ONSEKİZ BİNDEN BİRİ Mİ, DÖRTTEN BİRİ Mİ?

imam-huseyin-kerbela_8023646-15790_640x360

ONSEKİZ BİNDEN BİRİ Mİ, DÖRTTEN BİRİ Mİ?

“LEBBEYK YA HÜSEYİN!”

Lebbeyk Ya Hüseyin! Bunu söylemek o kadar kolay değil. Kelime anlamı “Buyurdum ya Hüseyin! Çağrını duydum ya Hüseyin! Davetine icabet ettim ya Hüseyin!” anlamlarına gelir.

Acaba imam Hüseyin(as) neye çağırıyordu ki, biz bu kadar kolay icabet edebiliyoruz! Ya da samimi isek şu andaki tablo neden bunu yansıtmamaktadır?

İmam Hüseyin(as), ta Zer âleminden gelen bir çağrının şahsiyetleşmiş halidir. O öyle bir makamda ki; Hz. Âdem’in bile hürmetine dediği o kişilerden biri olduğu gibi, gelecekteki makamları müjdeleyerek ve o makamlara işaret ederek, nesillere iman edilmesi gereken esaslardan biri olarak ta göstermiştir.

Hz. Nuh (as), Hz. İbrahim, Hz. Musa (as), Hz. İsa (as)’nın da hürmet dediği gibi, müjde olarak ta kendi çağlarına bildirmişti.

Düşünebiliyor musunuz?

Hz. Musa(as); Hz. Muhammed(saa) ve Onun Ehl-i Beyt’ini haber verirken, eğer o halk Hz. Musa (as)’ya inanıp bu haberlere inanmasalardı, imanlarından geri dönmüş olacaklardı.

Bu yüzden Hz. Hüseyin(as) ile ilgili sıfatlar söylenirken bu anlamlar gözden kaçırılmamalıdır.

“ Selam olsun sana ey Allah’ın seçkin kulu Âdem’in varisi. Selam olsun sana ey Allah’ın peygamberi Nuh’un varisi. Selam olsun sana ey İbrahim Halilullah’ın varisi. Selam olsun sana ey Musa Kelimetullah’ın varisi. Selam olsun sana ey İsa Ruhullah’ın varisi. Selam olsun sana ey Allah’ın elçilerinin efendisi Muhammed’in varisi. Selam olsun sana ey vasilerin en üstünü Emirulmüminin Ali’nin varisi. Selam olsun sana ey beğenilmiş, tertemiz, -Allah’tan razı olan ve Allah tarafından razı olunan Hasan’ın varisi.….”

(Mefatihu’l Cinan, şeyh Abbas Kummi, syf 870)

İmam Hüseyin(as); Hz. Adem (as)’dan beri gelen velayet makamının mirasçısı idi, h. 51- h.61 arasında yeryüzüne hüccet misyonunu yerine getirdi.

Sonrada getirdiği mirasını koruma yolunda şehadeti ile o makamı kendisinden sonraki vasisine bıraktı.

Yani imam Hüseyin(as), dünya tarihinin tüm enbiyaların mirasçısı idi. İmam Hüseyin(as)’e ihanet demek, tüm mirasa ihanet demekti. Ayrıca sonraki mirasçı yani müjdelediği isme de ihanet demekti.

Eğer imam Hüseyin’in makamı anlaşılmazsa ve kendisinden sonra haber verdiği kimseler kabul edilmezse akide bozuldu demektir. İman sıkıntıya girdi anlamına gelirdi. Çünkü ilahi makam artık görülemeyecek, miras korunmayacak demekti.

Yani imam Hüseyin (as)kabul edildiği halde, ileri de gelecek olan mirasçılarından örneğin imam Ali Naki(as) kabul edilmiyorsa ya da ahir zaman önderi imam Mehdi(as) müjdelendiği halde kabul edilmiyorsa, imam Hüseyin’in makamı yine anlaşılmamıştır demektir. Yani İmam Hüseyin(as), hem geçmişe bir çağrı yaparken tasdik istedi, hem de gelecek mirasçılar için bir tasdik istedi. Bu nedenle “Lebbeyk!” derken nelere cevap vermemiz gerektiğini görmemiz gerekmektedir. O makamı görmemiz gerekmektedir.

İmam Hüseyin vasiyetinde belirttiği cümlelere dikkat edelim.

