KERBELA’DAN DERSLER:

siyah-gul_663731

KERBELA’DAN DERSLER:
1. Kerbela Hadisesi Niye Oldu?
Bismillahir Rahmanir Rahim

Hz. Muhammed (s.a.a)’nin dünyadan göçmesiyle Kerbela olayı arasında kaç yıl vardır?
Hicretin 11. yılında Peygamberimizin (s.a.a) bu dünyadan göçmesinden 50 sene sonra Kerbela olayı gerçekleşmiştir. 50 yıllık süre içinde İslam ümmeti Peygamberimizin (s.a.a) ailesini katledecek, esir edecek ve Onlara (a) şiddet edecek kadar ne yaşamış olabilirdi?
Bu 50 yılda neler oldu? Peygamberimizin (s.a.a) dünyadan göçmesinin ardından birkaç ay sonra kızı Hz. Zehra’nın (sa), ardından Hz. Ali’nin (a), kısa bir zaman sonrasında evlatları İmam Hasan’ın (a) şehadeti ve son olarak da İmam Hüseyin’in (a) dehşetli bir şekilde öldürülmesi olayları gerçekleşti. Bu süreçte sadece bu mübarek şahıslar değil, Onları sevenler de öldürüldü ve eziyet gördü. Ama bu 50 senelik zaman dilimindeki olaylara kuş bakışıyla baktığımızda Kisa Ehli’nin (a) bu az bir zamanda öldürülmüş olduğunu görüyoruz. Yaşadıkları sürede ise gerekli saygıyı görmediklerini…
Demek ki bu toplumun en başından beri bir problemi vardı. Bu problem hz. Muhammed’in (s.a.a) zamanında İslam’ın kudret kazandığı bir dönemde kirli kalplerde gizliden gizliye büyüyormuş demek ki. Tam da İslam dininin önderi vücut olarak dünyadan göçünce bu problemler de ortaya çıkmaya başladı.
Peki bahsedilen sorun nedir?
Allahutaala vahyin sonu kesilmeden önce defalarca bir konuya dikkat çekmiştir. Örneğin, Nisa suresi 59. Ayet: Ey inananlar, Allah’a, Peygambere ve içinizden olan Emir Sahiplerine itaat edin. Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsanız bir şeyde ihtilafa düştünüz mü o hususta Allah’a ve Peygambere müracaat edin; bu hareket, hem hayırlıdır, hem de sonu pek güzeldir.
İtaat konusu. İtaat etmek, İslam’da önemli bir yerdedir. Çünkü itaatsiz bir din olamaz. Nitekim İslam dininin kurallarına uymak itaati gerektirir. Namaz, oruç, sosyal ilişkiler ve diğer tüm alanlarda biz Allah’a itaat ediyoruz. Nitekim Müslüman, teslim olan kimseyse teslim olmak fiilinin başında itaat etmek vardır. Dolayısıyla itaat ettiğimiz kimseye teslim oluruz. Allah’a teslim olmamızın sonucu, Müslüman kimliğimizdir.
Ayette yüce Allah’a itaatle birlikte Peygambere de itaatten bahsedilmiştir. Bu, mukaddes kitabımız Kur’an’da sürekli vurgu edilen noktadır: Nisa suresi 80. Ayet: Kim peygambere itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur. Kim de yüz çevirirse, biz seni onlara bekçi olarak göndermedik.
Peygambere itaat etmek Allah’a itaat etmek demektir. Bunu çoğumuz kabul ederiz. Çünkü Müslümanlar genel olarak Resulullah’ın (s.a.a) ilettiği tüm ilahi vahiyleri kabul eder ve yüce Allah’la aralarındaki elçi olarak görürler. Peki, ilahi bir mesaj iletmediği zamanlarda Resulullah (s.a.a) bizler için kimdir? Resulullah (s.a.a) döneminde yaşadığımızı varsayalım. Ona bir vahiy geldiği zaman Onun ilahi bir seçilmiş olduğunun farkındayızdır. Peki ya torunları Hz. Hasan (a) ve Hz. Hüseyin (a) ile oynadığı zaman? Kızı hz. Fatıma Zehra’yı (s.a) görünce şefkat gösterdiği zaman Onu nasıl görürdük? Yakınlarıyla vakit geçiren bir baba mıydı sadece? Yoksa bu hareketiyle de bize mesaj vermek isteyen ilahi bir seçilmiş mi? Vahiy söylemediği müddetçe söylediği sözlerden feragat edebilir miyiz? İşte bazı noktalarda itaat kelimesinin doğru oturmadığını görebiliyoruz.
