YARIM DİN, YARIM KİMLİK

Resim---Kopya

YARIM DİN, YARIM KİMLİK

 

“ Bedevîler “inandık” dediler. De ki: Siz iman etmediniz ama “İslâm olduk.” deyin. Henüz iman kalplerinize yerleşmedi. Eğer Allah’a ve Resulüne itaat ederseniz, Allah işlerinizden hiçbir şeyi eksiltmez. Çünkü Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir.

 Gerçek müminler ancak Allah’a ve Resulüne iman eden, ondan sonra asla şüpheye düşmeyen, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla savaşanlardır. İşte doğrular ancak onlardır.

De ki: Siz dininizi Allah’a mı öğretiyorsunuz? Oysa Allah göklerde olanları da bilir, yerde olanları da. Allah her şeyi hakkıyla bilendir.”

HUCURAT SÜRESİ /14- 16

İnsanlık tarihinin en acı, en feci, en üzücü olayı nedir? Bilir misiniz?

 Dünya tarihi o kadar çok katliamlar, soykırımlar, darbeler geçirmiştir ancak hiçbiri bu katliama yetişmemiştir. İnsanlık o kadar çok acı ve kedere mahkûm bırakılmıştır, ama bu kadar değil. Toplumlar o kadar değişik ve çeşitli işkence ve zülüme maruz kalmıştır, ancak bu kadar değişik ve çeşitli olmamıştır. Bu hangi olaydır, biliyor musunuz? Kerbela olayı.

İmam Hüseyin ve yarenleri ne adına, niçin bu kadar zulme maruz bırakılmıştır? Hâlâ İmam Hüseyin(as)’in ve dostlarının şehadetinin yeterince anlaşıldığını düşünmüyorum.

Zer âleminden gelen, nur üzere yaratılmış olan, Hz. Âdem’den bu yana özel kaplarda taşınan, tüm Peygamberler(hepsine selam olsun)’in, Hz. Muhammed(as) ve Ehl-i Beyt’inin vasisi ve bu ümmetin imamı olan en güzel kullardan, en güzel ahlaktaki model insana, bu zülüm ve acılar layık görülmüştü. Evlatlarının, akrabalarının ve dostlarının her şehid edilmiş bedeni yan yana geldiğinde defalarca kalbine bıçak saplanmıştı. Susuzluktan ağlayan çocukların ağlama ve inleme sesleri onun kulaklarını delmişti. Kadınların ve çocukların gözlerindeki ifadeler hiç aklından gitmemişti? Oklanan, kesilen, yandırılan, dövülen, atların ayakları altında ezdirilen sevdikleri hep gözlerinin önündeydi.

Bu kadar zülmü, kederi, acıyı O’na kim veya kimler reva görmüştü?

Kâfirler mi? Değil.

Yahudiler mi? Değil.

Hiristiyanlar mı? Değil.

Muhalif başka gruplar mıydı? Değildi.  “ Ben Müslüman’ım” diyenler tüm bunları reva görmüştü.

Ahhhh!

En acı olan, en korkunç ve en incitici olan da bu zaten.

Saldıranlar bu hale nasıl gelmişti?

Aralarında kişisel bir husumet yoktu, paylaşamadıkları bir mal mülk meselesi de değildi, bir akrabalık problemi de yoktu, bir namus, cinayet olayı da değildi. Asıl mesele Müslüman olduklarını söyledikleri halde, kimlik kargaşasına girmişlerdi. Bir müslümanın hedef, yol ve edindiği rehber noktalarından sapmışlardı.

Artık hayat ve ölüm gayeleri “ Allah rızası” değildi.

Yürümek istedikleri yol, sıratı müstakim değildi.

Edindikleri rehberler; Resulullah(saa) Ve O’nun Ehl-i Beyt(sa)’i değildi. Hele zamanının hücceti yani imamı olan Hz. Hüseyin(as)’i hiç görmüyorlardı.

