KORONA GÜNLERİNDE EN ÇOK HATIRLANMASI GEREKEN; MEÂD

Resim---Kopya---Ko

MEÂD

Meâd, lügatte geri dönüş demektir. Ruh bedene geri döndürüleceğinden, ahiret inancına bu ad verilmiştir. Meâd inancı, İslâmın temel esaslarından olup herkesin ölümden sonra tekrar dirileceğine, inanç ve amelinin karşılığını göreceğine inanmak, İslâma göre farzdır.

Kur’an-ı Kerim, ölümden sonra dirilişi ve ahiret hayatını inkâr edenler hakkında şöyle buyurur:

‘’Kâfirler dediler ki: ‘’Bütün olup biten bu dünya hayatından başkası değildir; yaşarız ve ölürüz; zamanın akışından başka bizi yok eden hiçbir şey bulunmamaktadır.’’ Oysa onların bu konuda hiçbir bilgileri yoktur, sadece zannetmektedirler.’’ (Casiye, 24)

Meâdın başlangıcı ölüm ve sırasıyla kabir, berzah, sonrası kıyâmet ve sonunda cennet ve cehennemdir. Meâd, duyu organlarıyla algılanamaz. Aklî delillerle sabittir. Ama insanın ölümden sonra ne olacağını sadece aklıyla idrak etmeye çalışması imkânsızdır. Bunun tek yolu vahiydir. Zirâ hiç kimse içinde bulunduğu âlemden ötesine ulaşamaz. Örneğin anne rahmindeki bir bebeğin dış âlemin niteliğini ve niceliğini anlaması imkânsızdır. Uzayın sonsuzluğunu ve oradaki varlıkları bilmesi mümkün değildir. İşte bunun gibi maddî âlemde bulunan, maddenin ve tabiatın esiri bir varlığın, maddî âlemin batınında bulunan ve bu âlemden kurtulduktan sonra ulaşılacak olan melekût âlemini anlaması nasıl mümkün olabilir? Dolayısıyla Allah-u Teâlâ’nın haber verdiği kadar bilebiliriz. Bir de Rabbimiz ahiret ve meâda benzer olaylar var ederek algılayışımızı kolaylaştırmış ve bize olan hüccetini tamamlamıştır.

Ahiret / Meâd’a Benzer Olaylar

a)    Bitkinin Yeşermesi: Solup kuruyan bir bitkinin yeniden yeşermesi ile insanın öldükten sonra dirilmesi arasında hiçbir fark yoktur. İnsanların bunu fark edememelerinin sebebi, bu olayı sürekli görmeye alışmış olmalarıdır.

‘’Şimdi, Allah’ın rahmetinin eserlerine bak; ölümünden sonra yeryüzünü nasıl diriltmektedir… Şüphesiz O (yeryüzünü ölümünden sonra dirilttiği gibi) ölüleri de gerçekten diriltecektir. O, her şeye güç yetirendir.’’  (Rum, 50)

b)   Uyku ve Ashab-ı Kehf’in Uykusu: Zira her uyku bir nevi ölüme benzer (uyku ölümün kardeşidir) ve her uykudan uyanış da bir tür, ölümden sonra uyanıştır. Uykuda rüyamızda birçok yere gider gelir, birçok şey yaparız, ancak bedenimiz yerinden dahi kıpırdamamaktadır.

‘’ Böylece, Allah’ın vaadinin hak olduğunu ve gerçekten kıyametin kendisinde şüphe bulunmadığını bilmeleri için insanları Ashab-ı Kehf’ten haberdar ettik…’’  (Kehf, 21)

Ancak, normal uykularda vücut biyolojik fonksiyonlarını sürdürdüğünden ruhun bedene geri dönmesi kimseyi şaşırtmamaktadır. Oysa üç asır boyunca uykuya dalan ve hiçbir besin maddesi almayan bir vücudun, doğaya egemen kurallara göre ölmesi, çürüyüp gitmesi ve ruhun geri dönüşüne elverişliliğini kaybetmesi gerekir.  Burada Rabbimiz bize ‘’ol’’ demesiyle öldükten sonra nasıl dirilteceğini gösteriyor.