“ Hiç kuşkusuz, ben taşkınlık yapmak, azgınlaşmak, yeryüzünde bozgun çıkarmak veya zulmetmek için çıkmıyorum. Bilakis, dedemin ümmetini ıslah etmek için çıkıyorum. Marufu emretmek ve münkerden sakındırmak, dedemin ve babam Ali b. Ebu Talib’in gittiği yoldan gidip onların hareket tarzını egemen kılmak istiyorum. Kim hakkı kabul etmek suretiyle benim çağrımı kabul ederse, hakkın velisi Allah’tır. Kim de benim bu çağrıma karşı çıkarsa, Allah benimle bu kavim arasında hükmünü verinceye kadar sabrederim. O, hükmedenlerin en hayırlısıdır.”(Hidayet Önderleri/ İmam Hüseyin/ 5. Cilt)

İmam Hüseyin (as)’in vasiyeti içerisinde şu cümlelere dikkat ediniz. “…Dedemin ve babam Ali b. Ebu Talib’in gittiği yoldan gidip onların hareket tarzını egemen kılmak istiyorum. Kim hakkı kabul etmek suretiyle benim çağrımı kabul ederse, hakkın velisi Allah’tır…”

Bu çağrı sadece kendi dönemini ilgilendiren bir hilafet olayı değildir. Konu bu kadar sığ düşünülmemelidir. Konu bir akide mücadelesidir. İmam Hüseyin(as) kabul edildiğinde geçmiş ve geleceği kapsayan tüm çağrı görülmelidir. O Veliyyu Rahman’dır.

Ayrıca çok önemli bir başlık ta vardır. Kur’an sadece bir kitap olarak o günün insanların elinin altındadır. Üstelik tâ birinci halifeden başlayarak hadislerin dile getirilmesi yasaktır. Kur’an nasıl anlaşılacaktır? İmam Ali(as) katledilmiştir. İmam Hasan(as) katledilmiştir. Şimdi bu dönemin hücceti de yani İmam Hüseyin(as) de katlediliyor.

İmam Hüseyin(as), hüccet olarak Kur’an’ın Şeriki’dir. Yani Onu tevilini bilen, açıklayan, yaşayan…

İmam Hüseyin sadece şahısların mirasçısı değildir. O ilimlerin de kapısıdır, son mirasçısıdır. Emanetlerin de mirasçısıdır. Allah’ın velisi olarak sadece Kur’an’ın şeriki değil, gelen tüm ilimlerin vasisidir. Bu durumda İmam Hüseyin (as) denildiğinde bu kapının da farkında olmak gerekmektedir.

O çağda meleklerin uğradığı kimsedir. Gaybın bildirildiği kimsedir. Yani gök âlemiyle ilişkisi olan. Bu yüzden imam Hüseyin göklerle yeryüzü arasındaki Allah’a açılan tek kapıdır. Bu makamı da bilmek gerekiyor. Allah yeryüzünü ne başıboş, ne de ilgisiz bırakmamıştır.

İşte bu makamda unutulmuş ki Kur’an’a karşı durulmuş, onun anlamından uzaklaşılmış, risalet yolu tıkatılmış, tüm mirasçılığı görülmemiş, Allah’ın kapısına saldırılmıştır. Her türlü hürmetler çiğnenmiştir.

Buradan şunu anlıyoruz ki insanlar Kur’an’ın çağrısını anlamak istemiyorlardı. Peygamberleri ve son hatem peygamber Hz. Muhammed (saa)’i tam manasıyla tasdik etmemişlerdi. Vasileri anlamak istememişlerdi.

Ebul fazl Abbas imam Hüseyin(as) üvey kardeşidir. Anneler ayrıdır. Rollere bakılmaksızın imam Hüseyin(as)’in makamına inanmıştır. Bu yüzden Kerbela’da yanı başındadır. İmam Hüseyin(as), su yasaklanınca Ebul fazl Abbas’ı Fırat kenarına gönderip, kendisinden su getirmesini istemiştir. Şam askerleri Fırat kenarını kuşatmış, suyun alışına izin vermezler. Abul fazl Abbas üç gündür susuz olmasına rağmen, imamı su içmediğinden su içmez ve kabını su doldurup önce imamına ve çocuklara götürmek ister. Askerler tek tek kollarını keser. Atından düşer, gözüne ok saplanmıştır. Diğer gözü de kanlı ve bulanık halde ölmeden önce haline bakmaksızın şöyle der. “ Ey imamım! Çok özür dilerim. Verdiğin görevi yapamadım!” …

İşte bu büyük bir teslimiyettir. Ölürken bile şehadetinin, “Allah’ın dileği, Allah’ın hüccetine karşı vazifesini bilmek”ten geçtiğinin farkındadır.  Çünkü imama itaat, peygambere itaattir, peygambere itaat, Allah’a itaat demekti.