Bazı görüşlere göre, Peygamberin (s.a.a) vahyî emirlerine itaat farzdır ama içtihadı farz değildir. Ama bu kendi kendini tamamlamayan bir görüştür. Nitekim Peygamberin sünneti Onun amel ve davranışlarıysa, o zaman Hz. Muhammed’in (s.a.a) ilettiği vahiylere en çok uyması gereken kişinin Kendisi olduğunu anlıyoruz. Kur’an-i Kerim’de buyrulur ki: “Ey iman edenler! Niçin yapmayacağınız şeyleri söylüyorsunuz? Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz Allah katında çok çirkin bir davranıştır.” (Saff, 2-3).
Hz. Muhammed (s.a.a) gibi örnek bir ahlaka sahip birisi ilahi vahiyleri iletirken Kendisi buna amel etmeseydi Allah Resulü olarak seçilmezdi. Ne de Allahutaala Onu bu makama layık görmezdi o zaman. Dolayısıyla Resul’e itaat etmemiz gerektiği buyrulurken her hal ve koşulda Allah’ın Peygamberine itaatten bahsedilmektedir.
Nasıl ki Allahutaala’nın bizler için hayır olarak gördüğünü bizler bazen şer olarak, şer bildiğini ise bazen hayır olarak algılarken hata yapıyorsak Resulullah’ın (s.a.a) bize olan emirlerinde de bu böyle olabilir. O ilahi bir seçilmiştir ve O, (kesinlikle kendi) hevâsından (kafasından ve nefsi kuruntularından) konuşmaz-konuşmamıştır (Necm 3).
Dolayısıyla Resul’e itaat ederken hem söylediği vahiylere itaat etmeliyiz hem de bizlere olan tavsiyeleri, emir ve kelamlarına. Çünkü Onun pak ruhu tüm kötülüklerden arıdır. Eğer ki normal hayatında şeytana uyup kötü işler yapan birisi peygamber olsaydı o zaman söylediği sözlerden hangisinin ilahi vahiy olduğunu ayırt edebilirdik? Demek ki Allahutaala günahkâr bir dille beyan etmiyor sözlerini. Her halimizde Resul’e itaat etmek bize farzdır. Nisa suresi 64. Ayet: Biz Her peygamberi, Allah’ın izniyle, kendisine itaat edilmesi için gönderdik.
Allame Tabatabai’nin Nisa suresi 59. ayete dair tefsirini burada belirtmek yerinde olur: “Peygambere gelince, onun iki fonksiyonu vardır. Biri Allah’ın ona Kuran dışında vahyettiği mesajlara dayalı teşri kanun koyma fonksiyonudur. Bu mesajlar ana ilkelerini Kur’an’ın koyduğu ve Kur’an ile ilgili ve bağlantılı olan ayrıntılarda Peygamberin insanlara yaptığı açıklamalardır. Nitekim Allah şöyle buyuruyor: “İnsanlara, kendilerine indirileni açıklaman için … sana da bu Kur’an’ı indirdik” (Nahl, 44). İkinci fonksiyonu ise, doğru bildiği görüşü açıklamasıdır. Bu da onun hüküm (yargı) ve hükümet hususundaki velayeti (yetkili olması) ile bağlantılıdır. Nitekim yüce Allah bununla ilgili olarak şöyle buyuruyor: “Allah’ın sana gösterdiği şekilde insanlar