c)    Bazı Hayvanların Dirilmesi: Kur’an-ı Kerim, olağanüstü şekilde dirilen birkaç hayvanı da delil olarak gösterir; bunlardan biri, Hz. İbrahim’in (a.s) elinde dirilen dört kuş örneğidir:

“ İbrahim: ‘’Rabbim! Ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster’’ dediğinde (Allah): “Yoksa iman etmedin mi?’’ dedi. (İbrahim): ‘’Hayır, İman ettim fakat kalbimin mutmain olması için’’ dedi. (Allah): “Kuşlardan dört tane al. Sonra onları parçalayıp, her dağın üzerine onlardan birer parça koy. Sonra da onları kendine çağır. Hızla yanına geleceklerdir ve bil ki Allah, üstündür, hüküm ve hikmet sahibidir’’ dedi.’’  (Bakara, 260)

Bir başka örnek ise bir sonraki maddede değineceğimiz İsrailoğulları Peygamberlerinden birinin binek hayvanının diriltilmesidir.

d)   Bazı İnsanların Bu Dünyada Diriltilmesi: Bu örneklerden en önemlisi de bazı insanların bu dünyada diriltilmesidir. Kur’an-ı Kerim’de buna örnekler vardır. Bunlardan biri:

‘’ Yahut binalarının çatıları çökmüş ve duvarları üstüne yıkılmış bir şehirden geçen (kimse) gibisini (görmedin mi)? (Şehir halkının öldüğünü ve kemiklerinin etrafa dağılmış olduğunu görünce) demişti ki: ‘’Allah Bunları ölümlerinden sonra nasıl diriltecek?’’ Bunun üzerine Allah, O’nu öldürüp yüz yıl sonra diriltti. (Allah): ‘’(Burada) ne kadar kaldın?’’ dedi. O: ‘’Bir gün veya bir günün bir kısmı kadar kaldım’’ dedi. (Allah): ‘’Hayır yüz yıl kaldın. Yiyeceğine ve içeceğine bak bozulmamış. Bir de eşeğine bak. Seni insanlara ibret kılalım diye (bunu yaptık). Şimdi kemiklere bak; onları nasıl bir araya getiriyor, sonra da üzerlerine et geçiriyoruz’’ dedi. (Bu hakikatler) O’na apaçık görününce: ‘’Biliyorum; şüphesiz Allah’ın her şeye gücü yeter’’ dedi. (Bakara, 259)

Bir başka örnek Hz. Musa’ya (a.s) ‘’Biz tanrıyı gözlerimizle görmedikçe sana inanmayız’’ diyen bir grup yahudiyle ilgilidir, bu sözleri üzerine Allah-u Teâlâ onları bir yıldırımla küle çevirip öldürür ve sonra da Hz. Musa’nın dileği üzerine hepsini tekrar diriltir.

“ Ve hani: “Ey Musa! Allah’ı apaçık görmedikçe asla inanmayız sana’’ demiştiniz. Sonra bakınıp duruyorken, yıldırım sizi çarpmıştı. Sonra şükredesiniz diye, ölümünüzden sonra sizi dirilttik.’’  (Bakara, 55-56)

Bir diğer örnek ise Hz. Musa zamanında öldürülen bir Yahudinin, kesilen ineğin bir uzvunun kendisine dokunmasıyla dirilmesidir. Bakara suresine bu adın verilmesi de bu olayın aydınlatılması nedeniyledir:

“Hani birini öldürmüş, onun hakkında birbirinizle atışmıştınız. Oysa Allah, gizlediğinizi açığa çıkarıcıdır. Sonra onun (ineğin) bir uzvunu ona (ölüye) vurun’’ demiştik. İşte Allah, düşünesiniz diye ölüleri böyle diriltir ve ayetlerini böyle gösterir.’’  (Bakara, 72-73)

Bazı ölülerin Hz. İsa’nın (a.s) mucizesiyle diriltilmesi de meâdın mümkün olduğunun delilleri arasındadır.

