KERBELA ŞEHITLERININ ÖLÜM ÖNCESI AHVALI

40353wide

KERBELA ŞEHITLERININ ÖLÜM ÖNCESI AHVALI

Bismillahir Rahmanir Rahim

Ölüm herkes için var olan bir gerçektir. Nasıl ki bir bilinmezlikle dünyaya gelişimiz gerçekleşiyorsa ölümümüz de aynı şekilde gerçekleşiyor. Bebeğin doğarken birkaç saniye/dakika suskunluğu insanın kalbini hızlandırmaz mı? Ya ağlamazsa korkusuyla insanın bir anlık nefesi kesilir. Fakat insanın her anı aslında o korkuyla geçiyor. Ya susarsa? Ya uyanmazsa? Ya gider de dönmezse? Ya onu kaybedersem? düşünceleri hep bizleri rahatsız eder sevdiklerimize karşı. Her gidiş bir korku yaşatır bize fakat bir gidiş vardır ki ondan kaçamayız.

İşte o kaçamadığımız gerçeğin adı ölümdür.

Bazen insanlar ölmeden önce ölecekmiş gibi davranırlar… Hep derler ya sanki hissediyordu da vedalaştı, hepimizle helalleşti… Sanki bazı insanlar kaç ay öncesinden bu yolculuk için hazırlanırlar. Bazıları mektup bırakır, bazıları hatıra… Sanki hissediyormuş gibi davranır uzun zaman öncesinden. Bazıları da ansızın gözlerini yumar hayata. Hiç fırsatı olmaz helalleşmeye.

Yani ölümden önceki bir an vardır ki onu herkes yaşar. Bilinçli, aklı selim kimseler o anda da imtihan edilir. Şeytan daha güçlüdür o zaman. Belki bu anda yolundan döndürebilirim diye. Bu hâl Kuran`da ölüm sarhoşluğu olarak geçer.

Ölüm sarhoşluğu gerçekten geldi. İşte (ey insan) bu, senin öteden beri kaçtığın şeydir (Kaf 19).

Bu zaman diliminde olan şahıs birçok korku ve rahatsızlıkla karşı karşıyadır. Bir taraftan hastalığın şiddetini, ağrısını, dilin tutulmasını, gücün tükenmesini görmekte; bir taraftan çoluk-çocuğunun ağlamasına, kendisini kaybetmelerine, çocuklarının yetim olup sahipsiz kalmasına üzülmekte; diğer bir taraftan da ömrünü harcayarak gam ve çilelerle veya çeşitli hile ve entrikalarla veya gasp ve zulümlerle elde ettiği mal, mülk ve servetten ayrılmakta, humus ve zekâtını vermediği, helâl ve haram demeden yediği nice mal ve paraları hatırlamakta ve bunları telâfi etme yollarının ise artık kapandığını ve işin işten geçtiğini görmektedir ölüm döşeğinde olan insan… Diğer bir taraftan da ölüm döşeğinde olan kimse, başka bir âleme girme dehşetine de kapılmaktadır; önceden görmediği şeyleri artık gözü görmektedir. Nitekim yüce Allah bir ayette buyuruyor ki: Andolsun, sen bundan gaflet içinde idin. Biz senin gözünden perdeni açtık; bugün artık görüş gücün oldukça keskindir.(Kaf 22) Bir taraftan Hz. Peygamber (s.a.a) ve Ehlibeyti’nin, rahmet ve gazap meleklerinin, onun hakkında hüküm vermek veya bir tavsiyede bulunmak için hazır olduklarını, şeytan ve yardımcılarının da onu şüpheye sokmak ve dünyadan imansız olarak gitmesi için toplanıp bir iş yapmak istediklerini görmekte ve diğer taraftan da ölüm meleğinin ne şekilde geleceği ve canını nasıl alacağı korkusuna kapılmaktadır…

Hz. Ali (a.s) buyurmuştur ki: Başlarına nitelendirilmesi zor şeyler gelmiş: Ölüm sarhoşluğu ve yok oluşunun feryadı üstlerine çökmüş, kendilerinden geçmişler, renkleri kaçmıştır (Nehcul Belaga, 109. hutbe).

Bazı insanları ölüm gelip yakalarken bazı kimseler kendileri ölüme doğru giderler. Daha doğrusu bu davranışlarının sonunun ölümle sonuçlanacağını biliyorlardır. Bu ihtimali göz önünde bulundurarak adım atarlar. İntihara girişen kimse de ölmeye kararlıdır. Hatta yaptığının kötü bir iş olduğunun da farkında olarak bunu yapmaktadır. Savaşa katılan kimseler işin ucunda ölümün olduğunu görür ve helalleşerek savaşa giderler.

Eğer ki hak yolunda ise bu cihat, o haklı kimseler şehit makamı kazanırlar.  Dolayısıyla bugünkü konuda şehitlerin ölüm sarhoşluğuna değinmek ve Kerbela şehitlerinin ölümden önceki ahvali örneğiyle bu konuyu anlamaya çalışacağız.