arasında hükmedesin diye…” (Nisa, 105). Bu, Peygamberimizin (s.a.a) yargı kanunlarının zahirine göre insanlar arasında hükmederken ortaya koyduğu ve önemli konularda karar verirken dayandığı görüştür. İşte bu alandadır ki yüce Allah, ona müşavere ile görüş edinmesini emrediyor. Nitekim bir ayette şöyle buyuruyor: “İş hakkında onlara danış; fakat karar verdiğin zaman artık Allah’a dayan” (Al-i İmran, 159). Görüldüğü gibi yüce Allah bu ayette sahabeleri, istişarede Peygamberimize ortak ediyor; ama karar vermede yetkiyi sadece Peygambere veriyor. Bu gerçek öğrenilince anlaşılır ki, Peygambere itaat etmeyi yasalaştıran bizzat Allah olduğu için, her ne kadar Peygambere itaat etmek demek aslında Allah’a itaat etmek demekse de, – nitekim yüce Allah bu ayetlerin devamında, “Biz her peygamberi, Allah’ın izni ile, kendisine itaat edilmesi için gönderdik” buyurmaktadır, – Peygamberimize (s.a.a) itaat etmekle Allah’a itaat etmenin farklı anlamları vardır. Buna göre insanlar hem vahye ilişkin açıklamalarında, hem de ortaya koyduğu görüşlerde Peygambere itaat etmekle yükümlüdürler.”
Bu da yine hem uhrevi boyutta Peygamber makamına itaat edilmesi, aynı zamanda dünyevi boyutlarda Hz. Muhammed’in (s.a.a) lider konumunda kabul edilmesi gerektiğinin göstergesidir.
Nisa suresi 59. ayetin devamında kimlere itaat edilmesi hakkında hususlar buyrulmuştur. Fakat Peygambere itaat anlaşılmadan Ulul Emre itaat uygulaması doğru gerçekleştirilemez. Çünkü hayata dair her detayı açıklayan Peygamberin (s.a.a) “Emir Sahipleri” hakkında sessiz kalmış olabileceği ya da insanların bunu sormamış olabileceği mümkün değildi.
Dolayısıyla gözleri Gadir Hum gününe çevirmekte yarar vardır:
Hz. Muhammed (s.a.a): “Ey insanlar! Bu böylesine bir toplulukta ayağa kalktığım son defadır. O halde işitiniz, itaat ediniz ve rabbiniz olan Allah’ın emri karşısında teslim olunuz. Zira aziz ve celil olan Allahutaala sizin ihtiyar sahibi ve mabudunuzdur. Allah’tan ve sizleri muhatap kılan Peygamber’inden, yani benden sonra da Ali Allah’ın emriyle sizin irade sahibiniz ve imamınızdır. İmamet makamı Ondan sonra da Allah ve Resulüyle görüşeceğiniz güne kadar benim neslimin, onun çocuklarının hakkıdır. … Ey insanlar! Aziz ve celil olan Allah tarafından bana bir nur verilmiş, benden sonra Ali bin Ebu Talib’e ve ondan sonra da Mehdi Kaim’e (a.f.) kadar onun nesline verilmiştir. … Biliniz ki ben eda ettim; biliniz ki ben tebliğ ettim; biliniz ki ben duyurdum; biliniz ki ben açıkladım; biliniz ki Allah buyurmuştur ve ben aziz ve celil olan Allah adına konuşuyorum. Biliniz ki Müminlerin Emiri de benim kardeşimdir. Biliniz ki “Müminlerin Emiri” olmak, benden sonra ondan başka hiç kimse için helal değildir.”
Dolayısıyla Gadir Hum’dan sonra gerçekleşen olaylarda Hz. Muhammed’e (s.a.a) ne kadar itaatsizlik yapıldığının ve Allah’ın emirlerine karşı gelindiğinin farkına varıyoruz. O sürece değinmeden sadece şunu söyleyerek Kerbela olayının niye gerçekleştiğini anlamaya çalışalım.