Birinci Menzil: ÖLÜM 

Ölümün hakikati ruhun bedenden ayrılmasıdır. Ruhun bedenle olan ilişkisine birçok benzetmeler yapılmıştır. “Beden bir gemi, ruh ise o geminin kaptanı gibidir. Geminin batmasıyla, kaptanın gemi üzerindeki kontrolü ortadan kalkar.’’

Ruh, beden karanlığında yanan bir ışık kaynağıdır. O, göz, kulak ve diğer duyu organlarıyla ışığını verir. İşte ölüm, bu ışık kaynağının yer değiştirmesidir. Örneğin birkaç penceresi olan bir kulübenin içindeki gaz lambasını düşünün. Lamba yandığında pencerelerden ışık gelir. Gaz lambasını dışarıya çıkardığınız zaman ise kulübe karanlık olur, artık pencerelerden ışık çıkmaz. Ölüm, bu lambanın çıkarılması gibidir. Fakat ruhun bedenle olan ilişkisi hulul etme, yani ruhun bedene girmesi şeklinde değildir. Çünkü ruh, madde değildir, soyuttur, içi dışı yoktur. Ruhun bedene tam bir bağlılığı söz konusudur. Ölüm, bu bağın kopması demektir.

Can Nasıl Alınır?

Canın alınması, miraç hadisesinde belirtilmiştir. Bu hadislerden anlaşıldığına göre ruhun bedenden çıkması şöyledir: Hz. Azrail’in önünde herkesin isminin yazılı olduğu bir levha vardır. Her kimin eceli gelmişse, adı levhadan silinir. Azrail, bir anda onun ruhunu alıverir. Aynı anda binlerce kişinin adının silinmesi ve Azrail’in onların canını aynı anda alması şaşılacak şey değildir. Bin tane çırayı aynı anda söndüren rüzgâr gibi. Bu ölümlerin hepsinin faili aslında Allah’tır. Azrail, ruhu alır; ama hakikatte öldüren Allah’tır. Çünkü emir onun tarafındandır.

Bundan dolayı Kur’an-ı Kerim can alma olayını bazı yerlerde Allah’a, bazı yerlerde ölüm meleği Azrail’e, bazı yerlerde de meleklere isnat etmiştir. Bunların üçü de doğrudur. Zira Azrail ve onun yardımcıları, Allah’ın emriyle can alırlar. Ölüm anında can alan Allah’tır. Ama O, dünyayı sebeplerle düzene koymuştur. Ölüm için de bazı zahiri sebepler kılmıştır. Örneğin; bir binadan düşmek, hastalanmak, öldürülmek vb. Bunların hepsi birer araçtır, birer bahanedir. Zahiri sebepler tek başına o şahsın ölümü için yeterli değildir. Eğer ömrü sona ermişse, âlemlerin Rabbi canını alır.

Azrail (as)

“De ki: Size vekil kılınan (bu konuda görevlendirilen) ölüm meleği canınızı alacak.”    (Secde, 11)

