KUDÜS NE ZAMAN ÖZGÜR OLACAK?

Resim---Kopya

KUDÜS NE ZAMAN ÖZGÜR OLACAK?

Kadir gecelerinin ihtimali olan günler ve Kudüs’ü düşününce hemen aklıma miraç geliyor.
Biz Tevhid çizgisinde olanların temel hayatının hedefi; hepimizin yaratıcısı olan “Rabb’imizin rızası”dır. O’na yakın olmanın yolu da Allah’ın elçileri ve insanlığın rehperi olan peygamberler ve peygamberlerin sonuncusu âlemlere rahmet Hz. Muhammed (s.a.a)’ten geçer.
Mekke müşriklerinin zulümleri, Hz. Muhammed (s.a.a)’i her yönden kuşattığı, yeryüzünü ona daralttığı zamanı hatırlayın. Boykot, işkence,tehdit, şantaj, ambargo günlerini….
Hz. Muhammed (s.a.a)’in , Rabb’imizin şiarı olan Kâbe’nin yanıbaşında yaşamasına rağmen, Mekke müşriklerinin kararlı küfür ve ısrarlı kavmiyetçilik bakışlarından dolayı bir türlü İlahî iradeyi açıklamaya, anlatmaya ve yaymaya izin vermiyorlardı. O kadar çok Allah’ın Resul’üne ve çevresinde kilitlenen müminlere eziyet ettiler, o kadar çok Peygamber’e yeryüzünü daraltılar ki, yüce Rabb’imiz onu hem teselli mahiyetinde, hem de onure etmek adına semaların ötesine taşıdı ve miraca yükseltti.
İnsanlar miraç olayını gündeme getirirken Sidretül Müntaha’ya, Peygamber’e ve yüce Allah’ın azametine dikkat çekerler çekmesine ama bir şeye daha dikkat çekmelidirler. Yolculuk nerelerden başlıyor?
İsra süresi 1. Ayeti kerimede bildirildiği gibi yol haritası; Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksa’ya doğrudur.
“Kulu Muhammed’i geceleyin, Mescid-i Haram’dan kendisine bazı âyetlerimizi göstermek için, etrafını mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ’ya götüren Allah, her türlü noksan sıfatlardan münezzehtir. Şüphesiz ki her şeyi hakkıyla işiten, hakkıyla gören O’dur.”
Bu noktada bu mucizeye inanan herkese miraç, bir şey anlatmaktadır. Rabb’imizin rızasına giden yolda iki durak vardı. Bir insanın “ kul” luğunu rahatlıkla gösterebilmesi ve toplumsal kemâle erebilmenin iki şartı vardı. Yeryüzünde özgür bir nefes almanın iki bedeli.
Mescid-i Haram’ın ve Mescd-i Aksa’nın özgür olması.
Özgür olmak ve iyi bir kul olmak; bu iki yerin özgür olmasına bağlı olacaktı.
Ne yazık ki bu gün ne Mescid-i Haram, ne de Mescid-i Aksa özgürdür. Bu nedenle bu iki şiarın haykırdığı İlahî iradeyi anlamayan ve duymayan bu ümmet te özgür değildir.
Acaba bu sorunun çözümü; bu mescidlerin çevresini kuşatan toplulukların yok olup, onların yerine başka bir topluluğun gelmesi midir?
Elbette bu da sorunun çözümü değildir. Bu sorun; evrensel bir sorundur. Umumiyette tüm insanları, özelde de müminleri ilgilendiren bir meseledir. Çünkü evrensel bir iyileşme söz konusu olmadığı gibi, özelde de bu ümmette iyileşme olmadığı sürece bu sorun çözülmeyecektir. Buradaki sorun ne yerel, ne ulusal, ne ırksal, nede mezhepsel bir durumdur. Burada evrensel ve bireysel sorunların temelinde yatan kendi doğrularımızı “ hak olan gerçek” başka bir deyişle “ yegâne doğrular” olarak kabul etmekten kaynaklanmaktadır. Ve bu suçlarla mescidlerin çağrıları binbir hicapla örtülmüştür. O kadar ki bu günah hicaplarından dolayı mescitlerden gelen sesi duyamıyoruz artık.
Peygamber’in mücadelesi bu hicapları tek tek yırtarak, insanoğlunu özgürleştirmeye çalıştı. Tek gayesi vardı ve hep bunu göstermeye çalıştı. O da biricik Rabb’ine “ Kul” olmaktı.
Peygamber’imizin bu mücadelesinde çevresini kuşatan bu muhalif grupları ve hâlâ da bu üç grubun işbirlikçi olarak çalıştığını görmekteyiz. Nitekim bu üç grubun oyunları bozulmadıkça da ümmetin yolu hep tıkanık kalacaktır.

