SESSİZLİĞİN ÇIĞLIĞI; HZ. FATIMA ZEHRA

Resim---Kopya

SESSİZLİĞİN ÇIĞLIĞI; HZ. FATIMA ZEHRA(AS) 

“ Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan, ondan eşini var eden ve ikisinden pek çok erkek ve kadın meydana getiren Rabbinizden sakının. Kendisi adına birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah’tan ve akrabanın haklarına riayetsizlikten de sakının. Allah şüphesiz hepinizi görüp gözet­mektedir.”(NİSA SÜRESİ/1)

Bir nefisten başlayarak çoğalan insanların düzeni ve hidayeti için Rabb’imiz liyakatli olan bazı kullarını seçerek onlara kulluklarından hariç bir de risalet ve velayet görevi vermiştir. Bu seçilmiş kişiler peygamberler ve onların çizgisini taşıyan vasilerdir. Tüm peygamberler ve vasileri kendinden önce gelenleri tasdik etmiş, kendilerinden sonra gelecek olanları ise müjdelemişlerdir. Hatta bununla zaman zaman imtihana bile girmişlerdir. İmtihanlardan başarılı olarak geçenler bir sonraki hikmet kapılarını aralamışlar, imanları ile zamanları aşmışlardır.

Bundan şunu anlıyoruz ki; tasdik ve müjdeler ile tüm zamanları ve mekânları kapsayan bir silsilenin, bir yolun, bir hayat tarzının ortaya çıktığını, her ne kadar zaman ve mekânlar değişik olsa da hepsinin aynı çizgide, aynı kapsama alanında olduğunu görüyoruz. İşte tüm bu enbiya ve evliyaların hatemi Hz. Muhammed (saa)’tir. Son noktayı koyan bu peygamberdir. Kemalat zirvesi burasıdır. Hz. Muhammed (saa) ‘in konumu iki noktadan çok önemlidir.

  1. İnsanlık tarihinin son peygamberidir. Tarih silsilesinde her seçilmiş, bu hatem peygamberi müjdelemişti. Kendisi de hepsini tasdiklemiş idi.
  2. Hz. Muhammed(s.a.a) son olduğu gibi, kâmil bir seçilmiş olarak en zirvede olan kişi idi. Yani o, seçilmiş kişilerin arasından en seçilmiş, en zirvede duran yüce Allah’ın kulu idi.

İşte Hz. Fatıma (as) konumu hem son olan, hem de zirvede duran Peygamber(saa)’in kızı idi. Bu nedenle Hz. Fatıma’nın kendi konumu ise herhangi bir kız olmak değildi. O durduğu bu konuma yakışıyordu.

Mübahale ayetinde Peygamberin Necran kabilesine karşı delil olarak Ehl-i Beyt’ini getirdiğinde, Hz. Fatıma getirilen o beş delilden birisi idi.

“Sana ilim geldikten sonra, bu hu­susta seninle kim tartışacak olursa, de ki: «Gelin oğullarımızı, oğullarınızı; ka­dınlarımızı, kadınlarınızı; nefislerimizi ve nefislerinizi çağıralım, sonra lânetleşelim de Allah’ın lanetinin yalancılara olmasını dileyelim.»” (Al-i İmran süresi/61)

Yani Hz. Peygamber (saa) hakkın ta kendileri olduğunu haykırmak ve şahid göstermek için hem taraftarları olan tüm inananlara, hem de muhalif olan tüm Ehl-i Kitap sahiplerine kendisini (saa), imam Ali(as)’yi, Hz. Fatıma (as) kızını ve torunları olan İmam Hasan (as) ile İmam Hüseyin(as)’i delil göstermişti. Bu ayetle Hz. Fatıma yüce Allah’ın teyid ettiği, Peygamber(saa)’inin de işaret ettiği kişi olmuştu.

 Bu konum ile gerçekte birçok şey açıklanmış oluyordu.