Peygamber (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Miraç gecesi Allah Teâlâ bana gökleri seyrettirirken, gökte elinde nurdan bir levha olan bir melek gördüm. Sağa ve sola iltifat etmeden elindekine çok dikkatlice bakıyordu. Kendi haline dalıp gitmiş, kederli birisi gibiydi. Cebrail’e: “Bu melek kimdir?” diye sordum. Cebrail: “Bu melek, ölüm meleği (Azrail)’dir, ruhları almakla meşguldür.” dedi. “Beni onun yanına götür de onunla biraz konuşayım.” dedim. Cebrail beni onun yanına götürdü. Ona dedim ki: “Ey ölüm meleği! Ölen herkesin ve ileride öleceklerin ruhunu sen mi aldın yahut alıyorsun?” Azrail: “Evet.” dedi. Dedim ki: “Kendin mi onların yanında hazır bulunuyorsun?” “Evet, Allah Teâlâ tüm dünyayı, aynı bir dirhemin bir şahısın elinde olduğu gibi benim ihtiyarıma bırakmıştır. O şahıs parayı nasıl istediği gibi bir yerden bir yere koyabiliyorsa, bende öyleyim. Dünyada hiçbir ev yok ki ben o eve her gün beş defa uğramış olmayayım. Ölülerin ağlayan akrabalarını gördüğümde, onlara ağlamayın, ben size yine defalarca gelip tümünüzü bu dünyadan götüreceğim.”

İmam Sadık (a.s)’a Azrail için, dünya, neresine isterse bakıp dokunabileceği avuç içindeki bir sikke misali midir diye sorulduğunda evet dedi.

İmam Caferi Sadık (a.s) şöyle buyurmaktadır: “Azrail’e: Bir anda birçok ruhu nasıl alıyorsun? Hâlbuki onların bir kısmı batıda, bir kısmı da doğudadır. Şöyle cevapladı: Onlara seslenirim ve onlar da cevap verirler. Daha sonra şöyle dedi: Benim için dünya sizin elinizdeki bir sikke gibidir. Nasıl istersem öyle çeviririm.”   (Usul-u Kâfi)

Bir rivayette şöyle geçiyor: Hz. İbrahim (a.s.) Azrail’den kâfirin ruhunu alırken nasıl bir şekle büründüğünü kendisine göstermesini istedi. Azrail, buna dayanamazsın dedi. Hz. İbrahim (a.s.) ısrar edince Azrail öyle bir şekle büründü ki Hz. İbrahim, karşısında siyah yüzlü, pis kokulu, siyah bir elbise giymiş, ağzından ve burnundan alevler çıkan birisini görerek düşüp bayıldı. Kendisine geldikten sonra şöyle buyurdu: “Eğer kâfir için hiçbir azap olmasaydı, seni görmesi ona azap olarak yeterliydi.”   (Bihar-ul Envar C.3)

Mümin için ise tam tersidir.

Azrail İnsanların Canını Nasıl Alır?

İmam Muhammed Bakır (a.s.)’dan Azrail’in insanın canını aldığı an hakkında soru sordum. İmam şöyle buyurdu: “Hiç görmediniz mi insan ansızın sekteye uğrar. O durumda olanlardan bir tanesi bile konuşmaya kadir değildir. İşte o an Azrail’in can aldığı andır.”   (Usul-u Kâfi)

Kolay ve Zor Can Vermek

Kuran-ı Kerimdeki beyanlar, herkesin canının aynı şekilde alınmadığını göstermektedir.

Mesela müminler hakkında şöyle buyuruluyor:

“Melekler güzellikle canlarını aldıklarında ‘Selam size’ derler ve onlara saygılı davranırlar.”   (Nahl, 32; Enam, 93)

Kâfirler hakkında ise şöyle buyurulmaktadır:

“Melekleri, onların yüzlerine ve arkalarına vurarak ‘Yakıcı azabı tadın.’ diye o inkâr edenlerin canlarını alırken görmelisin.”  (Enfal, 50; Muhammed, 27)

Hatta bütün kâfirlerle bütün müminlerin de aynı şekilde can vermediği ve iman veya inkârlarının derecesine göre kiminin diğerinden daha kolay veya daha zor can verdiği gerçektir. Hadislerde can vermenin zorluğu hakkında çeşitli benzetmeler yapılmıştır. Bazılarında canlı bedenden derinin soyulmasına benzetilmiştir. Bazılarında ise değirmen taşını veya kalenin kapısının çivisini insanın gözüne koyarak hareket ettirilmesinin, can verme anından daha az acı verici olduğu beyan edilmiştir. Hadislerin bir kısmında da can vermenin acısı, makasla ya da testereyle doğranmaya benzetilmiştir.

