SALÂVAT, ALLAH İLE İRTİBATTIR.

e4a1a30b

 SALÂVAT, ALLAH İLE İRTİBATTIR.

SALÂVAT, AĞZI HOŞ KOKULU EDENDİR. 

SALÂVAT, TOPLULUK OLUŞTURANDIR.

SALÂVAT, İNSANI EN GÜZEL UĞURLAYANDIR. 

SALÂVAT, EN İYİ SADAKADIR.

SALÂVAT, MECLİSLERDE SUNULAN EN LEZİZ TATLIDIR. 

SALÂVAT, NEŞE KEDER MECLİSLERİ  İÇİN EN İYİ ZİKİRDİR.

SALÂVAT, ÖLÜLER İÇİN EN İYİ HEDİYEDİR. 

SALÂVAT, GELİN VE DAMAT İÇİN EN İYİ HEDİYEDİR.

SALÂVAT, EN İYİ  İLAÇTIR. 

SALÂVAT, İNSANLARIN UMUDUDUR.

SALÂVAT, HASTALARIN SON UMUDUDUR.  

SALÂVAT, BÜTÜN ESİRLERİN UMUDUDUR 

SALÂVAT, İLAHİ BİR HEDİYEDİR.

SALÂVAT, TOPLUMUN HOŞ KOKUSUDUR 

SALÂVAT, MUHAMMED ‘İN HOŞ KOKUSUDUR. 

SALÂVAT, BÜTÜN İYİLİKLERİ  HATIRLATANDIR. 

SALÂVAT, GÜNAHLARI TEMİZLEYENDİR.

SALÂVAT, AHLAKİ REZALETLERİ TEMİZLEYENDİR.

Salâvat  denince selamlama gelir bütün akıllara ve buda ortak vahdettir ve birleşmedir  bütün ümmetin  ama şuurda ayrı.

Bir ayrıntı var ki ilk insan ve halife olan Hz. Âdem peygamberin duasıdır  da  salâvat.

İşte  bize ilk ayrıntı ve öğreti başlar  bu duanın kabul olma şartındaki selamlama da.

Hz. Âdem(as)’e öğretilmiş bir iptir salâvat  ki bizlerde bu ipe sarılalım, düşmeyelim, takılmayalım diye.

Bizlerin de  ta çocukluğumuzda  başlar bu küçük kısa ama ayrıntıları çok olan salâvat.

Çocukken ilk önce öğretisini aldığımız duadır salâvat. Ve zamanla yaşlılarımızda da  dualar unutulur veya ezberlenemez.

“Olmuyor derler”  ama  salâvatı unutmazlar.  İçsel olarak yönelirler bu  tasdiklemeye, sadık olmaya, yardım ve itaat etmeye…

İşte o zaman bu içsel gücün duasıdır,  ruhun gıdası olan salâvata iter bütün canlı  yaratılmışları…

Peki, nedir o cümle kimi selamlar, kimleri tasdikleriz,  bu cümlenin altı nasıl doldurulur, sözde mi kalmalı?

Meclislerde en önde mi söylenmeli yoksa arada bir aklımıza gelince kalbimizi rahatlatmak için geçiştirilmeli mi?

“Allahumme salli ala Muhammed ve ala  âli Muhammed”

Anlamı ; “ Allah’ım! Muhammed’e salât ve selam gönderdiğimiz gibi ailesine de salât ve selam olsun.

Bize hemen bir uyarı daha gelir Peygamberimizden aslında, burda “durun, tefekkür edin ki hataya düşmeyin!” der yine bir delil daha ortaya koyar Alemlere Rahmet olan Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.a);“bana kesik selam getirmeyiniz.”  Çevresindekiler “ kesik salâvat” ın ne olduğunu sorunca Resulullah (s.a.a);

” Allahumme salli ala Muhammed” dedi. Tam olan ise “ Allahumme salli ala Muhammed ve ala âli Muhammed” diye buyurdu.

Çünkü salâvatın cevabını Hz peygamber verir.