Muaviye’den (Allah’ın laneti olsun ona) sonra kendisini Müslümanların halifesi, “Müminlerin Emiri” ilan eden Yezid (Allah’ın laneti olsun ona) insanlardan biat toplamaya başladı. Bu kimselerden birisi de İmam Hüseyin (a) idi. Gadir Hum hutbesinde belirtildiği gibi Hz. Muhammed’den (s.a.a) sonra kıyamete kadarki süreçte İmam Ali (a) ve evlatları Allah’ın yeryüzünde tayin ettiği İmamlardır. Hz. Muhammed (s.a.a) Allah’ın emrini yerine getirerek bizlere her zamanın önderini tanıtmıştır. İmam Hüseyin (a) da o zamanın imamı ve önderiydi. Ama imamet makamından önce imam Hüseyin (a)’ın kulluk makamına dikkat edelim. O (a), Allah’a ve Resulü’ne kusursuz itaat eden bir kimse olmuştur. Bu nedenle Onun Yezid gibi Allah’ın hükümlerini hiçe sayan birine itaat etmesi Allah’a karşı gelmesine neden olurdu. Burada İmam Hüseyin’in (a) Yezid’e biat etmemekle Allah’a ve Resulü’ne (s.a.a) itaat ettiğini, Kendi kulluk görevini yerine getirdiğini görebiliyoruz.
Çünkü ister kriter açısından isterse de kimlik açısından Müslümanların halifesi pozisyonu Yezid’e ait değildi. Ama sıra zamanın ümmetindeydi. Onlar kime itaat edeceklerdi? Gadir Hum’daki mesajı dinleyerek Allah ve Resulü’ne (s.a.a) ve zamanın Emir Sahibine mi? Yoksa nefislerinin emirine mi?
Tarihe baktığımızda yaşanan kanlı olay bunu gösteriyor ki çok az sayıda kişi İmamına itaat etmekle Resul’üne (s.a.a) ve Allah’a itaat etmiş bulundu. Binlerce Müslüman kimliğine bürünmüş insansa Allah’ın Peygamberinin Oğlunu (a) katletmiş bulundu… Dolayısıyla Gadir Hum gününde söylenen o meşhur cümle – “Ben kimin mevlası isem Ali de onun mevlasıdır” – bir kez daha zihnimizde belirmeli. Ali (a) ve evlatlarını veli olarak görmeyenler aslında Hz. Muhammed’i (s.a.a) veli olarak görmeyenlerdi. Her ne kadar Allah ve Resul’üne itaat ettiklerini iddia etseler bile…
İtaati zedeleyen en büyük etkenler korku, fayda ve zarar gibi kavramlardır. Bir insandan korkup da Allah’ın emrini çiğnemek, bir dünya malı için Allah’ın emrine karşı gelmek, dünyevi zarara uğramamak için Allah’ın kurallarını esnetmek vs. durumlarla gün içerisinde çok karşılaşmaktayız. Kerbela’yı doğuran en önemli şeylerden birisi, insanların itaat etmeli olduğu en üst merciiyi görememesi olmuştur.
Kerbela okulundan alınması gereken sayısız dersler vardır. Bu bölümde itaatin, özellikle Müslümanların en büyük sorunlarından biri olan Allah’a ve Peygamberine itaatin doğru anlaşılmamasının nasıl sonuçlar doğurduğunu anlatmaya çalıştık.
Allah zalim kavimlere lanet etsin ve bizleri Ehl-i Beyt’in (a) dostlarından karar kılsın… Allahumme salli ala Muhammed ve al-i Muhammed ve eccil fereccehum.

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

Bir Cevap Yazın

Mail adresiniz 3. şahıslarla paylaşılmayacaktır. * işaretli alanların doldurulması zorunldur.

Yorum yaparken aşağıdaki HTML taglarını kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>