O hakkın bir parçası idi. O peygamberin yanı başında olandı. O masumiyet dairesinde olan, şirkin ve ayıplanmanın kendisinden uzak olduğunun delili oldu. Bu ayet tek başına bir açıklama iken insanlığa ve özelde de inananlara bir hatırlatma olarak yine bir ayet gelmişti.

Tathir ayeti olan ahzab süresi/ 33. Ayeti kerime inmişti. 

“…Ey Ehl-i Beyt! Şüphesiz Allah, sa­dece sizden her türlü pisliği gidermek ve sizi tertemiz kılmayı irade etmiştir.”

Bu ayet Medine’de inmişti. Bu ayet üzere Hz. Peygamber (saa) yedi ay boyunca Hz. Ali (as) ve Hz. Fatıma (as)’ın evlerinin kapısına gelerek “Ey Ehl-i Beyt!” diye seslenerek sabah namazına çağırmıştı.

Akla takılan soru onların sabah namazına kalkma problemi mi vardı? Yâda bu tarihten önce namaz yok muydu? Elbette sorunun cevabı bunlar değildi. Ne namaz yeni emredilmişti, ne de onların sabah namazı ile ilgili bir problemi vardı. Bu ayet inişi ile başlayan aylarca süren sabah seslenişiyle ümmetin dikkatini Ehli Beyt’te çekmek idi. Hatem peygamber (saa) her sabah o kapıya işaret ediyordu.

Çünkü bu ailenin konumu çok önemli idi. Ve bu ümmet bu konumu çok iyi algılamalı idi. Algı sıkıntılarına girmemeli idi.

Peygamber(saa)in kendisi son ve zirvede olan bir seçilmiş olarak elbette kendisinin vasileri de olacaktı. Nitekim tarih içerisinde İbrahim ailesi, İmran ailesi gibi aileler de seçilmişti. 

“ Allah, Âdem’i, Nuh’u, İbrahim ailesini ve İmran ailesini seçip (kendi zamanlarında) âlemlere üstün kıldı.” (Al-i İmran süresi/ 33)

Kıyamet kopup dünya tarihi kapanmadığına göre kendi yolunu temsilen devam ettirecek, vekâlet bırakacakları birileri olacaktı. İşte, her gün “ Ey Ehl-i Beyt!” derken bu yolun sahiplerini haykırmış oluyordu. Yüzlerce söylenen sözleri ile de bu konuyu pekiştiriyordu. Bu konuma ümmetin dikkatini çekiyordu.

Peygamber(saa)in bu yaklaşımı şahsileşen bir davranış değildi. Lâkin gerçeği algılamak istemeyenler, kapıya dayanan bir kız babası olarak görenler kaybettiler zaten peşinen. Ama Peygamber Hz. Muhammed (saa), “ne demek istiyor?” diyerek derdi “Allah İçin” olanlar sorunun cevabını görmeye başlarlar.

 Ehl-i Beyt’in isimlerini açıkça söylemese bile ayeti kerimeler, neredeyse her süre de onlara atıflar vardı.  Fatiha süresi, İnsan süresi, Ali İmran süresi, Ahzab süresi, Fecr süresi, Tevbe süresi, Kevser süresi…

Tüm sürelerde onların isimleri söylenmiyordu, ama nüzul sebebi onlardı. Hem de isimlere dikkat çekmiyordu Rabb’im, sıfatlarına ve davranış güzelliklerine dikkat çekiyordu. Böylece isimlerin arkasına saklanmayacaktık, yoluna ve duruşlarına odaklanacaktık. “Peygamber(saa)in kızıdır” diyerek hayatımızdan dışlamayacaktık böylece. O, peygamberin kızı, o imamın eşi, o imamların annesi diyerek rol model annelerini çoktan hayatlarından uzaklaştıranlar çok olacaktı ne yazık ki!

 Kur’an ‘da davranışları anlatılan fakat sahibi anlatılmayan nice örnekler vardı. Bu bir yöntemdi.