Kimlerdir bu üç grup?

BİRİNCİ GRUP; MÜŞRİKLER

Müşrik; Allah’ın zatında, sıfatlarında, fiillerinde ve hükümlerinde şirk işleyene denir. Yani Rabb’ine ortak, yardımcı, denk tutanlardır.
Elbette bireysel şirkleri saymaya kalksak, konu alabildiğine uzar. Ama burada tüm toplumu kuşatan şirk çeşidini anlatmadan geçemeyeceğim. Çünkü toplumun hepsini bir kereden şirk batağına mahkum etmiş bir şirk çeşididir. Bu şirk çeşidi “ tağut” u kabul etmektir. Yani kendini bir ilah gibi sayanları, gösterenleri kabul etmektir.
Yüce Allah’ı inkar etmezler. Ama Nemrut gibi O’na gökleri tahsis eder. Kendine de yeryüzünü pay eder. Kendilerini yeryüzünün malikleri olarak görürler. Bu nedenle kendi yargı ve kararlarına göre kanun koyarlar. Ve insanların kendi kararlarına boyun eğmelerini isterler. Boyun eğmeyenleri de cezalandırırlar.
Şimdi yeryüzündeki tüm toplumlara, tüm ülkelere bakın. Tağutları saymaya kalkışın desem. O kadar çok ki sıralayamazsınız bile…
Hani insanlığa Tevhid düşüncesi getirilmişti. Hani inananlar yalnızca yüce Allah’a boyun eğeceklerdi. Hani teslimiyet ve egemenlik yalnızca Allah’ın hakkıydı. Hiç Rabb’inin ayetlerini okumamış gibi.
Şimdi, “ Ben müslüman’ım” diyen toplumların haline bakın. Tağut etrafında çember oluşturmuşken hangi Tevhid anlayışından söz edebilirler.
Bakınız Peygamber’in dönemine… Mekke’de Darun Nedve denilen müşriklerin meclisi vardı. Peygamber’imiz onlarla işbirliği yapabilirdi. Ama yapmadı. Neden?
Onlar tağut idi. Ve kendisinin ilahî ilkesi “ Kafirun süresi”nin haykırışı oldu. Kafirun süresini haykırmayan, İhlas süresi’ni haykıramazdı. “La” denilmeden “illa Allah” olamazdı.
Bu nedenle tağuta boyun eğerek asla Rabb’imizin şiarları olan ne Mescid-i Haram, ne de Mescid-i Aksa özgür olamaz.
Hiç bir zaman Nemrut tek başına büyük bir zalim olamazdı. Fravun tek başına böyle büyük bir zalim olamazdı. Onların etrafında duran, onları besleyen ve destekleyen gruplar ile yükselirler. Zulümleri dağ gibi büyür…
O halde ortaya çıkan tağut/tuğyan, toplumsal işlenen günahtır. Toplumsal bir hastalıktır. Toplumdaki her bireyin yüklendiği ve hesabını vereceği bağışlanmayan bir suçtur.
Bu nedenle tağutları ne kadar beslediğimiz veya desteklediğimiz her müslümanın kendine soracağı bir hesaptır. Bir yandan namaz kılarken, diğer yandan tağutlara boyun eğiliniyorsa bunun hesabı ağırdır. Ve bedeller daha dünyadayken ödenmeye başlanır…
Bu yüzden şirkten ve şirkin suç ortaklarından arınmadan, temize çıkamayacağımız aşikâr bir durumdur.
Rabbimize ve tüm peygamberlerimize savaş açmış bir duruştur. Bu nedenle müşrik olmamak ve şirke destek vermemek için üzerimize ne düşüyorsa yapmak zorundayız. Bunun tek aşısı da “Tevhid” i çok iyi bilmek, anlamak ve yaşamaktır.