“Şehid” Kavramı; Arapça şhd kökünden geliyor. Bu kökten türeyen sözlere dikkat ettiğimizde şahid, şehadet, şuhud gibi sözleri görüyoruz ki bunların temelinde duran anlam göz veya basiretle görmek, hazır bulunmakla alakalıdır. Başka kavramlar da türemiştir fakat şahid sözüne baktığımızda onun da anlamının “hazır olan, bir şeye şahit olan” olduğunu görüyoruz. Şehid kelmesininse “ölmekte olan kişi” anlamı vardır. Bu kişiye şehid isminin verilmesinin nedeni, Ragıp El İsfahani`ye göre, meleklerin o kişinin yanında hazır bulunmalarından dolayıdır.

Şüphesiz: “Bizim Rabbimiz Allah’tır” deyip sonra dosdoğru bir istikamet tutturanlar(a gelince) ; işte onların üzerine (hayatları boyunca ve ölüm anında teselli ve teskin edici) melekler inecek ve: “Korkmayın ve hüzne kapılmayın, size va’ad olunan cennetle müjdelenip sevinin” diyeceklerdir.  (Fussilet 30)

Allah’a ve O’nun Resullerine (samimiyetle ve teslimiyetle) iman edenler (var ya) ; işte onlar Rableri katında sıddıklar (özü, sözü ve yüzü dosdoğru olup itibar olunanlar) ve şehitler (veya şahitler) dir. (Hadid 19)

Şehidlerin bu şekilde isimlendirilmelerindeki başka bir neden, onların ölüm anında kendileri için hazırlanan nimetleri müşahede ettiklerinden dolayı olabilir. Ya da onların ruhlarının Allah katında hazır olmasından dolayıdır, diyor İsfahani. Sakın Allah yolunda öldürülmüş olanları ölü sanma, hayır onlar (sonsuz bir) hayattadırlar ve Rableri yanında yaşayıp rızıklanırlar. Şehitler) Allah’ın Kendi fazlından onlara verdikleriyle (ferahlanıp) sevinç içinde (mutludurlar). Onlar, arkalarından henüz kendilerine ulaşmayanlara (şunu) müjdelemeyi isterler ki: “Onlara hiçbir korku yoktur, mahzun da olmayacaklardır. (Ali İmran 169-170).

Demek ki şehitlerin diğer ölülerden farkı ve üstünlüğü vardır. Bu üstünlük esasen onların neyle karşılaşacaklarını artık görüyor olmalarından kaynaklanır. Yani artık onlar Allah yolunda attıkları bu adımdan dolayı mutluluğu tatmaktadırlar. Şehidlerin bu şekilde tanımlanması boşuna değildir, onlar hem melekleri hem de Cennet nimetlerini görmek üzeredirler. Dolayısıyla onların ölüm sarhoşluğu anı çok farklı ve değerli bir şekilde ilerlemektedir. Ki bunun en bariz örneği Seyyidüşşüheda (a) ve yarenlerinin şehadet öncesi ahvalleridir.

İmam Hüseyin (a)`ın Yarenlerinin Ölüm Öncesi Mücadelesi; Hak ve Batıl tercihi 

İmam Hüseyin (a) Kerbela`ya doğru yola çıkmadan evvel bu yolun sonunun şehadetle biteceğinden haberdardı. Nitekim ya Allah yolunda öldürülecek ya da tağuta galip gelecekti. Fakat yıllar öncesinde artık İmam Hüseyin (a) bu dünyadan nasıl göçeceğini biliyordu. Örneğin, birçok ravinin Ebu Cafer Muhammed b. Babeveyh el-Kummî’den ve “el-Emali” kitabında da Mufazzal b. Ömer’den naklettiklerine göre İmam Cafer Sadık (a.s) kendi babalarından şöyle rivayet etmiştir:  Bir gün Hüseyin b. Ali (a.s) kardeşi Hasan’ın (a.s) evine gitti. Kardeşinin durumunu görünce gözlerinden yaşlar süzüldü. Hasan (a.s), “Niye ağlıyorsun?” dedi. Hüseyin (a.s), “Size yapılan zulüm ve haksızlıklara ağlıyorum.” dedi. Hasan (a.s), “Bana yapılan zulüm gizlide içirilen zehirdir ve ben bunun tesiriyle öleceğim. Ancak senin düşeceğin duruma kimse düşmeyecek ey Hüseyin (a.s). Çünkü ceddimiz Muhammed’in (s.a.a) ümmetinden olduklarını iddia eden otuz bin kişi senin etrafını sararak saygısızlıkta bulunmak, kanını akıtmak, seni öldürmek, aileni ve Ehlibeyt’ini esir etmek ve ganimet toplamak için tetikte bekleyecekler. Bu arada Allah da lanet ve gazabını Ümeyyeoğulları’na yöneltecek, gökyüzü kan ağlayacak, toz-toprak savuracak, her şey ve hatta çöllerdeki vahşi hayvanlar ve denizlerdeki balıklar bile senin başına gelenlere ağlayacaklar.” dedi