Bir yandan onları ayette yoktur deyip red edenler, diğer yandan isimlerine odaklanıp modeli takip etmeyen kişiler… Nitekim Peygamberini doğru okumayanlar bu algı sıkıntılarına çoktan girmişlerdi bile. Belli ki imtihan da tam burası idi.

Hz. Fatıma (as)’nın konumu şu noktada idi. Hem son peygamberin vasiyetini gerçekleştiren, hem de gelecek vasilerin annesi olacaktı. Hem tasdik, hem de müjdeleri kendisinde toplayan bir noktada duruyordu.

Bu yüzden ona Kevser denilmişti.

Yani çok hayır olan, çok hayırların olduğu anlamına geliyordu. 

“ Şüphesiz, biz sana Kevser’i verdik. O halde Rabbin için namaz kıl ve kurban kes. Senin düşmanın, asıl sonu kesik olandır.” (Kevser süresi)

 Nasıl olmasın ki son ve kâmil zirvede olan Peygamber Hz. Muhammed (saa)’in yolunu taşıyacak olan o silsilenin ilk durağı olacaktı. Yol bu aileden devam edilecekti. Bu yüzden bu aile seçilmişti. Ehl-i Beyt halkasına katılmak isteyen Peygamberin kendi eşi Ümmü Seleme annemiz bile kabul edilmemişti.

 Mesele şahsileşen bir kan bağı meselesi değildi. İlahî bir konumdu. Allah ve Resulü’nün teyid ettiği, ümmete emredilen, kendisinden sonra itaati farz kılınan ve kendisi ile beraber hatırlatılan bu salâvat idi ve her çekilen salâvat bir ahid idi.

 

Salâvat ; “Allahumme salli alâ Muhammed ve alâ âli Muhammed.”

Allah’ım peygambere selam, bağlılık, itaat, yardım, sevgi, takibe söz verdiğim gibi Alî’ne yani Ehl-i Beyt’ine de selam, bağlılık, itaat, yardım, sevgi ve takibe söz veriyorum…

İşte Fatıma(as) adeta Peygamber (saa) ile vasileri arasında bir düğüm noktası idi. Babası seçilmiş, eşi seçilmiş, çocukları seçilmiş bir konumda duruyordu. Babasına annesi, çocukları olan imamların annesi, hem de imamına biat etmiş bir hayat arkadaşı idi.

Babası, insanlar arasında seçilmişlerin seçilmişi idi, kendisi de seçilmiş kadınların en seçilmişi idi.

Peygamber Hz. Muhammed (saa) buyurdu ki; “Fatıma dünya kadınlarının efendisidir.” (El-Müstedrek-u Ale’s-Sahiheyn, c.3, s.170)

Onun yani annemiz Hz. Fatıma (as)’nın hayat hikâyesi risalet süreci ile paraleldir. Babası ile beraber yol almışlardır. Peygamberin her tebliğ aşamasında ve her adımında en yakın tanık ve en canlı yaşayandır. Annesi değerli ve muhterem Hatice annesidir. Onun, peygamberin yanındaki konumu çok özeldir. O da seçilmiş kadınlardan biridir.

Ne yazık ki peygamberin destekçisi olan Hatice annemiz risaletin boykot sürecinin akabinde hemen vefat etmiştir.

Küçük Fatıma yetim kalmıştır. Küçük olmasına rağmen babasının yanında yürümüş, boşalan anne desteğinin hemen yerine geçmiştir. Kendi beklentileri yerine babasına destek olmuştur. Bundan olmalı ki babası Hz. Peygamber(saa) ona “Ümmü Ebiha” diye lakap vermiştir.

 Annesinden önce de, annesinden sonra da babasının ve annesinin maruz kaldığı tüm taciz ve saldırılara şahit olmuştu. Boykot altında da kalmıştı. Buna rağmen yine de dimdik durmuştur.

Babası Hz. Peygamber her daim ona çok özel davranmıştır. Belki de onun özelliğini ümmete göstermek adına her o geldiğinde ayağa kalkarak karşılardı. Belli ki bu ümmetin geleceğin tüm imamları olan kendi vasileri, bu kız çocuğu ile başlayacağını göstermek, diğer yandan da onu koruması gerekiyordu.

