KUR’AN VE RUHU

Resim---Kopya

KUR’AN VE RUHU

Çok özlüyoruz O’nu. Dünya hayatını tamamlarken Hz. Muhammed, bize çok önemli bir vasiyet yaptı.

“Kendimi, çağrılıp icabet etmiş gibi görüyorum; ben sizin aranızda iki paha biçilmez emanet bırakıyorum. Onlar Allah’ın kitabı ve benim soyumdur. Allah’ın kitabı gökle yer arasında çekilmiş olan bir iptir. Soyum da benim Ehl-i Beyt’imdir. Latif ve her şeyden haberdar olan Allah bana onların Havz-u Kevser başında tekrar bana dönünceye kadar birbirlerinden ayrılmayacaklarını haber vermiştir. Bakın benden sonra onlara nasıl davranacaksınız.” 1

“Sizin aranızda öyle bir şey bırakıyorum ki, ona sarıldığınız müddetçe sapmazsınız: Allah’ın kitabını, o Allah’ın gökten yere uzanan bir ipidir ve soyum olan Ehl-i Beyt’imi. Havuz başında bana dönünceye kadar onlar birbirlerinden ayrılmazlar. Bakın benden sonra onlara nasıl davranacaksınız.” 2

Canım peygamberimiz bize iki ağır emanet bırakmıştı. Kur’an ve Ehl-i Beyt. Kendisi hayattayken biz dinin merkezi olarak “Peygamber ve Kur’an” derdik. İkisini birbirinden ayırmazdık. Peygambere baktığımız zaman, sanki Peygamber Kur’an’ın ortağı idi. Kur’an’a baktığımız zaman da, sanki Kur’an Peygamber’in ortağı idi. Her ikisi bir bütündü. Kur’an beden, Peygamber onun ruhu. Beden ve ruhun ayrılmazlığı gibi Kur’an ve Peygamber de birbirinden ayrılamazdı. Ne Kur’an peygambersiz olurdu, ne de peygamber Kur’an’sız düşünülebilirdi.

Nitekim peygamber bir beşerdi ve ömrü bir yere kadar yetti.

Ancak Kur’an’a “Can veren ruh” yine aramızda olmalı idi. Aksi takdirde Kur’an kimin elinde olacak ya da Kur’an’ın ortağı olmayınca kim açıklayacak, bizlere iletecekti. Yani Kur’an tek taraflı, sadece lâfzî olarak kalacaktı.

Oysa peygamber biz ümmetini çaresiz bırakmamıştı. İslam sadece bir dönemin ihtiyaçlarına yönelik gelmemişti ki. Her dönemi kuşatacak şekilde İlahi lütufu buyurmuştu. Size ağır iki emanet bırakıyorum. “Kur’an ve Ehl-i Beyt’im”. Yani kendisinden sonra Kur’an’ın ortağı Ehl-i Beyt idi. Üstelik onların isim ve künyelerini de tek tek müjdelemişti.

Kendisinden sonra ilk aşamada Ehl-i Beyt imamların ilki ve tüm imamların babası; imam Ali bin Ebu Talip bu makam sahibi olarak bildirilmişti. Nitekim peygamber Hz. Muhammed şöyle buyurmuştu;

“”Ali Kur’an iledir ve Kur’an da Ali ile. Onlar havuzun başında bana kavuşuncaya dek birbirinden asla ayrılmazlar.”3

Oysaki imam Ali, “Kur’an-ı Natık” diye lakap ile bile biliniyordu. Lâkin Kur’an’ın ruhunu söndürmek isteyenler, ne Kur’an nurunu ne de Ehl-i Beyt nurunu görmek istemeyenler imama çeşitli cephelerden savaş açtılar. Bu savaşlar tarihte yaşanmış bitmiş süreçler olarak düşünülmemelidir. Çünkü o günkü ihanetler normal görülünce, bugünkü ihanetler de normal görülmüştür ne yazık ki.