Bazıları için ise ölüm en güzel çiçekleri koklamak gibidir. Bazı hadislerde kirli elbiseyi çıkarıp, temiz elbiseyi giymek olarak addedilmiştir. Başka rivayetlerde de kelepçelerin, zincirlerin çözülüşüne; yani tabiat zindanından kurtulmaya benzetilmiştir. Bazı müminlerin ise bazı günahlardan can verme zorluğuyla temizlenip pak olarak bu dünyadan gittiği gibi; bazı kâfirlerin ve fasıkların rahat can vererek yaptığı iyiliklerin karşılığını bu dünyada alıp ahirette alacağının kalmadığı bildirilmektedir.

Sudeyr Sayrafi şöyle söylüyor: İmam Sadık (a.s)’a şöyle arz ettim: “Ey Allah Resulünün oğlu! Size feda olayım. Mümin insanlar ölümden korkar mı?” İmam şöyle buyurdu: “Allah’a yemin olsun ki hayır. Azrail onun canını almak için geldiğinde o çırpınır. Azrail ona şöyle seslenir: ‘Ey Allah’ın velisi! Korkma Muhammed’i peygamber olarak yollayan Allah’a yemin olsun ki ben anne babandan daha çok şefkatliyim. Senin hayır ve salahını istemekteyim. Gözlerini aç şöyle bir bak. O, gözlerini açar, Allah Resulü, İmam Ali, Hz. Fatıma, İmam Hasan, İmam Hüseyin ve diğer imamları görür. Allah tarafından bir ses gelir: Ey Muhammed ve Ehlibeytine karşı mutmain olan nefsin sahibi! Rabbine dön. Sen vilayete razı idin o da sana verilecek olan sevaba razıdır. Cennette kullarım arasında Muhammed ve Ehlibeytine katıl. Böyle birinin nazarında ilahi nidaya katılmak için ölümden daha sevimli ne olabilir?”   (Usul-u Kâfi C. 3 sf. 127; Te’vi’ul Ayat’iz Zahire sf. 770; Fezail’uş Şia sf. 30; Fırat Kufi kendi tefsir kitabında bu hadisi Suleym b. Kays’tan nakletmiştir. Tefsir-i Fırat-i Kufi sf. 554)

İmam Caferi Sadık (a.s) zamanında, becerikli ve tecrübeli şairlerden biri, manalı şiir ve kasideleriyle Hz. Ali (a.s) ve diğer imamların imametini savunmaktaydı. Seyyid Himyeri adıyla meşhur İsmail İbn. Muhammed gençlik döneminde Keysaniyye mezhebinin taraftarlarındandı ve bazı günahlara bulaşmış idi. Ölüm döşeğine düştüğü zaman şöyle bir olay gerçekleşti. Hüseyin İbn. Avn diyor ki: ‘’Duydum ki Seyyid Himyeri hastalanıp yataklara düşmüş. Ziyaretine gittiğimde can çekişmekte olduğunu gördüm. Üçüncü halifenin haklılığına inanan bir grup akrabası da yatağının etrafında toplanmışlardı. Seyyid Himyeri güzel çehreli ve geniş alınlı idi. Yüzünde siyah bir lekenin belirdiğini gördüm. Bu siyah lekenin yavaş yavaş büyüdüğünü, giderek bütün yüzünü kapladığını müşahede ettim. Ehlibeyt’i sevenler bu hadiseyi görünce çok rahatsız oldular. Çünkü orada bulunan bir grup muhalif, bunu bahane ederek, devamlı muhalefet yapacaklardı. Ama aniden çehresinde beyaz bir noktanın belirdiği görüldü. Bu nokta, yavaş yavaş tüm yüzünü kapladı. Seyyid’in güler yüzü dudaklarından belli oluyordu. Çehresi parlamış bir şekilde şu şiirleri okudu:

“O kimseler ki, Ali’nin, dostlarını kurtarmayacağını zanneder.