Hz. Muhammed (saa); “Hüseyin bendendir ve ben de Hüseyin’denim.”

Bunu derken, duygusal bir durumdan bahsetmemektedir. Çağrılan çizgiyi göstermektedir.

Aynı ifadeyi imam Ali (as) için de demişti.

“Ali, benden sonra hidayet sancağıdır, beni dost edinenlerin imamı ve bana itaat edenlerin nurudur.”

( Kenzu’l-Ummal, 5/153; Tirmizî, 5/328, Hadis: 3873)

Hasan ve Hüseyin, benim oğullarımdır. Kim onları severse, beni sevmiş olur. Kim beni severse, Allah’ı sevmiş olur. Kim de Allah’ı severse, Allah, onu cennete koyar. Kim onlara buğzederse, bana buğzetmiş olur. Bana buğzeden Allah’a buğzetmiş olur. Kim de Allah’a buğzederse, Allah, onu cehenneme koyar.”( Müstedrek, Hâkim, 3/166)

Yani imam Hüseyin (as)’ın çağrısı kişisel bir mesele değildir. Peygamberlere iman, ahirete iman, Allah’a iman, kitaplara iman ile ilgilidir.

Hüccetlerin konumunda sadece kendilerine ait bir kulluk görevleri yoktur. Nasıl ki peygamber Hz. Muhammed (saa) “ hem Abduhu, hem de Resuluhu” dur. Vasiler de “ hem Abduhu, hem de Halifetu’r Resul” olarak bu ümmetin imamlarıdırlar. Kendi çağlarının hücceti olarak kabul edildiği gibi tüm hüccetler silsilesinde de iman edilmesi farz edilen makamdadırlar. Bu gün bizde onu tasdik ederek, tüm çağrılarını duyarak, mirasçısı İmam Mehdi (as)ye da tabi olarak bir duruş göstermeliyiz.

İmam Mehdi (as) de bir öğretisi ile bize bu yolu göstermiştir.

“Allahumme arrifni nefsek, fe-inneke in lem tuerrifni nefseke lem a-rif nebiyyek. Allahumme arrifni resulek, fe-inneke in lem tuerrifni resuleke lem a-rif huccetek. Allahumme arrifni huccetek, fe-inneke in lem tuerrifni huccetek, zaleltu en dini”.

“Allah’ım! Bana kendini tanıt, eğer kendini tanıtmasan senin Resulü’nü tanıyamam. Allah’ım! Bana Resulünü tanıt, eğer bana Resulünü tanıtmasan senin hüccetini tanıyamam. Allah’ım! Bana hüccetini tanıt, eğer bana hüccetini tanıtmasan dinimden saparım”

Kemal-ud Din, Saduk, c.2, s.342

Yüce Allah’tan sana doğru gelen yol, sen den yüce Allah’a giden yol budur. Bundan başka yol kabul edilmemektedir. O halde inanan bir insanın bu yolu görmesi olmazsa olmazlardandır. Yani hüccet kabul edilmediğinde yol kapalıdır.

Şimdi tüm bu kısa kısa verdiğimiz açıklamalardan sonra -diyorum çünkü bu konularla ilgili binlerce delil getirilebilir. Ancak burada kısaca değindikten sonra gelelim asıl meseleye – Allah’ın hüccetlerine ve peygamberlerin vasilerine savaş açanları muhalif olarak görüyor, suçluyoruz. Onların akıbeti Allah’ın rahmetinden, peygamberin şefaatinden mahrumdur. Buna da yakinen inanıyoruz.

Şimdi gelelim. İmamı tasdik edenlerin durumuna!?

İmam Cafer Sadık (as); “ Kadir olan Allah diğer varlıkları yaratmadan önce, bizim ruhlarımız olan ondört nuru yarattı” buyurdu.

Şöyle sordular; “Ey Resulullah’ın oğlu! Ondört nur kimlerdir?”

İmam(as) şöyle buyurdu; “ Muhammed, Fatıma, Ali, Hasan, Hüseyin ve Hüseyin’in dokuz oğlu(üzerlerine selam olsun) ki onlardan dokuzuncusu, onların Kaimi’dir. Kaybolacak ve kaybolduktan sonra ortaya çıkarak Deccal’ı öldürecek ve yeryüzünü zulümden temizleyecektir.”