İKİNCİ GRUP; YAHUDİLER

Fitne ortaklarından biri… İnsanlığın önünde duran model kulları inciten, peygamberleri çok üzen bu topluluk insanlığı mı üzmeyecek? Her alana ahtapot gibi sızan bu grup her topluluğu saptırmada baş rolde oynamaktadır. Kibir ve hırs üzerinde yükselen ırkçılığı kendilerini bitirdiği gibi insanlığı da kemirmektedirler. Mantıkları Rabb’imizin gazabını üzerlerine çekmiş olmalarına rağmen uslanmayan bir topluluktur. Aynen isimlerinin çağrıştığı gibi Yahudiler; çokça Allah’ı anıp, tevbe eden ama yeniden Rabb’ine meydan okuyan kimselerdir. Sözde din ehli, şeriat sahibi, Rabb’lerinin huzuruna duran, lâkin zalimlikte, inkârda, fesatta ve ihanette kimse onları geçemez. İçlerindeki dünya sevgisi bin yıl yaşamaktan daha da hırslıdır.
Tarih boyunca Peygamberler’e savaş açmışlardır.
Şimdi de Tevhid inancında olan bu ümmete savaş açmışlardır. Bu yüzden Mescid-i Aksa her gün ağlamakta, üzerinden oluk oluk kan akmaktadır. Her gün müslümanları öldürmek ve onlara işkence etmekle beslenen bu grup, insanlıkla alay eder gibi bir de geçip sırıtmaktadır.
Şeytana kapı araladın mı neden içeriye girmesin ki! Onlara prim veren, destek çıkan ve hâlâ onlarla dostluk kuran müslümanlar vardır. Düşmana aşık olanı neden kullanmasın ki…
İnananların ayetlerinde, ilahi kitabında en çok Yahudilerin hastalıkları söz konusu olduğu halde onlara yanaşmaktadırlar. Onlardan oluk oluk hastalık, bu ümmete bulaşmaktadır. Anlaşılan o ki müslümanlar, hâlâ onları muhalif bir grup olarak görmemiştir. Halbu ki onlar şeytanın adımlarını izlemektedir. İnandım diyen bu kimseler de onların adımlarını izlemektedirler.
Bir ilde tüm STK’ların toplanmış olduğu bir toplantıya katılmıştık. Filistin’den bir yetkili bu toplantıda Filistin halkının çektiklerini tek tek anlatmıştı. O kadar çok kötü tablolar anlatmıştı ki. Hepimizin yüzünde derin bir hüzün oluşmuştu. Siyasal, sosyal, ekonomik, psikolojik her türlü zülüm kuşatmıştı onları… Onlar müslüman olmanın ötesinde insan idiler. Ve hiç bir insanın bir insana bunları yapmaya hakları yoktu. Tüm insan hakları çiğneniyordu. Büyük bir mahcubiyetle aramızdan birisi bu yetkiliye bir soru yöneltmişti. “ Filistin halkı için ne yapabiliriz? Söyleyin, İsrail’e boykot mu yapalım, bunu yaygınlaştıralım mı? Yönetim üzerinden siyasi bir baskı mı oluşturalım? Yardım mı toplayalım? Söyleyin bize bir yol gösterin” diye…
Cevaba bakar mısınız! Bu çözüm önerilerini duymadı bile. Ne dedi, biliyor musunuz?!. “Gerçekten Filistin halkı için bir şey mi yapmak istiyorsunuz? Kudüs’ün özgür olmasını mı istiyorsunuz?
O halde Arapça öğrenin. Cevaplar “Kur’an” da yazıyor. Ancak o zaman, bizi anlayabilirsiniz” demişti. 
Bu cevap bir şamar tokadı gibiydi. Gerçekten bizler Kur’an çağrılarını duymamıştık. Eğer bu ümmet Kur’an çağrılarını duymuş olsaydı, Kudüs esaret altında olmazdı. Her gün yüzlerce inanan kardeşimizin gözlerinden yaşlar dökülmezdi. Müslümanın kanı sudan fazla akmazdı. Onların kanı üzerinden ne siyaset yapılabilirdi, ne rant elde edilebilirdi, ne de ahkam kesilinirdi. Şimdi hangi yüzle Rabb’imize, Peygamberler’imize ve ölen kardeşlerimizin yüzüne bakabileceğiz, bilemiyorum!