Salâvat insanın isminin Hz peygamberin huzuruna ulaşmasına ve bizzat Hz. peygamber in ( Allahın salât ve selamı ona ve ehlibeytine olsun )

Bu salâvata cevap vererek “Aleyh is Selam” demesine neden olur.

Gösterilen açık   bir Hikmet daha ortaya çıkar ki  “akledin ve düşünün”  diye bizlere.

Böylece Müslümanlar salâvatla ilgili kendi görevlerini öğrenmiş olurlar.

TEVHİDİN SESLENİŞİ VE VAHDETİN BİRLEŞMESİ OLAN EN BÜYÜK SLOGANDIR

Allah’ın kitabı olan ve bizim için indirilen bizlerin aslında kullanma kılavuzu olan  Kur’an’ı Kerim Salâvata Allah’ın sözleri ile yer verir ve derki:

Ahzab süresi,56. “ALLAH ve melekleri, peygambere çok salâvat gönderirler. Ey müminler! Siz de ona salâvat getirin ve tam bir teslimiyetle selam verin.”

İmam Musa Kazım’dan (a.s.) Ayette geçen salâvatın  anlamı sorulunca şöyle buyurdu:

“ALLAH’IN salâvatı, rahmet etmektir. Meleklerin salâvatı,  peygamberin makamını yüce bilmektir.

Müminlerin salâvatı ise peygamber için dua etmektir.

Müminlerin salâvatı peygamberi ve ailesine verdiği ahdidir. Her salâvat çektiğinde bu ahdini yenilemiş olur. Çünkü salâvat ile bağlılığına, bu yola destek vereceğine, kendilerine bu davada yardımcı olacağına söz vermiş olur. Konuşan Kuran-ı natık olan İmamların tevili çok açık bir şekilde bu yöndedir Kuran ve hadis birbirine uyumludur görüldüğü gibi.

Allah Kur’ân-ı Kerim’de birçok hükmü genel olarak açıklamıştır, onun bütün özelliklerini açıklamamıştır. Bu hükümlerin ayrıntılarını ve özelliklerini açıklamayı Kur’ân’ın gerçek müfessirleri olan Peygamber’e ve Ehl-i Beyt’e bırakmıştır. Bunu nedenle böyle düşünüyorsunuz soruları hatta bidat mi yani dinde olmayan bir şey mi dâhil ediyorsunuz akla getirenlere ayet ve hadisler ve akılla bize yol göstericilerimiz çok net ifade etmişlerdir.

Buna göre Peygamber, âyetin tefsirinde âl-i Muhammed’in salâvatta olmasını emrediyorsa bunun Kur’ân’ın gerçek tefsiri olduğu anlaşılır. Kur’ân, zâhirî anlamından başka derin bâtınî anlamı da içerir.

Bu anlamları Peygamber ve Ehl-i Beyt’in bize bildirmeleri gerekir. Nebi kelimesi zâhirî anlamı gereği âl-i Muhammed’i içermese de bâtınî anlamı gereği bunu içerir.

Tekrar bidat  düşüncesine dönelim.

Bidat, dinde olmayan bir şeyi dine ekleyip dinin bir parçası bilmeye denir. Bu ilke kendi yerinde ispatlanmıştır ki Peygamber ve Ehl-i Beyt’in söz ve tutumları dinin öğelerini belirler. Buna göre âl-i Muhammed Kur’ân’da olmadığına göre bu bir bidattir demeniz yanlıştır. Çünkü bunun hadislerde yer alması onun dinin bir öğesi sayılması için yeterli delil oluşturur ve Kur’ân’da geçmediği için bidat sayılması doğru değildir.

Taharet, namaz, oruç, hac, cihat, humus, zekât vb. hükümler Kur’ân’da yer almalarına rağmen bunların ayrıntıları ve şartları Kur’ân’da açıklanmış değildir. Örneğin namazın farz olduğu Kur’ân’da açıklanmış ve bazı cüz ve şartlarına da özet bir şekilde işaret edilmiştir.

Ancak bunların ayrıntılarına gelince örneğin namazda okunacak zikirler, kaç rekât olduğu ve nasıl kılınacağı gibi hüküm ve şartlar açıklanmamıştır.

