete yöneldim. [5]

Bu ârif in 3 dersi gerçekten ilgiçekicidir. Dolayısıyla dikkatle incelediğimiz zaman dünya bizi kendisinden zaten uzaklaştırmaktadır. Aldatıcı olan o değil, kendimizmişiz meğerse. Seçimlerimizmiş. Dolayısıyla uzun uzun detaya girilebilir ama yapmamız gereken, sürekli iç düşmanımız olan nefsi gözetmek ve kontrol altında tutmak. Bu yüzden Masumları (a) takip etmekle kendimize azık toplayabiliriz. Çünkü esas olarak kurtuluşa eren kimseler hadiste de buyrulduğu gibi bu dünyada da sıratı müstakimde olanlardır ki, yalnızca onlar sırat köprüsünden geçebilecekler. Elimizden geldiği kadar bu yola uyduğumuz ve Sıratı Mustakim olan kimseleri takip ettiğimiz zaman Allah’ın izniyle bizler de o doğru yolda olanlardan olabiliriz. Verilen en değerli nimeti boşa çıkarırsak kaybederiz. Bu yol çok kolay değil ama onu zorlaştıran en büyük etkenlerden birisi de biziz. Amellerimiz ve günahlarımız. Bu yüzden düşünüp bakalım, en çok bu hayatta neyi istiyoruz? İstediğimiz şey Ahirette olmayacak olan şey mi? Eğer Ahirette de mevcutsa ve daha güzeli oradaysa buradaki geçici lezzetleri terk etmeye değer. Ama buradaki oradakinden üstün diyorsak, bunu kendimize ispatlayalım. İmam Mehdi (a) da bu dünyada. Bizlerle yaşıyor… Tıpkı ceddi (saa) gibi. Ama nasıl yaşıyor? Bunu öğrenelim… Onun gibi yaşayabiliyorsak ne güzel. Çünkü kesin ve nakit olan şey, İmam Mehdi (af)’in Kevser havuzunda olacak olmasıdır. İtaatte kusur etmeyen İmama (a) benzeyen kullar da neden orada olmasınlar ki? Salih bir topluluk olabilmek için hem Ahirete yakin etmeli, hem de gaybet döneminde İmamın varlığına yakin ederek yaşamalıyız. Çizgiyi kaybetmeden sapmamaya, bu yakini geliştirmeye çalışmalıyız.

Dünyamızı ve ahiretimizi itaati zorunlu olan İmamla kurtaran Allah’a hamdolsun. Bizi seven ve bize dua eden bir İmamla (a) bizlere nimetini tamamlayan Allah’a hamdolsun. Kurtuluş yolunun zorluklarını bu sevgiyi kalbimize yerleştirmekle kolaylaştıran Allah’a hamdolsun… Allahumme salli alâ Muhammed ve alî Muhammed ve eccil fereccehum.

SENEM MUSTAFAYEVA

 

 

[1]https://www.etimolojiturkce.com/kelime/hayat1

[2] http://gadir.free.fr/sit%20dosy/kit/Hayati.htm

[3]https://www.etimolojiturkce.com/kelime/dünya

[4] https://www.caferilik.com/umitsizlik/

[5]http://www.anl.az/down/meqale/yeni_musavat/yeni_musavat_sentyabr2009/89620.htm (türkçeye çevrilen kesit, linkteki makaleye aittir)

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

Bir Cevap Yazın

Mail adresiniz 3. şahıslarla paylaşılmayacaktır. * işaretli alanların doldurulması zorunldur.

Yorum yaparken aşağıdaki HTML taglarını kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>