Mesihi doğuracak Meryem’in konumu bir daha tekrarlanıyordu. Çünkü Meryem gibi özel bir bitki idi, bahçıvanı da Hz. Muhammed(saa) onu çok itina ile yetiştiriyordu. O ve Küçük Ali peygamberin hep yanı başında özel öğrencileri idi. Hz. Ali de boykottan kısa bir süre sonra vefat eden peygamberin en büyük destekçisi Ebu Talip’in hemen yerini almıştı. Gerçi o zaten başından beri yanındaydı. Lâkin şimdi ikisinin de rolünü üstlenmişti. O da geleceğin imamı ve Resulün yolunu devam ettirecek, vahiy ve sünnet emanetini taşıyacak vasisi idi.

Hz. Resulullah (saa) şöyle buyuruyordu: “Ey insanlar! Aranızda öyle bir şey bırakıyorum ki, ona sarıldığınız takdirde sapmazsınız; o, Allah’ın kitabı ve soyum olan Ehl-i Beyt’imdir.”

 (Tirmizi, c.5,328, h. 2718, yenabi-ül Meveddet s.30,41,370)

Peygamber Hz. Muhammed (saa), her vahiy ve bazı sırları onlara bildiriyordu. O ikisinin konumları her zaman apayrı idi.

 Bazı zamanlar melekler bile Fatıma annemizi ziyaret ediyordu. Düşünün cahiliye hayatının ayyuka çıktığı bir dönemde ilk andan itibaren dosdoğru olmak ve bu yolda yürümek kolay değildi. Tüm baskılar, tehditler, tacizlere o da maruz kalıyordu. Küçük ve kadın olmasına rağmen küçük omuzlar bunların hepsine dayanmaya çalışıyordu.

Bir hayal edin babanız hem de tüm muhaliflerin çepeçevre sardığı düşmanların arasında, babanız her an saldırıya maruz kalacak. O baba ki örnek ve rahmet olan biri. Herkese şifa getiren biri… Tüm âlemlerin ona saygı duyduğu, önünde hürmetle eğildiği biri. Zirvede duran kul. Rabb’inin bile bu kadar çok sevdiği biri hep tehdit altında. Düşmanlar aman vermemektedir. Fatıma nasıl olsun. Sessizdir. Çünkü edeplidir. Amma lâkin kalbi dile gelse, çığlığı dağları yerinden oynatacak derecededir. Feryadı demiri bile eritecek güçtedir. Bu çığlık durdu mu? Hayır, hayatı boyunca durmadı…

Babasının Taif’e gitiği o günlerde Fatıma‘nın kalbini dinleyin. Hangi düşünceler geçmedi ki. Mekke de baskı altında bir avuç müminlere yol açabilmek adına yola çıkan babasının kim bilir başına neler gelecekti? Yaşı küçük ama büyük dünyası ile sabretmeye çalıştı. Babası orada incinirken o da Mekke müşriklerinin arasında inciniyordu.

Ya hicret gecesine ne demeli!? Babası Hz. Peygamber(saa)’e her an suikast olabilirdi, Peygamber (saa) ise müminlere yeni bir yol, dolayısıyla İslam medeniyeti, Rabb’lerini daha iyi zikredecekleri, inandıkları gibi yaşayacakları yeni bir yurt için hicret kararı almıştı. Bunun için en son noktaya kadar güveneceği Ali’ ye güvenmişti. O gece Fatıma ’yı düşünün.

Fatma’nın yüreğini anlamaya çalışın. Bu toplumun haline mi, babasının haline mi veya müminlerin haline mi baksın? Hangisini düşünsün. Annesiz kalmanın yanı sıra babasız kalmanın yalnızlığına mı? Hangisine dalsın…

İşte Fatıma annemiz bu anları da yaşadı. Yine sesi çıkmadı…

 Sessizlik bazen çok şey anlatır. Kelimeler yetmez bunları anlatmaya. Birde anlatmakta yetmez, ancak onu yaşayan bilir?