Müslümanların yöntemi bu hükümlerin ayrıntılarını Peygamber’den öğrenmekti. Onlar bir hükmün nasıl yerine getirileceğini öğrenmek için Peygamber’in huzuruna varıp o hükümle ilgili bilmedikleri hususları soruyorlardı. Ve Peygamberde açıklıyordu. Müslümanlar da bu emirler doğrultusunda o farizayı yerine getiriyorlardı. Kur’ân zâhirî anlamının yanı sıra derin bâtınî anlama da sahiptir. Bu bâtınî anlamı Peygamber ve Ehl-i Beyt bize bildirmelidir. Buna göre salâvat getirirken âl-i

Muhammed’i de söylemenin gerektiğini emreden hadisler, işte Kur’ân’ın bu batınî anlamına işaret sayılabilir. Kur’ân âyetlerinden anlaşıldığı üzere Allah Teâlâ Peygamber ve Ehl-i Beyt’i bir nur saymaktadır.

Örneğin Allah Teâlâ Tathir âyetinde şöyle buyurmaktadır. Ahzab süresi/ 33; “Allah siz Ehl-i Beyt’ten her türlü pisliği gidermek ve sizi tertemiz kılmak istemektedir.” Bu âyette Allah Peygamber ve ailesini bir gerçek olarak değerlendirmektedir.

Yine Meveddet âyetinde şöyle demektedir: Şura süresi/ 23  “De ki sizden yakınlarımı sevmekten başka hiçbir karşılık istemem.”

Peygamber’in elçiliğinin karşılığı olarak yakınlarını sevmek olduğu bildiriliyorsa bunun anlamı

Ehl-i Beyt ile Peygamber’in birbirinden ayrılmazlığıdır. Mübahale âyetinde şöyle buyurmaktadır:

“Deyin ki gelin kendi çocuklarımızı ve çocuklarınızı kendi kadınlarımızı ve kadınlarınızı ve kendimizi ve kendimizi çağıralım…”Al-i İmran süresi/ 61

Bu âyette Hz. Ali, Peygamber’in nefsi olarak ifade edilmiştir. Bu âyette Peygamber, duasının kabulü için Ehl-i Beyt’ini de yanında bulundurmakla görevlendirilmiştir.

Birçok hadiste Peygamber ve Ehl-i Beyt’in bir nur olduğu belirtilmiştir. Örneğin şu hadise dikkat edin. Peygamber (s.a.a) şöyle buyurmuştur: Sonuç şu ki: Ehl-i Beyt’e salâvat getirmeyi de Peygamber’e salâvat getirmekle birlikte zikretmek bidat olmadığı gibi, hem Kur’ân, hem hadisler, hem de akıl ile  uyumludur. Gerçekte Ehl-i Beyt’e salâvat, Peygamber’e salâvatla aynı gerçeği ifade etmektedir.

Son noktada şu ki: Peygamber’e salâvat her yerde ve mutlak şekilde farz değildir. Elbette önemle vurgulanan müstehap amellerdendir.

Sadece namazın teşehhüdü gibi özel durumlarda farz olur. Peygamber’e salâvat farz olduğu durumlarda âl-i Muhammed’e de salâvat getirmek farz olur. Müstehap olduğu yerlerde de müstehap olur. Buraya kadar söylediklerimizden anlaşılan şudur: Her zaman Peygamber efendimize salâvat getirmek güzel ve beğenilir bir ameldir.

Namazın teşehhüdünde ise salâvat farzdır; dolayısıyla, Allah Resulüne (s.a.a) salâvat getirilmemesi durumunda namazın batıl olacağı anlaşılmaktadır. Yine, Peygamber efendimize salâvattan maksat ise, onunla birlikte Ehl–i Beyt’inin de zikredilmesidir. Dolayısıyla, Ehl–i Beyt’in zikredilmediği bir namaz, Peygamber efendimizin (s.a.a) ifadesiyle “sonu kesik”? Salattır ve efendimiz şahsen bundan sakındırmıştır insanları. Biharu’l-Envar, c. 91 , s.63  De geçen hadiste Resulü Ekrem  Allahın salât ve selamı ona ve Ehlibeytine olsun

Hz. Ali (a.s) şöyle Vasiyet etti;

“Ey Ali kim her gün  ve her gece bana salâvat okursa, günahları büyük günahlardan olsa bile benim şefaatim ona vacip olur.”

