SANCAK DENİNCE…

resim-kopya

SANCAK DENİNCE…

Sancak denince aklıma, gökyüzündeki özgürlük seronomisi gelir. Seyretmek isterim saatlerce, tefekkürleri alır götürür beni bütün zamanlara. Okumaya başlarım tüm insanlık serüvenini. Gözlerimin önünden geçer sayfa, sayfa…

Çünkü sancak kendine ait duruşun, özgürlüğün ve hayatın ifadesidir.

İnancını ve savunduğun hayat bakışını savunur ve hiç çekinmeden haykırır yere ve göklere. Bu yüzden sadece bireyin değil, o toplumun konuşan dilidir, atan yüreğidir, düşünen aklıdır… Bu durumda o dalgalandığı zaman sen varsındır, dalgalanmıyorsa ya da dalgalanamıyorsa sen yoksundur.

Ancak sancağa bakanlar bunun farkında mıdırlar?

Sahi, benim ve genelde tüm insanlığın sancağı nedir? O sancağı ilk kaldıran, tanıtan, taşıyan kimdir?…

Benim ve bizim olan evrensel sancağımızı ilk kaldıran Hz. Muhammed (saa)’tir. Üzeri ilahî meramla vahy vahy işlenen, Cebrail (as) tarafından tüm âlemlerden geçip yeryüzüne inen, peygamber Hz. Muhammed(saa)’in kalbinde hayat bulan Kuran’dır.

 Onun rehberliğinde inanç ve düşüncemiz bizi özgürleştirmiştir.

 Resulullah (saa)’ın diktiği sancağın ana ilkeleri vardır. Savunduğu duruş ve ahlak esasları vardır. Bu yüzden sancak, tutan ve taşıyan ile anlam kazanır. Yoksa sancağa göreceli bakarsak, birkaç simge bulunan bir parça olur. Onun uğruna ölecek kadar onu özelleştiren, yüklenen inanç ve anlamdır.

İşte Resulullah (saa)’ın diktiği sancak, yüce Allah’ın teyit ettiği ve Resul’ün kendi duruşu ile pratize ettiği hayattıdır. Yani ilahî merama çağırıştır.

Sancakların yerde ve göklerde özgürce dalgalanabilmesi için onu ayakta direkler olmalıdır. O direkler dimdiktir. Bir elif gibi. Mesajın doğru ve net sunulması için, duruşu sağlam ve pürüzsüz olan “Peygamberler”dir. Peygamberlerin baş sancaktarı da Hz. Muhammed (saa)’tir.

Hz. Muhammed (saa) şöyle buyurur; “ Adem ve diğer peygamberlerin tamamı, kıyamette benim sancağımın altındadır….”

Sancak ve onu kaldıran el, daima bir bütün olarak düşünülmelidir. Sancaksız direk, direksiz sancak düşünülemez. Her ikisi birlikte düşünüldüğü zaman duruş ve mesaj topluma net bir şekilde ulaşır. Rahmet ve adalet olur. Yani peygamberler ve getirdikleri kitaplar birlikte kabul edilmelidir.

Bir soru geliyor şimdi.

O halde peygamberlerin olmadığı dönemlerde sancağı kim taşıyacak?

 Ümmeti ihmal etmeyen şefkatli peygamberimiz Hz. Muhammed(saa) bunu da bize bildiriyor.

 “ Âdem ve diğer peygamberlerin tamamı, kıyamette benim sancağımın altındadır.  Yüce Rabb’im, kulları arasında hükmettiğinde, sancağı Müminler Emiri alacaktır.” (Bihar’ul Envar c.39, s.213, bab 85, hadis. 5; Sünen-i Tirmizi c.1, s. 107)

O halde anlıyoruz ki hiçbir zaman sancak boş kalmayacaktır. Zaman zaman peygamberler ve zaman zaman herhangi insanlar olamaz. Çünkü duruşun ve mesajın saptırılmaması gerekir. Bu nedenle sancağı taşıyan peygamberler ve onların teyit ettiği ve emanet verdiği vasileri olmalıdır.