Hangimiz Fatıma annemizin bu yaşadıklarını tarif edebilir?

Günlerce güneşin sıcak kavuracağında, baba endişesiyle beraber her an müşriklerin saldırıları arasında hicret etti. Sekiz yaşında annemiz. Haya ve edebini koruyarak o da bir kulun yapması gereken her şeyi gereğinden fazlasıyla yapıyordu. O boşuna model seçilmemişti.

Medine’ye varmadan Küba köyünde baba ve evladın hasreti tarif edilemez.

Babasına kavuşan Fatma’ya bu da çok görülecekti. Hicret ettikleri bu şehirde yine bir çok sorunlara maruz kalacaklardı. Sık sık süren savaşlar, içeride münafıklar ve Yahudiler, dışarıdan ise Mekke müşrikleri hiç onlara nefes vermeyeceklerdi. Yaşananlar çok acı idi.

Fatma annemiz tüm sorunlara rağmen pes etmiyordu. Kendisinin büyümesiyle beraber sorunlarda büyüyordu. Elbette babasına ve müminlere karşı sorumlulukları da artıyordu. Tabi ki her şey Rabb’inin rızasını almak içindi, nitekim bu lakabı aldı da. Kendisine “Raziyye” de, “Marziyye” de deniliyordu. Savaş zamanları da hep babasının, eşinin ve müminlerin yanında. Gözler hep beklemektedir… Kalp hep çalkantıdadır… Lâkin teselli Rabb’indedir. Gece ve gündüz çok ibadet eder, dua ederdi. Ama bu kulluğun öteki boyutu ise müminlere sahip çıkmaktı. O sadece Hasan ve Hüseyin’in annesi değildi ki. Tüm ümmetin annesi idi. Herkesin sorununa koşar, onlara her türlü şefkatini gösterir, yardım ve desteğini verirdi.

İşte bizim annemiz böyle biri idi. Yüreği kocamandı. Bu nedenle insanlığın hepsini kucaklayabildiği için o herkesin annesi, zirvedeki kadın model oldu.

Babası Hz. Muhammed(saa), kızı olan annemiz Fatıma (as)’yı ilahi istek üzere yine çok sevdiği ve yanında özel kabul ettiği Hz. Ali ile evlendirdi.

Böylece alemlere rahmet hatem peygamberin Ehl-i Beyt’inin temelleri atılmış oldu.

Bu öylece gelişigüzel bir evlilik planı değildi. Ne Peygamber(saa)’in, ne Hz. Ali(as)’nin, ne de Fatıma(as) annemizin hususi bir kararı değildir. Onlar her bir karara, hem Rabbinin onayı, hem de ümmetin kaderi olarak bakıyorlardı. Çünkü emri veren yüce Allah, planı yürürlüğe koyan Resululah (saa) idi.

Ali(as) ve Fatıma (as) bu ümmet için çekirdek, bir maya olmuştu. İslam Ümmetinin DNA’sı niteliğindeydiler. İlahî şiar kromozomları bunlara kodlanmıştı. Tüm insanlığa model aile gösterilmiş olup, dolayısıyla Resul’ün mirasçıları olacaktı. Peygamberin yolu elbette “Ebter” olmayacaktı.

İşte onların evliliği sadece onları değil, tüm ümmeti mutlu eden bir durumdu. Elbette Resul’ün meramını anlayanlardan başka, kimse bu hadiseyi önemsemeyecekti. Bu hadise ile gökten inen emirleri, Peygamber’in sözlerini duymayacaklardı bile. Bir babanın gündelik sözleri olarak göreceklerdi.