Bu nedenle hakkı tamamen ortadan kaldırmanın hırsında idiler. Hatta İmam Hüseyin(as)’i hatırlatan tüm seçkin kişileri ve nesli kurusun diye tüm çocuklarını da altı aylık bebeği de dâhil hepsini yok etmeye çalıştılar…

Karşıdaki insanlar da ne iman, ne insanlık, ne de vicdan kalmıştı. Yine de “biz müslüman’ız” demişlerdi. Şimdi bu kimliği sorgulamak isteriz. Gerçekten bunu kendilerine dinleri mi emretmişti? Onların dinden algıladıkları bu muydu?

İşte burada ilginç tanımlar/ kavramlar/ kimlikler ortaya çıkmaktadır.

 H. 61 yılında peygamber Hz. Muhammed(saa) yoktu. Şehadetinden elli yıl geçmişti. Ondan sonra İmam Ali bin Ebu Talip(as) bu ümmetinin imamı olarak en güzel müslümandı. Onun da şehadetinden yirmi yıl geçmişti. İmam Ali(as)’den sonra ümmetin en güzel modeli olan imam Hasan(as) idi. Ve bu ümmetin imamı idi. Onu da şehit emişlerdi. Henüz on yıl geçmişti. Şimdi de bu ümmetin en güzel kulu ve önderi imam Hüseyin(as) idi, şimdi onu da katletmek istiyorlardı. Bunlar gerçekten dini anlamışlar mıydı? Lâkin kıldıkları namaz onlara bunu emredemezdi.

O halde başka kimlikler vardı ortada ve biz bu kimlikleri görüyorduk ne yazık ki.

Kimileri Müslüman olduklarını söyledikleri halde gerçekten kâfir idiler. Çünkü “Din”in ilkelerini inkâr ediyorlardı. Vahiy ve hadis dinlemiyorlardı. Ahiret hesabını hesaba katmıyorlardı. Kâfir değil mi ki, gerçeği örten ve gizleyen. Gerçekten onlar da hakikatleri örtüyorlardı.

Kimileri Müslüman olduklarını söyledikleri halde müşrik idiler. Dinin bazı kurallarına inanıyor, bazılarına inanmıyorlardı. Örneğin Allah’a inanıyor, ancak peygambere inanmıyordu. Ya da peygambere inanıyor, vasisi olan imamı kabul etmiyorlardı. Ya da ahiret gününe inanıyor, Kur’an’a inanmıyorlardı. Ya da Kur’an’ın bazı ayetlerine inanıyor, bazılarına inanmıyorlardı. Ya da peygamberin dediklerinin bazıları kabul ediyor, bazılarını ise inkar ediyorlardı.

Kimileri Müslüman olduklarını söyledikleri halde münafık idiler. Amel bazında yapıyor, ancak kalpleri tasdik etmiyordu. Örneğin namaz kılıyorlardı, ancak namazın ruhunu kabul etmiyorlardı. Aksi takdirde namazları onları kötülüklerden ve çirkinliklerden alıkoymalıydı. Hatta bazıları daha yeni hacdan gelmişlerdi. Vahiyleri çok iyi bilen ve ezberleyen, çok secde etmekten ellerinde, ayaklarında nasır olanlar bile vardı. Ancak nifak üzerindeydiler.

Kimileri de Müslüman olduklarını söyledikleri halde fasık idi. İnandıkları halde amele yansıtmayanlardı bu grup. Korku ve kaygıları kendilerini kuşatmıştı. Hatta imamı onaylamış ve seviyorlardı bile. Ancak İmanlarını iç dünyalarına hapsetmişlerdi. Dışa yansıtmıyorlardı. İmanlarının gereğini yapmıyorlardı.

Tüm gruplar aynı safta, imam Hüseyin(as)’e karşı idi. Bu dünyada böyle olduğu gibi ahiret yurdunda da böyle olacaklar. Hepsi cehennem ashabı.

Hepsi cehennem halkı olduğuna göre neden böyle bir sınıflandırılma yapılmıştı. Bu kavramlar ayetlerde dile getirilir. Çünkü bu konu tüm Müslümanları ilgilendirir.