ÜÇÜNCÜ GRUP; MUNAFIKLAR

İman ettiklerini söyledikleri halde hedefleri “Allah rızası” olmayıp, başka seçenekler peşinde dolaşan kimselerdir. Bunların imanı ya korku ve kaygılara dayalıdır, ya da menfaat ve kişisel yargılara… İmam Hüseyin(as) bunu çok güzel tanımlar. “ Hakkı gösterip, batılı kastedenler” diye dile getirir.
Bu tür insanlar müminlerin arasında dolaşır, onlar gibi dururlar. Ama iç âlemleri başkadır. Yani açıkladıkları başka, gizledikleri ise bir başka.
Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.a); onlar için alâmet olarak “yalan söylerler, sözlerinde durmazlar, emanete hiyanet ederler” buyurur. Bu ahlaki özellikler munafıkların alâmetleridir.
Şimdi size munafıklığın alametleri demiyorum, munafıklığın delili diyorum. Bu konuda ayeti kerime şöyle buyurmaktadır.
“Münafıklar, küfür ile iman arasında bocalamaktadırlar. Ne bu müminlere bağlanırlar, ne de şu kâfirlere. Allah kimi doğru yoldan saptırırsa, sen artık ona kurtuluş yolu bulamazsın.
Ey iman edenler! Müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinmeyin. Kendi aleyhinizde Allah’a apaçık bir delil mi vermek istiyorsunuz?” (Nisa süresi/143-144)
Gizledikleri farklı, açığa vurdukları farklı olan bu insanlar müminlerin güvenlerini suistimal etmektedirler. Böylece inananlar arasında bir çok fitne çıkarmaktadırlar. Ancak bir grupta onlara güvenirler. Bu durumda öyle bir hale gelinir ki yapılan tüm hatalar meşru görülmeye başlanır. Bu yüzden Yahudiler ve Müşrikler belirgin olmalarından dolayı bu ümmete munafıklar kadar zarar veremezler. Yahudiler ve müşrikler de bu durumu bildiklerinden ümmet arasına sızmanın yolu olarak bu munafıkları kullanırlar.
İşte bu üç grup; işbirliği ile müminlerin başına beladırlar. Bu durumda müminler ne yapmalıdırlar?
Müminler öncelikle bu üç grubu tanımalıdırlar. Kesinlikle kendi düşmanları olarak kabul etmelidirler. Bunu Rabb’imiz buyuruyor.
Maide süresi /51 “Ey iman edenler! Yahudileri ve Hristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostudurlar. Sizden kim onları dost edinirse, şüphesiz o onlardan olur. Şüphesiz Allah, zalim kavmi doğru yola iletmez.”
Maide süresi/ 57 “Ey iman edenler! Sizden önce kendilerine kitap verilmiş olanlardan ve kâfirlerden, dininizi alay ve eğlence konusu yapanları dost edinmeyin. Eğer (gerçekten) iman ediyorsanız, Allah’dan gereğince korkun.”
Bakara süresi/ 14-16 “Onlar iman edenlere rastladıkları zaman: “İnandık” derler. Fakat şeytanlarıyla yalnız kaldıkları zaman: “Biz, sizinle beraberiz, biz sadece (onlarla) alay ediyoruz.” derler. (Asıl) Allah onlarla alay eder ve taşkınlıkları içinde serserice dolaşmalarına mühlet verir. İşte onlar o kimselerdir ki, hidayet karşılığında sapıklığı satın aldılar da, ticaretleri kâr etmedi, doğru yolu da bulamadılar.”
Mümin isek böyle düşünmek zorundayız. Kendi kimliğimizden asla ödün vermemeliyiz. Yüce Rabb’imizin düşman kabul ettiklerini dost göremeyiz. Böyle düşündükten sonra tüm diğer tedbirleri almaya başlayabiliriz.
Ne Kudüs birilerinindir, ne de Kâbe. Her iki mescid Rabb’imizin hepimize yani tüm insanlara verdiği şiarıdır.
Hz. Salih(as)’in devesi gibi düşünün. Tüm topluluklara gönderilmiştir. Ancak yalnızca Hz. Salih(as)’e inananlar o deveyi koruyabilmişlerdi.
Şimdi bu mescidler, tüm yeryüzünün ortak değeridir. Ancak Allah ve Resul’üne hakkıyla iman edenler, inandığı Rabbanî ilkelerle o mescidlerin bekçiliğini yapabilirler.
Yahudiler bunu temsil edebilseydi, Rabb’imiz onları nesh etmezdi.
Elbette Kudüs’ü korumak sadece Filistin halkının da görevi değildir. Kudüs’ü korumak tüm ümmetin sorumluluğudur. Her müminin görevidir. Rabb’ine ve Resul’üne olumlu cevap veren herkes, bu bedellerde ortak olmalıdır.
İsrail sadece Filistin halkının değil, tüm ümmetin düşmanıdır. Elbette Yahudiler’in yanında duran müşrik ve munafıklar da…
Aksi takdirde dost ve düşman evliliklerini kutlamakla ömrümüz geçecektir. Kudüs’ün özgürlüğü de hayallere kalacaktır. Allah korusun…

 

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

Bir Cevap Yazın

Mail adresiniz 3. şahıslarla paylaşılmayacaktır. * işaretli alanların doldurulması zorunldur.

Yorum yaparken aşağıdaki HTML taglarını kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>