Fatıma annemiz evlenmişti lâkin rahatlamamıştı. Babasının yanında olduğu gibi bundan sonra eşi İmam Ali(as)’nin de yanında olacaktı. Babasının yanında iken yaşanan tüm sorunlara nasıl ortak oldu ise, bundan sonra da imam Ali(as)’nin yaşayacağı tüm sorunlara ortak olacaktı. Önce risalete olan bağımlığından, sonra da imamete olan bağımlılığından daha bu omuzlar çok yük kaldıracaktı.

 Çağının imamına sadık davranmıştı ve inananları da buna çağırmıştı. Bu davranışları ve duruşu ile de annemiz bize örnek olmuştu. İnananların bazısı imamına kafa tutarken, o imamına sadakatini hep haykırmıştı. Lâkin ümmet olacak evlatlarının büyük bir kısmı kulaklarını tıkadı annelerine. Dışarıdaki sesler onların daha çok dikkatini çekmişti. Bu annemizi çok derinden üzdü. Bu nedenle son zamanlarda içindeki çığlık büyüdüğü kadar sessizliği de bir o kadar derinleşti.

Bu evlilikten; önce İmam Hasan, sonra İmam Hüseyin, Zeynep Kübra, ikinci Zeynep olan Ümmü Gülsüm ve en sonunda doğmasını göremeyeceği Muhsin olmuştu.

İmam Hasan ve imam Hüseyin’i anlatmaya kalksak bu yazının sonu gelmez. İşte Fatıma annemizin elinden geçen çocuklar böyle. Ve onlarda seçilmiş özel kimselerdi. Hz. Zeynep ve yanında Ümmü Gülsüm’ün küfre karşı direnişleri de az değildi. İmam Ali ve Hz. Fatıma ’dan böyle çocuklar yetişmişti.

Bu ailenin her bireyi çok özeldi. Lâkin Yüce Allah’ın takdir ettiğini, insanlar hatta inananların bazıları da takdir etmiyordu. Peygamberin göz bebeklerine kıymet vermemişlerdi. Onları çok incitmişlerdi. Bu hayal kırıklığını da annemiz yaşadı. Kafirlerin kötülüklerini anlamak biraz mantığa uyuyordu. Ama inananların eziyetlerini anlamak hiçbir mantığa sığmamıştı. Kötülükler şeytana inananların özellikleri idi. Şimdi ise bu kötülüklerin sahibi sözde inananlar, babasının yanında duranlar tarafından yapılmıştı. Halbuki babalarına söz vermişlerdi defalarca. Bu aile takip edilecek, kendilerine itaat edilecekti.

Fatma annemizin kapısı kırdırılacak, ateşe verilecek, itaatleri farz kılınan imamları elleri bağlatılarak bir suçlu gibi götürülecekti. Fatıma Annemiz kapısının kırılmasını, evin ateşe verilmesini, kapıda sıkıştırılarak bebeğini kaybetmeyi de yaşayacaktı. İnananlar tarafından gerçekleştirilen, babasından sonra verdiği şehid kendi bebesi olacaktı. Fatıma annemiz bunları da görecekti. Ya elleri bağlanan imam eşi. Onun ardından nasıl çırpındığı….

Mescidi Nebevi’de uzun bir hutbe verişini, inananları nasıl da eleştirdiğini, Rabb’ine sitemle gideceğini…. Bu hutbe okunmaz, gizli kalır tarih sayfalarında… Annemizin feryadını duymaz mıyız? Hayatı boyunca nice sorunlarda kalbi kavrulan kadın hutbe okumak zorunda kalır. Yine uyanmayız. Ömrü boyunca susan ve çığlıklarını içinde yaşayan Fatıma annemiz; sessiz değildir artık, yine çığlığını duymayız? Ümmete ültimatom verir, yine kulaklar tıkanır…

Ancak annemiz kötülükler kimden gelirse gelsin asla kabul etmez. Ölümünden sonra bile affetmeyeceğini, cenazesine onların gelmesine izin vermeme vasiyeti ile ölümünden sonra bile mücadelesini yapar. Evlat terbiyesi adına onları, sözleri ile tokatlar… Yine anlamazlar.