Biz inanıyoruz onlar tâ ruhlar yaratılmadan ilk onların yaratıldığına, onların hürmetine nimetlerin üzerimize yağdığına, tüm seçilmişlerin onları müjdelediğine, tüm ilimlerin onlarda biriktiğine, onların nurlu olduğuna, hatemin vasileri olduğuna, dünyanın son perdesinin o hüccetlerin sonuncusu ile kapatılacağına….

Tüm bunlara inanmamıza rağmen şunu çok merak ediyorum. Onların çağrılarına ne kadar “ lebbeyk !” dedik. Ya da “ lebbeyk!” diyebildik mi?

Herkes için Gadir hum olayı kilit noktasıdır. Orada biat edenler geri dönüşünden, insanların dinden ok gibi çıkışından bahsedilirken herkes hemen Cemel, Sıffın, Nehravan savaşına gitmektedir. Elbette bu savaşlar vardı. Fitne için kaynar kazanlardı. Ancak biatten dönmek o zaman başlamadı. Gadir hum günü çadırda peygambere ve imam Ali(as)’ye söz verip sözünden dönmekle başladı. Ve bugüne kadar da devam etmektedir. Demek ki o gün ihram giyilmiş bile olunsa hâlâ peygamberin makamı, dolayıyla imam Ali(as)’nin makamı tasdik edilmemişti. Bugün de tasdik edilipte, arkasından gidilmediği gibi…

Bu çağın insanları olarak bu makamlar bize de çağrı yapmaktadır.

Ne kadar cevap verdiğimizin göstergesi izlediğimiz hayat felsefesi, taşıdığımız kimlik, edindiğimiz ahlak prensipleri ve izlediğimiz metot esasları bu tasdiki yansıtmaktadır. Aşağıdaki ayetin kapsama alanına belki de bizde girmekteyiz.

Maide süresi/13 “Sözlerini bozmaları nedeniyle onları lanetledik ve kalplerini katılaştırdık… Kendilerine hatırlatılan şeyden pay almayı unuttular…”

Kerbela faciasının en büyük dersi insanların Allah’a karşı sorumluluklarını unutmaları, hayattaki tek gayeleri “Allah’a yakın olmak” istemeleri varken başka şeyleri gaye edinmeleridir..

Peygamber kendilerine gelmemiş gibi, Kur’an ellerinde yokmuş gibi, imam önlerinde durmamış gibi davrandılar…

Olayın püf noktası “Yüce Allah’a ne kadar yakın” olabiliyoruz.” “Kulluk” durumumuz ne alemdedir!? Kerbela’daki ruh, bunu anlatmaktadır.

Küfe halkı dindar bir halktı. Allah’a, peygamberine, ahiret gününe inanıyordu. Hatta imam Ali’ye, imam Hasan’a, imam Hüseyin’e de inanıyorlardı. Onların her dediklerini tasdik ediyorlardı. Gelecek hüccetlerde dâhil. Dünya düzeninin bu eksende olduğunu kabul etmişlerdi.

İmam Hüseyin’e 18. 000 bin mektup göndermişlerdi. “ Gel, başımızda ol, sen bizim imamızsın, senin yolunda ölmeye hazırız, sana feda olmayacaksak, daha neye yararız…” gibi ifadeler çoktu. Ancak korkular ve kaygılar kendilerini sarınca 18. 000 kişi, dört kişiye indi.

18.000 kaybetti, imamına inandığı halde. Ancak inandığını ve sonuna kadar inancının arkasında olduğunu gösteren dört kişi öne çıktı.

18.000 sıradan oldu. Dört kişi özel oldu.

Şimdi biz kimlerdeniz? Hangi gruptanız?

18.000 den biri mi, yoksa dört kişiden biri mi?

Sıradan biri mi, sıra dışı kişilerden biri mi?

Bu başlık kendimize sorulacak çok önemli bir sorudur. “Lebbeyk ya Hüseyin!” demek bir sloganın ötesine geçmelidir. Yoksa “Lebbeyk ya Hüseyin!” dediğimizde, imamın arkasına dönüp baktığında hiç birimizi göremeyeceği bir durum olacaktır. Allah muhafaza etsin. “Lebbeyk ya Hüseyin!” Derken neye davet edildiğimizin farkında olalım, aksi takdirde aynı hata ne yazık ki İmam Mehdi(as) imtihanında da olacaktır.

18.000 den biri değil, dört kişiden biri olalım inşallah!

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

Bir Cevap Yazın

Mail adresiniz 3. şahıslarla paylaşılmayacaktır. * işaretli alanların doldurulması zorunldur.

Yorum yaparken aşağıdaki HTML taglarını kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>