Dolayısıyla kimlik taşırken duruş noktası önemlidir. İnsanın kendi kendini aldatmaması için bu noktalar fark edilmelidir. Öyle genel bir başlık adı altında Müslüman, kendi kendini kandırmaması için bu açılardan nefsini masaya yatırmalıdır.

Her Müslüman gerçekten “Rabb’ine teslim olmuş mudur?” “Rabbinin ve Peygamber’inin rızasını almış mıdır?” öz eleştiriye tabi tutmalıdır kendini. Aksi takdirde bu tuzaklara düşmesi muhtemeldir.

O halde bu kavramların bilinmesi; kalbimizdeki hastalıkları teşhis etme, tedavi ve mücadele metotları açısından önemlidir. Olabilir ki bizimde kalbimiz hasta. Bu hastalığı görmezden gelmek, imtihanları kaybetmek ve cehennem ateşine müstahak olmak alnımıza yazılmış bir kader değildir. İnsan kendi tercihlerini kendisi yapar, ona göre rotasını çizer ve sonuçlarına katlanır. Bu yüzden kendimize dürüst olup, kalbimize ayar vermek mecburiyetindeyiz. Bir hastalık varsa bunu tanıyıp, tedavi etmek zorundayız. Yani kendimizle mücadele ediyoruz. Tâ ki doğru insan, örnek Müslüman oluncaya kadar.

En gıpta ettiğim konulardan biri şudur.

İmam Hüseyin (as)’in yanında mücadele edenler, şimdi imamın kucağına yatmaktadırlar. Şimdi böyle, birde ahretteki beraberliklerini düşünün. Bu dünyada velayetine girdiler, öbür dünyada da şefaatlerine. Belki cennette de komşular.

Ancak kendi kalbimize çeki düzen vermediğimiz zaman bu onur ve izzetten mahrum olduğumuz gibi, imam Hüseyin(as)’in duruş ve gayesini anlamadığımız için muhalif gruplar arasında yerimizi almış oluruz.

Yarım mühendisin, yarım doktorun insanlara nasıl zarar verdiği bilirsiniz. Yarım iman da insana çok çok zarar verir. Bir mühendisten, bir doktordan binlerce kat fazlasıyla.

Dolayısıyla kimliğe dikkat edilmelidir.

Müslüman derken kelime manası; tam anlamıyla teslim olan demektir. Rabb’ine tam teslim olmuş, Peygamberine ve Ehl-i Beyt’ine sadık, Ahirete yakinen inanmış ve hayatını ilahi ilkeler üzerine yön vermiş biri aklımıza gelmelidir.

Yoksa zahiren inanmış, batınen inanmamış, yarı inanan ama yarı inanmayan, imanı hakkında pazarlık yapan birisi olmamalıdır. Kalbi karanlıklarla dolu değildir. Kalbi sağlıklı, salih ve aydınlık olmalıdır.

Kayıtsız, şartsız Rabbine teslim olan. İşte buna tam kimlik yani “ Müslüman” denir.

 Bu kimse de muhaliflerin arasında değil, imam Hüseyin(as)’in yanında olur.

İkinci gıpta ettiğim nokta da şudur.

İmam Hüseyin (as) seçilmiş, Allah ve Resulu’nün teyit ettiği kimsedir. İlmi Vehbi, kulluğu kesbidir. Makamından dolayı delillerle sabit olarak o; “Babu’l Havaic” (hacetler kapısı) olarak kabul edilir.

Ancak Ebul fazl Abbas gibi masum olmayan, Allah katında seçilmemiş, ilmi de kesbi, kulluğu da kesbi olan kimselerin nasıl “ Babu’l Havaic” olduklarını, bu makama nasıl ulaştıklarını bir kez daha düşünelim.

Sizce bunun altında yatan mutlak sebep; “Müslüman” kimliğinin tam ve net olması değil midir?

 

 

 

 

 

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

Bir Cevap Yazın

Mail adresiniz 3. şahıslarla paylaşılmayacaktır. * işaretli alanların doldurulması zorunldur.

Yorum yaparken aşağıdaki HTML taglarını kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>