Peygamber(saa)’ine ve İmam(as)’ına böyle davrananları bir anne olarak affetmez, onları evlatlıktan atar.

Siz bir gün oruç tutsanız ne kadar zorlanırsınız. Halbuki sahur yaptınız, tuzlu yemediniz, karnınız tok, suyunuzu da içmişsiniz. Ve en önemlisi kalbinize ve iradenize emir veriyorsunuz. “ Bu gün oruçluyum” diye. Sabah uyanırsınız başlarsınız “saat kaça kadar” dersiniz. Öğlen mideniz guruldar, ikindi başınız ağrır, akşama doğru kalbiniz çarpıntı yapmaya başlar. Hele bir de hava sıcak ise ateşiniz bile yükselir…

Annemiz evde yenilecek bir parça ekmek yok. O özel, gözde olan evlatlar aç. Hava çok sıcak. Bir öğün değil, bir gün değil, iki gün değil, üç gün değil. Dördüncü gün ağzına bir şey koyabiliyor. Her akşam ya bir yoksul, ya bir miskin, ya bir yetim kapıya geliyor. Kendinden vazgeçiyor, evlatlarından da vazgeçiyor. Kendini ve evlatlarını bu kadar zor bir sıkıntıya neden bırakıyor?

Cevap; ümmete olan düşkünlüğü. Babasının kızı. Âlemlere Rahmetinden… İşte böylesine ümmete düşkün olan annemiz böyle incitiliyor. Hiç kimse “neden bu kadar genç bir yaşta vefat etti” diye bile merak etmez. Halbuki evlatları annelerinin yaşadıklarını bir merak etse, annelerine bir sorularını sormaya başlasalar tüm cevaplar gelecek. Lâkin bu kadar çığlığa rağmen onun sesini duymaz. Arasında çok mesafe vardır. Bu mesafeyi oluşturan annemiz Fatıma değildir. Evlatlardır. Onu merak ettikleri anda yanı başlarında bulacaklardır. Anne terbiyesi almak isteyen dönüp annesine sarılmalıdır. Onu tanımalı, ahlakını takip etmeli, nasihatlerini duymalı, annesinin yolundan gitmelidir.

Tüm imamların annesi, kamil peygamberin gözdesi olan o anneden başka bir anne bulamazlar kendine. Eğer gözler Fatma annemizden başka yerlere kayarsa herkesin gözü şaşı olur. Yoldan sapar. Bu nedenle annemizi tanımak zorundayız. Allah ve Resulü’nün teyid ettiği annemiz Fatıma Zehra(as)’yı.

O kısacık ömrü ile zirveye çıkan biridir. O kadar kıymetlidir. O Kevser’dir. Eğer bu ümmet Kevseri istiyorsa, Peygamber’in yolunun devamını görmelidir. Hem Fatıma annemiz ve İmam Ali ile başlayan bu yolu, hem de bu yolu devam ettiren tüm Ehli Beyt imamlarını. Ancak o zaman peygamber Hz. Muhammed (saa)’e vermiş oldukları sözü tutmuş olurlar. Salavatın hakkını vermiş olurlar. Yüce Allah’a giden yolu bulmuş olurlar.

Fatıma(as); Ehli Beyt’in ve bu ümmetin atan kalbidir. Tek istenilen Annenin sesini duymaktır.

O atan kalbi, annenin kalbini biraz duymak ve sakinleştirmek istiyorsan, şimdi ve şu zamanda ondan bir parça olan İmam Mehdi(as)’ye sarılmalısın. Fatıma(as)’nın kalbini şimdi O(as), taşımaktadır. Çığlığın son yansıması İmam Mehdi (as)’dir.

 Vakit daha geçmeden, evlatlıktan atılmadan, duyma ve sarılma zamanıdır.

 

 

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

Bir Cevap Yazın

Mail adresiniz 3. şahıslarla paylaşılmayacaktır. * işaretli alanların doldurulması zorunldur.

Yorum yaparken aşağıdaki HTML taglarını kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>