Hz. Muhammed(saa) buyuruyor; “Ehl-i Beyt’im Nuh’un gemisine benzer. Kim o gemiye binerse kurtuldu, kim binmediyse helak oldu ve israiloğulları içindeki hıtta’ya benzer.” (Sûyuti’nin Dürr’ül Mensûr’undan)

 Sadece sancaktarları Peygamber olarak düşünenlere pes doğrusu. Peygamberler arasında ve son peygamberden sonraki dönemlerde sancak yerlerde mi kalsın? Hem sancak elde dururken onu taşıyan olmayacak mı? Yani ilahî çağrı kesintisiz değil miydi? Son Peygamber(saa)’den sonra bu sancağı kim dalgalandıracak ve taşıyacak?  Ve arkasına saklanılan birçok anlamsız ezberler…

İşte bu dayatılan ezberlerlerden vazgeçersek, sorular cevap bulacaktır.

Peygambere iman, onun gösterdiği ve emrettiklerine itaattir.

Şura süresi/ 23 “İşte Allah iman edip salih amel işleyen kullarını bununla müjdeler. Ey Muhammed! De ki: “Ben bu tebliğime karşı sizden yakınlarıma sevgiden başka hiçbir ücret istemiyorum.” Her kim bir iyilik yaparsa biz onun iyiliğini artırırız. Şüphesiz ki Allah çok bağışlayıcıdır, şükrün karşılığını verir.”

Hz. Resul-i Ekrem (s.a.a) vefatıyla sonuçlanacak olan hastalık günlerinden birinde imam Ali’yle (a.s) ibn Abbas’ın kollarına girip onların yardımıyla Mescid-i Nebi’ye gelir. Caminin, hurma ağacı kütüğünden olan sütunlarından birine yaslanarak cemaate şöyle buyurur: “Ey cemaat! Hiçbir peygamber, kendisinden sonra ümmetine bir yadığar bırakmadan bu dünyadan göçmemiştir. Ben de sizlere Allah’ın Kitabıyla Ehl-i Beyt’imden müteşekkil iki yadiğar (Sekaleyni) bırakıyorum. Dikkat edin, bu ikisini çiğneyeni Allah tebah eder!” (El- İhticac, c.1, s.70)

Anlıyoruz ki Peygamber’den sonraki sancaktarlar yine Peygamber’in emrettiği ayet ve hadislerle bildirdiği Ehl-i Beyt’i ve yine onların bildirdiği vasileridir.

İmam Muhammed Bakır (as) şöyle buyurur.

“Biz Allah’a doğru gitmek isteyeni O’na ulaşabilecek olan Allah’ın aydın, ışıklı ve doğru yolu, Resulullah’ın Ehl-i Beyt’iyiz.” (Biharu’l Envar,c.26, s.248, bab.5, hadis 19)

Hayatı boyunca Ehl-i Beyt’in dostluğuna mazhar olan Cabir b. Abdullah Ensari şöyle anlatır:

“Nisa Suresi’nin 59. ayetindeki “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin ve O’nun elçisine itaat edin ve (Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.a) gibi ismet makamına sahip bulunan Ehl-i Beyt imamlarına, yani) sizden olan emir sahiplerine itaat edin!” buyruğu nazil olduğunda “Ey Allah’ın Resulü!” dedim, “Allah’ı ve O’nun Resulü’nü biliyor, tanıyoruz. Bu ayette kendilerine itaatin sana itaatle eşanlamlı sayıldığı “emir sahipleri” (Ulu’l emr) kimlerdir?” Resulullah (s.a.a) Şöyle cevap verir:

“Ey Cabir! Onlar benim halifelerim ve benden sonra Müslümanların imamlarıdırlar; birincileri Ebu Taliboğlu Ali’dir. Ondan sonra sırasıyla Hasan, Hüseyin, Hüseyin oğlu Ali, sonra da Tevrat’ta adı “Bagır” olarak geçen ve senin de gelecekte kendisini mülakat edeceğin Ali oğlu Muhammed’dir, onu mülakat ettiğinde kendisine benim selamımı ilet! Muhammed’den sonra onun oğlu Cafer Sadık gelir, sonra onun oğlu Musa, Musa’nin oğlu Ali, Ali’nin oğlu Muhammed, Muhammed’in oğlu Ali, Ali’nin oğlu Hasan ve son olarak da Hasan’nın oğlu olup benim adımla ve benim künyemle aynı ad ve künyeye sahip olan, yeryüzünde Allah’ın son hücceti sayılıp mahlûkatı arasında Allah’tan baki kalan tek varlık olan Hz. Mehdi (a.f) gelir…”

Resulullah (saa) kendisinden sonra gelecek sancaktarları bu şekilde sayar. Böylece ümmetine sancağın mesajından sapmaması için gerekli tembihleri yapar. Bizler ilahî lütüfa çokça mazhar olmuşuz. Kâmil Peygamber’in kâmil vasileri ile tanışmışız. İnşallah bizde kâmil bir ümmet oluruz.

Ancak her kavimin tahrifi gibi, bu ümmetin tahrifi de içeriden olmuştur. Tahrif kimi yerlerde Allah ile mesajı arasında olmuş. Bazen sancak ile sancaktarını ayırarak yapmışlar. Bazen de tahrif sancaktarları birbirinden kopuk düşünerek olmuştur. Oysaki peygamber hepsini bildirmişti.  

“Ey Cabir! Onlar benim halifelerim ve benden sonra Müslümanların imamlarıdırlar; birincileri Ebu Taliboğlu Ali’dir. Ondan sonra sırasıyla Hasan, Hüseyin, Hüseyin oğlu Ali, sonra da Tevrat’ta adı “Bagır” olarak geçen ve senin de gelecekte kendisini mülakat edeceğin Ali oğlu Muhammed’dir, onu mülakat ettiğinde kendisine benim selamımı ilet! Muhammed’den sonra onun oğlu Cafer Sadık gelir, sonra onun oğlu Musa, Musa’nin oğlu Ali, Ali’nin oğlu Muhammed, Muhammed’in oğlu Ali, Ali’nin oğlu Hasan ve son olarak da Hasan’nın oğlu olup benim adımla ve benim künyemle aynı ad ve künyeye sahip olan, yeryüzünde Allah’ın son hücceti sayılıp mahlûkatı arasında Allah’tan baki kalan tek varlık olan Hz. Mehdi (a.f) gelir. Yüce Rabbim yeryüzünün doğusunu ve batısını onun eliyle fethedecek, taraftarlarının ve kendisini sevenlerinin nazarında gaip olup sırra kadem basacak ve o zaman kalbi Yüce Allah tarafından iman için temiz tutulanlardan başka hiç kimse onun imametine olan inancını koruyamayacaktır.”( Menakıb, c.1, s.282)

Aşağıdaki örnekte sancaktarları birbirinden ayıran bir misaldir ve bunun gibi misallerle tarihimiz doludur. Ne yazık ki şeytanın tuzakları olan tahrif oyunlarına bazı inananlar düşmüşlerdir. Hâlbuki ilahî meramı taşıyan sancak bir döneme, bir zamana mahsus değildir.Müminler Emiri imam Ali (a.s) de şöyle buyurur: “Biliniz ki Yüce Rabbim bizi her nevi kötülük ve günahtan arıtmış, masum kılmış, yarattıklarına şahid ve yeryüzünde hüccet etmiş, Kur’an-i Kerim’i bizimle, bizi de Kur’an-ı Kerim’Ie birlikte kılmıştır. Biz asla Kur’an’dan ayrılmayız ve Kur’an da asla bizden ayrılmaz!”  Hz. Resulullah Efendimizin (s.a.a) kendisinden sonra yadigâr bıraktığı Kitabullah’la onun dengi Ehl-i Beyt’ine karşı ümmetinin nasıl davrandığını ibn Zer’den dinleyelim:

“Bir gün Hz. imam Muhammed Bakır (a.s) ibn Zer’le konuşurken “Bizim hakkımızda bildiğin bazı hadislerden söz etmek istemez misin?” diye sorunca ibn Zer “Elbette!” diyerek şöyle ekler:

“Ey Allah Resulu’nün evladı, ceddin Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdu: ‘”Aranızda Sekaleyn, yani iki ağır ve pek değerli emanet bırakıyorum; bunlardan biri diğerinden daha büyüktür: Allah’ın Kitabı ve Ehl-i Beyt’im! Bu ikisine sarılacak olursanız asla yolunuzu yitirmez, doğru yoldan ayrılmazsınız!” Hz. İmam Muhammed Bakır (a.s) “Ey ibn Zer” buyurdu, “Allah Resulü’yle (s.a.a) karşılaşırsan ve sana “Benden sonra aranızda emanet bıraktığım iki yadığarıma nasıl davrandınız?” diye soracak olursa ona vereceğin cevap ne olacaktır?”

İbn Zer şiddetle ağlayarak “Ah!” dedi, “Daha büyük olanı yırtıp artık, diğerini de öldürdük!”

( Bihar’ul Envar, C.10,S.159, Bab,12, Hadis.12) 

Ancak tüm tahribatlara rağmen biz; “ sancağımız hep dalgalansın” diye ne bazıları gibi ne Peygamber’in ağzını kapatmaya çalışacağız ki hadisleri yasaklayanlar bu zihniyettendir. Ne Muaviye zihniyeti ile sancağımızı yırtacağız ki Kuran’ı parçalamış kendi emellerine kullanmıştır. Ne de bazı dünyaperestler gibi sancaktarlarımızı öldüreceğiz ki imamları mezara gömenler ve mesajlarını duymayanlar bunlardandır.

 Hz. Resulullah (saa)  şöyle buyurur; “ O (Ali), bütün vasilerin efendisidir. Saadet ve mutluluk ona bağlıdır. Ona itaat yolunda ölmek, şehadettir. Onun adı Tevrat’ta da benim adımdan sonra geçer, eşi Sıddıka-i Kübra benim kızımdır. Onun iki oğlu benim oğullarımdır ve cennet gençlerinin efendileridir. Bu iki oğluyla o ve onlardan sonra ki imamlar, Rabb’imin peygamberlerden sonra insanlar üzerindeki hüccetleridirler. Ümmetim arasında onlar ilmin kapılarıdırlar. Onlara uyan ateşten kurtulur, onları izleyen “Doğru Yol”a hidayet olur. Yüce Rabb’im kendisine onların sevgi ve muhabbetini bağladığı kulunu cennete sokmuştur.” ( Şeyh Saduk, El-Emalî, S.21, 6. Oturum, Hadis. 5)

Şimdi gelelim bugünümüze, son sancaktarı tanımaya. Son sancaktarımız tüm peygamberlerin ve vasilerinin sırrının toplandığı, emanetlerin son durağı, son Peygamber (saa)’ in son temsilcisi, dünya hayatının son perdesini indiren, Allah ve Resulü’nün bildirdiği ve münafık ile inkârcıların gölgelemek istediği ve ancak gölgelendiremediği o önemli zat; imam Mehdi (as)’dir. Kur’an tevilini koruyarak sancağımızı yine özgürce dalgalandıran ve Tevhid yolunu koruyan O’dur.

İşte şimdi sıra bizde ve duruşlarımızda…

Yeryüzünün kalbi olan Kâbe’den, bir Cuma seslenecek. Bakalım son çağrı ve son fırsat olan bu imtihana cevap nasıl verilecek? Dikkatinizi çekti mi, bilemiyorum; Cuma günü ve Kâbe’den.