Biz ta konunun başında  salâvatın güzelliklerinden bahsetmiştik demiştik ki; Duanın kabul olma şartı  bununla ilgili  İmam Cafer  Sadık aleyhi selam  Hadisi de bize net açık yol gösterici olmuştur. Adamın biri gelip İmamın huzuruna gelerek  “ Kur’ an ‘da manasını anlamadığım iki ayet var “ dedi.

İmam Cafer Sadık a.s: Hangi ayetler?

Adam: Allah Kur’an’da şöyle buyuruyor  “ Bana dua edin, icabet edeyim “ (Mümin, 60.)  Ama ben dua ettiğim halde icabet olmuyor.

İmam Cafer Sadık ( a.s );

Alllah’ın  sözünde durmadığını  mı söylüyorsun? Kim duannın şartlarını dikkat ederse, Allah duasını kabul eder. “

Adam: Duanın şartı  nedir?    İmam Cafer Sadık ( a.s );

Takvalı olmanın yanında önce Allah’a  hamd etmelisin ve O’nun nimetlerini anlamalısın. Sonra da şükredip Peygamber’ e ve Ehlibeyt ‘ine salâvat okumalısın. Sonra günahlarını anıp, Allah’a sığınmalı ve tövbe etmelisin. İşte duanın şartı budur.

MİRAÇ TA SALÂVAT’ IN ÖNEMİ

Hz. Peygamber  Miraca götürüldüğü  geceyi bir grup ashap o gecede olanı anlattı:

“Mirac’a götürüldüğüm  gece üçüncü  semada benim için bir minber hazırlandı. Ben minbere çıkıp üzerine  oturdum. İbrahim minberin  basamaklarına  yerleşmişti. Diğer peygamberler de İbrahim ‘den aşağıda ki basamaklara yerleştiler.

Bu arada Ali ortaya çıktı. Nurdan bir deveye binmişti. Yüzü dolunay misali aydınlıktı. Etrafında yıldız misali  parlayan bir grup daha vardı. Bu esnada İbrahim ona işaret ederek: Bu hangi büyük peygamber veya melek diye sordu.

Şöyle cevapladım  : “O, ne peygamberdir ne de melek. Bilakis O , amcamın oğlu , damadım ve ilmin varisi Ali b. Ebu Talib‘tir.”

İbrahim : “ Peki etrafında yıldız misali parlayan grup kimdir?

Ben : “ Onlar da Ali b.Ebu Talib ‘in  taraftarlarıdır. “

İbrahim, Ali b. Ebu Talib’in taraftarlarından olmayı temenni ederek şöyle arz etti:

“ İlahi! Beni Ali b. Ebu Talib’in taraftarlarından karar kıl.”

Bu arada Cebrail nazil olarak  Saffat suresinin 83. Ayetini okudu : “ İbrahim de onun taraftarlarındandır. “

Hz. Peygamber s.a.a  şöyle buyurdu

“ Ne zaman Hz İbrahim hariç diğer peygamberlere salâvat okumak isterseniz önce bana salâvat okuyun, sonra diğer

Peygamberlere okuyun. Ama ne zaman bana salâvat okumak  isterseniz önce Hz. İbrahim’e salavat okuyun.”

Ashab  : “Neden? “ diye sordu.

Hz. Peygamber saa:

“ Bahsettiğim  nedenden dolayı. O, Ali b. Ebu Talib’in taraftarlarından olmayı temenni etti .”

ZEYNEP ÖZ

 

 

 

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

Bir Cevap Yazın

Mail adresiniz 3. şahıslarla paylaşılmayacaktır. * işaretli alanların doldurulması zorunldur.

Yorum yaparken aşağıdaki HTML taglarını kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>