Yalan derler. Evet, yemin olsun Rabbime ki,

Şimdiden Adn cennetine girmiş oldum,

Ve Rabbim tüm günahlarımı bağışladı.

Öyleyse, Ali’nin dostlarına müjde verin:

Ömürlerinin sonuna kadar Allah’ın Resulünün varisi Ali’nin muhabbeti ve velayeti doğrultusunda hareket etsinler. O’ndan sonra, birbirini takip eden imamet sıfatına sahip evlatlarının velayeti yolunda adım atsınlar.’’ Sonra şöyle söyledi:

‘’Şehadet ederim ki Allah’tan başka mabud yoktur ve Muhammed O’nun hak Resulüdür ve Ali müminlerin hak emiridir.’’

Bu olay halkın kulağına ulaştı ve tüm insanlar Seyyid Himyeri’nin cenaze merasimine katıldılar. Daha sonra Hüseyin İbn. Avn şöyle dedi: “Ben bu iki kulağımla duydum ki İmam Cafer Sadık ve İmam Muhammed Bakır (a.s) şöyle buyurdular:

“Ruh kendi bedeninden ayrılmadan önce beş kişiyi (Âl-i Abâ’yı; Peygamber, Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin’i (a.s)) görecektir, onların sevgisiyle gözleri nurlanacaktır.’’  (Keşfu’l Ğumme, c.1, s. 549-550)

İmam Rıza (a.s)’ın ashabından biri ölüm döşeğindeydi. İmam (a.s) başucuna geldi. Gözlerini kapatmış kendinden geçmiş bir halde dedi ki: “Şu anda Rasullullah (s.a.a), İmam Ali, Hz. Fatıma, İmam Hasan, İmam Hüseyin, İmam Musa İbn. Cafer (a.s)’a kadar görüyorum.’’ Sonra İmam Rıza’ya şöyle dedi: “Efendim, senin nûrâni suretin de buradadır.’’  (Biharu’l Envar, c.3)

Bihar-ul Envar kitabının üçüncü cildinde şöyle bir hadis vardır: “Hz. Muhammed (s.a.a.) bir gün amcası oğlu Ali ibn Ebi Talib’i (a.s.) görmeye geldi. Hz. Ali’nin gözü şiddetli bir şekilde ağrıyordu. Öyle ki acıdan inliyordu. Emirü’l-Müminin (a.s.) sabır kaynağı olmasına rağmen, Resulullah’ın (s.a.a.) korkunç bir haber vermesi karşısında gözünün ağrısını unutuverdi: “Ya Ali Cebrail bana şöyle dedi: Kâfirin canı alınacağı zaman meleklerden bir grup gelir. Ateşli çubuk ve şişlerle onun canını alırlar.”  Emirü’l-Müminin (a.s.), “Ya Resulullah, senin ümmetinden de böyle can veren olur mu?” diye sorunca Resulullah şöyle buyurdu: “Evet Müslümanlardan üç grup böyle can verirler: Birincisi zalim hükümdarlar, ikincisi yetim malı yiyenler, üçüncüsü yalancı şahitlik yapanlar.”

Hatta insan kötü amellerinden dolayı imansız bu dünyayı terk eder.