Son imtihan olan İmam Mehdi (as)’nin sancaktarlığında bu ümmet ne kadar toplanacak? Ya da siz bu ümmettin bir parçası olacak mısınız?

İnsanların İmam Mehdi (as) ve sancağına olan mesafesi; biat ettiği kuvvettedir. Oran paraleldir. Yakinen iman edenler ve İmam Mehdi(as) tabi olarak salih amel işleyenler sancağa en yakın duranlar olacaktır.

 Hepimizin bildiği bir hadisi hatırlayalım; “ Kim zamanının imamına tabi olmadan ölürse cahiliye ölümü üzere ölmüş olur.” (Saduk, 1405: 414;Taftazanî, 1422: 3/476 )

İmamı kabul etmeyenler onun haykırışını duymayacaklardır.

Bir başka tuzak ta var. Lâkin sözde imama tabi olanlar da sancağa yakın olmayacaklardır. Sancağa bakacaklardır ancak göremeyeceklerdir. Aynen hayatlarındaki duruş gibi.

Bu nedenle her Cuma geldiğinde bu noktayı unutmayalım. Bu Cuma günü de gafil olarak geçmesin ömrümüzden.

Şu noktaya da parmak basmadan geçmek istemiyorum. Bir düşünceye, inanca veya hayat bakışına saldırmanın, onu pasifize etmenin ya da yok etmenin yolu o sancağı taşıyan önderi öldürmek veya o sancaktara saldırmak ile olur. Tüm savaşlarda ve saldırılarda diğer tüm peygamberlere ve en son peygamber Hz. Muhammed (saa)’e saldırıları hatırlayın. Savaş, suikast, hakaret, kınamalar, sözünü çarpıtmalar…

Bu gerçekler ortada iken peygamberden sonraki sancaktarlara saldırmaları, onları katletmeleri ve yollarını çarpıtmaları… Hep o sancağın çağrısını yere indirmek için değil mi?

Bir düşün bakalım. İmam Ali (as)’ye neden meydan okudular, İmam Hasan (as)’a neden saldırdılar, İmam Hüseyin(as) neden kerbela’da katledildi, İmam Zeynel Abidin(as) neden zehirletildi ve diğer tüm imamlar(sa) neden bu kadar saldırılara maruz kaldılar?

İşte son imam Mehdi(as); neden kendini aleni etmiyor? Tüm bu saldırılardan dolayı. Bu saldırıları yapan sözüm ona inananlardır, kâfirler değil ve hâlâ da saldırılar devam ediyor sancaktarlara… Lâkin sancağın mesajı susturulamayacak. Mesaj her halükârda yerde ve göklerde dalgalanmaya devam edecek. Bu, Yüce Allah’ın vaadidir.

İşte bu yüzden sancak deyip geçme! Neye baktığını, neye sarıldığını ve ne ile yola koyulduğunu bilmelisin.

 Sancağını ve onu taşıyan sancaktarlarını iyi tanımalısın. Son imtihanın ve senin tercihin.

Hz. Muhammed (saa) şöyle buyurur; “ Yüce Allah’ı, size vermiş olduğu nimetlerden dolayı sevin ve O’nun rızası için beni, benim rızam için de Ehl-i Beyt’imi sevin.” ( Şeyh Saduk, El- Emalî s.364, 58. Oturum, hadis 6; Sünen-i Tirmizi c.5, s. 662)

Bu, bizim iyiliğimiz için. Uyarı bizim lehimize. O, Rahman ve Rahim olan Rabb’imizin, Rahmet Peygamber(saa)’inin tavsiyesidir.

 

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

Bir Cevap Yazın

Mail adresiniz 3. şahıslarla paylaşılmayacaktır. * işaretli alanların doldurulması zorunldur.

Yorum yaparken aşağıdaki HTML taglarını kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>