İmam Ali(as)’den sonra Kur’an’ın ortağı yada ruhu, imam Hasan (as)’dır. Peygamberin emrettiği ve haber verdiği müjde; “ Kur’an ve Ehl-i Beyt’im” ve “ asla birbirinden ayrılmayacaklar” dediğidir. Bu dönemin müjdesi “Kur’an ve İmam Hasan (as)” dır. Nitekim Kur’an’a savaş açıp dünyayı isteyenler İmam Hasan (as)’ı yalnızlığa ve garipliğe mahkûm ettiler. Bu da yetmezmiş gibi evinin içine kadar ihanet girip onu mazlumluğa da mahkûm ettiler. Kur’an sadece bir beden olarak kaldı.

Lâkin ilahi rahmet bizi terk etmedi. Onların tüm ihanetlerine rağmen Rabbim yine nur üzerine nur yağdırmıştı üzerimize. İmam Hüseyin(as), imamet makamı olarak ilahi istek ve peygamber müjdesi ile bildirilmişti. O makama imam Hüseyin geçmişti. Kur’an yine ortaksız kalmamıştı. Can gelmiş, hayat gelmişti Kur’an’a, dolayısıyla bu pınardan içmek isteyenlere. Kur’an çeşme, İmam Hüseyin o çeşmeden akan pınar gibiydi.

Böyle bir ortamda imam Hüseyin Müslümanları çok silkeledi. Ancak bir türlü ilahi hücceti dinlemediler. Sonunda Kerbela faciası oldu. Her türlü zulmü, “inandım” diyenler bu ümmetin başına/imamına reva gördü. Onların bu ihaneti gökleri bile ağlatmıştı.

Bu yetmezmiş gibi İmam Hüseyin(as)’den sonra gelen Kur’an’ın ortağı imam Zeynelabidin(as)’i de esir aldılar.

Düşünebiliyor musunuz? Müslümanlar Kur’an’ın ruhunu zincire vuruyorlar. Nuru kendilerine yasaklıyorlar. İlahî! Bu ne büyük gaflet. Ümmet kendi imamına yani başına eziyet ediyor. Kendisi ile onun arasına kalın duvarlar örüyor. Niçin? Dünya sevgileri ve kendi korkuları ile baş edemedikleri için.

İmam Zeynelabidin(as)’den sonra gelen birbirinden ayrılmayacak ikili “ Kur’an ve İmam Muhammed bakır(as)” dır. Tüm bu gaflet ortamını çözümlemenin yolu, tek yapılması gereken, yeniden başlanacak eğitim çalışmasıdır. Sıfırdan başlanılıyor. Her türlü ihanetler bir kenara bırakılıp hiçbir şey olmamış gibi devam etmek. Peygamber ve tüm imamların yani hepsinin tek derdi vardı; o da insanlara hidayet yolunu göstermek idi. Bu nedenle eğitim çalışmaları kesintisiz olmalı idi. İmam Muhammed Bakır (as), imam Zeynelabidin(as)’inin geldiği yerden devam etti.

Lâkin bu Müslümanların eğitime bile tahammülleri yoktu. Yine ihanet ve onu da mazlumiyete mahkûm ettiler.

Daha sonra gelen Kur’an ve Ehl-i Beyt bütünlüğünün parçası imam Cafer Sadık(as) idi. Gaflet o kadar büyümüştü ki, İslam adı altında her grup kendine bir yol kurmuştu bu dönemde. Kendilerince Kur’an’a bir anlam veriyorlardı. Hadis ve sünnet kapısı olarak Ehl-i Beyt rahmetleri bu şekillerde suiistimal edilince İslam adı altında yüzlerce din türemişti. Kur’an, Ehl-i Beyt imamları ile bütünleştirileceğine başka kişilerle bütünleştirilmeye çalışıldı.