İmam Seccad (a.s) şöyle buyurmaktadır: “İnsan için en zor an üç vakittir. Birincisi Azrail’i gördüğü andır, ikincisi kabre konulduğu andır, üçüncüsü kabirden tekrar dirilip Allah’ın huzuruna çıktığı andır. Eğer bu üç andan kurtulursa cennete gider. Aksi halde helak olarak cehenneme gider.”    (Hisal c. 1 s. 119)

İmam Sadık (a.s) şöyle buyuruyor: “Bazen Allah Azrail’e müminin ruhunu kolay almasını emreder. Ama halk onun zorlukla can verdiğini zanneder. Allah bazen de Azrail’e kâfirin canını zorlukla almasını emreder. Onun ruhu ıslak yünün demir şişe yapıştığı gibi canına yapışır ve zorlukla can verir. Ama halk onun rahat can verdiğini zanneder.”    (De’aim’ul İslam c.1 s. 220)

Ölüm Halindeyken Edilen Tövbe ve İman Geçersizdir

Kâfirlerle günahkârlar, ölüm vakti geldiğinde ve dünya yaşamından artık tamamen ümitlerini kestiklerinde, geçmişte yaptıklarından pişmanlık duymakta ve günahlarından tövbe edip artık imana geldiklerini söylemektedirler, ama böyle bir iman ve tövbe kesinlikle kabul görmeyecektir. Kuran şöyle buyuruyor:

“Rabbinin ayetlerinden bazılarının geleceği gün, daha önce iman etmemişse veya imanıyla hayırlı bir amel işlememişse bu imanı hiç kimseye yarar sağlamaz.”    (Enam, 158; Sebe, 51-53; Mümin, 85; Secde, 29)

“Tövbe, ne, kötülükler yapıp edip de ölüm gelip çatınca ‘Ben şimdi gerçekten tövbe ettim’ diyenler, ne de kâfir olarak ölenler için değil. Böyleleri için acı bir azap hazırlamışız.”   (Nisa, 18)

Firavun da, tam boğulacağı sırada imana geldiğini haykırmaktadır:

“Sular onu boğacak düzeye erişince (firavun) İsrailoğullarının inandığı ilahtan başka ilah olmadığına inandım ve ben de Müslümanlardanım dedi.”    (Yunus, 90)

Ama bu artık çok geç kalınmış bir imandır:

“Şimdi öyle mi (diyorsun)? Oysa sen önceleri isyan etmiştin ve bozgunculuk çıkaranlardandın.”     (Yunus, 91)

Yeniden Dünyaya Dönme Arzusu

Kuran-ı Kerim, kâfirlerle kötülerin ölüm vakti geldiğinde veya öldürücü bir azaba yakalandıklarında “Keşke dünyaya geri dönüp iman ehlinden olsaydık ve iyi işler yapsaydık” diye hayıflandıklarını veya “Yarabbi, bizi dünyaya geri döndür, yaptığımız hataları telafi edelim” diye yalvardıklarını ama bu tür isteklerin geri çevrildiğini buyurur.

“Sonunda onlardan birine ölüm geldiği zaman der ki: ‘Rabbim, beni geri çevirin ki geride bıraktığım dünyada salih amellerde bulunayım.’ Asla! Gerçekten bu, yalnızca bir laftır (ve asla gerçekleşemez!)”    (Müminun, 99)

“Azabı gördüğü zaman ‘Benim için bir kere daha dünyaya dönme fırsatı olsaydı da iyilik edenlerden olsaydım.’ der.”   (Zümer, 58; Şuara, 102)

“Cehennem ateşine sunulduklarında onları bir görsen… Derler ki: ‘Keşke dünyaya bir daha geri çevrilseydik de Rabbimizin ayetlerini yalanlamasaydık ve müminlerden olsaydık.”  (Enam, 27-28; Araf, 53)

“Suçlu günahkârları Rablerinin huzurunda başları öne eğilmiş olarak ‘Rabbimiz, gördük ve işittik, şimdi bizi bir kere daha dünyaya geri çevir, salih bir amelde bulunalım, artık biz gerçekten kesin bir bilgiyle inananlarız’ (diye yalvaracakları zamanı) bir görsen…”   (Secde, 12; Fatır, 37)

SEHER UMUT

 

 

 

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

Bir Cevap Yazın

Mail adresiniz 3. şahıslarla paylaşılmayacaktır. * işaretli alanların doldurulması zorunldur.

Yorum yaparken aşağıdaki HTML taglarını kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>