Sizce Kur’an bunu kabul eder mi? Etmedi elbette. O sadece İmam Cafer sadık(as) ile bütünleşebilirdi. Çünkü İlahi karar da, peygamberin haberi de böyle idi. Gafil insanlar bu kararı da kabul etmediler. Ve ona da ihanet ettiler.

Arkasından imam Musa Kazım(as) ümmetin imamı, Kur’an’ın ortağı, peygamberin yolunu ihya eden olarak gelmişti. Ne yazık ki ümmet için şifa, iman ve nur olan o Kur’an ruhunu da zülüm ettiler.

Yüce Allah’ın vaadi, peygamber lisanı ile bize gelmişti. “ Birbirinden asla ayrılmazlar” yani Kur’an asla tek kalmayacaktı.

İmam Musa Kazım(as)’dan sonra imam Ali Rıza (as) geldi. Her geçen gün artan gruplarla, sık sık görüşürdü. Ve onların tıkanıklıklarını çözmeye çalışırdı. Ancak onlar da Kur’an’ın ruhuna muhalefet ettiler. Ve imam Ali Rıza(as)yı da incittiler. Aynen İsrail oğullarının önderlerine yaptıkları gibi. Bir türlü zulme doymuyorlardı.

İmam Muhammed taki (as) geldi sonrasında. Yeni bir Ehl-i Beyt üyesi ve bu ümmetin imamı olarak. Ancak onun tüm takva ve cömertliğine rağmen yine saldırılar devam etmişti. Yani şuna dikkat çekmek isterim ki tüm bu imamlar her türlü günahtan uzak, masum ve ümmetin başı olma makamı olarak imamet statüsündelerdi. Ancak insanlar aramızdaki en salih ve en örnek kulları katletmekteler. “İlahi kitabın ruhu” diyorum. Ancak gözlerdeki körlük o kadar derin ki bu imama da ihanet ederler.

Sonraki nur Ali Naki (as)’dir. İhanet ve karanlıklar derinleştiği için gelen imamların ömrü ve imamet süreleri kısalmaktadır. İmam Ali Naki(as), Kur’an’ın ruhudur. Ancak onu da dinlemezler ve katlederler. Akabinde yeni gelen ruh imam Hasan Askeri(as)’dir.

İmam Hasan Askeri(as), babası imam Ali Naki(as) gibi açık hava ceza evi olan Samarra’da tutulur. Baba evi olarak görülen Medine’den çok uzaktadırlar. Ümmet ile ilişikliği kesilir. Zaten tarih boyunca yaptıkları metotları da hep buydu. İnsanların Ehl-i Beyt kapısına gitmelerine engel olmak. Hadisler bu yüzden yasaklanmıştı. Hadisleri serbest bıraktıkları zamanda Ehl-i Beyti hapishanelere aldılar. Hep araya engel koydular. Kur’an’ı susturmak için. İmamlar ise her fırsatı değerlendirerek insanlara ulaşmaya çalıştılar. Kur’an’ın nefesini onlara duyurmaya çalıştılar.

Ancak bu küçük fırsatlara bile tahammül edemeyen münafık ve fasıklar onu da yani İmam Hasan Askeri(as)’yi de katlettiler. Yani anlayacağınız ceza evinde bile katliam devam etmişti.

Hatta onun doğmamış çocuğunu bile katletmek için plan kuruyorlardı. İlahi lütuf Kur’an’ı yine yalnız bırakmadı. O ki peygamberimiz Hz. Muhammed(saa)’in dediği gibi “kıyamet kopuncaya kadar” “ birbirinden ayrılmayacak” ikili yine rahmet olarak bize ulaşacaktı. Hz. İbrahim misali gibi mağarada gizli, Hz. Musa misali gibi kuşatma altında İmam Mehdi(as), Kur’an’ın ruhu olarak gelecekti. Nitekim her engele rağmen gelmişti de.

Bu zamana kadar ikili böyle geldi. Şimdi çağımızın “ birbirinden ayrılmaz” ikilisi, “ kıyamet kopuncaya kadar” “Kur’an ve İmam Mehdi(as)”’dir.

İnsanların ihanetler zinciri yüzünden kısmi olarak gaybtedir. Biz onu şimdilik zahiri olarak tanımıyoruz, ancak o bizi bilmekte ve tanımaktadır. Olsun, ama onun aramızda olduğunu biliyoruz.

O, artık ihanetlere ve zulümlere şahsen muhatap olmamaktadır. Ancak yine de ihanetlere ve zulümlere şahit olmaktadır. Şimdi ilahi sürecin son fırsatıdır. Ya Kur’an ve İmam Mehdi (as)’ye sarılacağız ya da sadece Kur’an’ın lafzını elimizde tutarak, aleyhimize delil olarak ihanetlere devam edeceğiz.

Bu Ramazan ayının son ihya gece ve günlerinde bunu bir kez daha düşünmeliyiz. Ya cehennemden kurtulmak ve Kevser havuzunun başına gidip Peygamber Hz. Muhammed (saa) ve Ehl-i Beyt(sa)’i ile buluşmak ya da kör kuyularda kalmak.

Bir da Peygamber’in gözlerine bakıp ne cevap verebileceğimizi de bilmeden…

“Bu kadar ihanet yeter” diyelim inşallah. Tevbe etmek hepimize düşüyor. Çünkü kıymet bilmedik, bilemedik.

Artık Kur’an’ı ve ruhunu yakalamak istiyoruz. O ikiliye; elimizin altındaki Kur’an’a ve aramızdaki İmam Mehdi(as)”ye sarılmak.

Kevser havuzuna varmayı bekleyemeyeceğiz, bu dünyada Ya Rabbi!

Bizi bu dünyada buluştur ki, Peygamber’imizin gözlerine de bakabilelim.

 

 

 

  • Kenz-ül Ümmal c. 1 s. 165, Menakıb-i Ali bin Ebu Talib İbn-i Meğazili Şafii’nin s. 235, Zehair-ül Ukba s. 16, Yenabi-ül Meveddet s. 31, 36, 191, Mucem-üs Sağir Teberani’nin c. 1 s. 131, Mecme-üz Zevaid c. 9 s. 163, Tebakat-ül Kübra İbn-i Sa’d’in c. 2 s. 194, Cami-ül Usul İbn-i Esir’in c. 1 s. 187, Müsned-i Ahmet bin Hanbel c. 3 s. 17, 26 hadis no: 10707, Sünen-i Tirmizi hadis no: 3720
  • Sahih-i Tirmizi c. 5 s. 329, hadis no: 3721, Müsned-i Ahmet bin Hanbel hadis no: 10681, 10707, 1779, 11135, Dürr-ül Mensur Suyuti’nin c. 6 s. 7, 306, Zehar-ül Ukba s. 16, Sevaik-ül Muhrika s. 149, Yenabi-ül Meveddet s. 30, 36, Üsd-ül Ğabe İbn-i Esir Şafii’nin c. 2 s. 12, Tefsir-i İbn-i Kesir c. 4 s. 113, Kenz-ül Ümmal c. S. 154, Feth-ül Kebir Nebhani’nin c. s. 451, Mesabih-üs Sünnet Bağavi’nin s. 206, Cami-ül Usul İbn-i Esir’in c. 1 s. 187, Mişkat-ül Mesabih Amri’nin c. 3 s. 257, vs.
  • Hâkim Nişaburî, el-Müstedrek Ale’s-Sahiheyn, c.3, s.124 ve 134, Beyrut basımı, Dar’ul-Marifet; Taberanî, el-Mucem’us-Sağir, c.1, s.255, Kahire basımı, Dar’un-Nasr Matbaası.

 

 

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

Bir Cevap Yazın

Mail adresiniz 3. şahıslarla paylaşılmayacaktır. * işaretli alanların doldurulması zorunldur.

Yorum yaparken aşağıdaki HTML taglarını kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>