Ömer-i Nessabe (r.a), soy bilimi hakkındaki “Şafi” kitabında, ceddi Muhammed b. Ömer’e dayandırdığı bir rivayette, bir grup tarafından şöyle nakleder: Babam Ömer b. Ali b. Ebutalib (a.s), dayılarıma (Akil’in oğulları) şöyle nakledermiş: Kardeşim Hüseyin (a.s) Yezid’e biat etmeyince, yanına gittim ve yalnız olduğunu görüp şöyle dedim: “Canım feda olsun sana, kardeşin Hasan (a.s), babası Ali’den (a.s) naklederdi.” Anlatmak istiyordum ki boğazım düğümlendi ve ağlamaya başladım. Hüseyin (a.s) beni yanına oturtup buyurdu: “Benim öldürüleceğimi kardeşim sana söyledi mi?” Dedim ki: “Allah o günü göstermesin ey Peygamber’in oğlu!” İmam Hüseyin (a.s): “Seni babanın hakkına yemin veriyorum, bu haberi sana söyledi mi?” dedi. Dedim ki: “Evet, canım kardeşim, hayatta kalman için niye Yezid’e biat etmedin?” İmam Hüseyin (a.s) buyurdu: “Babam, benim ve onun şehit edileceğini Allah Resulü’nden (s.a.a) nakletti ve benim kabrimin babamın kabrine yakın olacağını söyledi. Bildiğin bazı şeylerden benim habersiz olduğumu mu sanıyorsun? Andolsun Allah’a, asla zillete boyun eğmeyeceğim. Annem Fatımatü’z-Zehra (a.s) ceddim Resulullah (s.a.a) ile mülakat ettiği zaman evlatlarına yapılan zulümlerden şikâyet edecek ve onun evlatlarına eziyet etmiş olanların hiçbiri cennete girmeyecektir. ”

Dolayısıyla şehit edileceği bilincinde olan İmam Hüseyin (a), komutasında olan kurtuluş gemisine Allah kullarını davet ederek yoluna devam ediyordu. Yol boyunca karşılaştığı ya da mektup yolladığı kimselere bu yolda öldürüleceği ve şehadet şerbeti içeceğini söyleyerek bu yolda Kendisiyle birlikte olmak isteyenleri müjdeliyordu. Ama her şeyden önce buradaki kazanç sadece şehadet değildi, İmam Hüseyin (a) kendisine zalime karşı sergilediği duruşta yardım edilmesini isteyerek aslında insanlara hem eğitim vermiş oluyor, hem de onlara mutlu bir ahiret hayatı vadediyordu. Yardımı bizzat Kendisi etmiş oluyordu. Rivayete göre İmam Hüseyin (a.s), Irak’a gitmeye karar verdiğinde, insanlara bir konuşma yaparak şöyle buyurdu:

“Hamd Allah’a mahsustur. Allah’ın dilediği olur ve O’nun dışında güç kaynağı yoktur. Allah’ın salatı Resul’ünün (s.a.a) üzerine olsun. Ölüm hattı insan oğlu için çizilmiştir; kızların boyunlarına astıkları kolyenin izi gibi süstür. Yakub’un Yusuf’u görmeğe olan isteği gibi ben de seleflerimi görmeye istekliyim. Benim öldürüleceğim yer belirlenmiştir ve ben de oraya varacağım. Nevavis ve Kerbela arasında, çöl kurtlarının aç karınlarını doyurmak ve boş dağarcıklarını doldurmak için bedenimi parçaladıklarını adeta görüyor gibiyim. Kader kalemiyle çizilen yoldan kaçış imkansızdır. Biz Ehlibeyt’in rızası Allah’ın rızasına bağlıdır. O’nun göndereceği belaya sabredecek ve sabır ehlinin mükâfatını alacağız. Allah Resulü’nün (s.a.a) bedeninin parçası olan bizler, ondan ayrılmayacak ve cennette onunla beraber olacağız. Böylece Resulullah (s.a.a) razı olacak ve Allah’ın, Resul’üne (s.a.a) olan vaadi gerçekleşecektir. Bizim yolumuzda fedakârlık etmek ve şehit olarak Allah’ın huzuruna çıkmak isteyen bizimle gelsin. Allah’ın yardımıyla bu sabah Mekke’den çıkacağız.”

Bu durumda Kerbela yarenleri ve bu teklifi alan herkes canını tehlikeye atmakla atmamak arasında gitgel yaşıyordu. Çünkü bu olayın başında Yezid`e (Allah`ın laneti olsun ona) biat etmemek duruyordu. İmam Hüseyin (a) ile birlikte yol alanlar Yezid`e biat etmeyenler, karşısında duranlarsa sözde biat etmediklerini söyleseler bile yine de onun emrine itaat etmiş buluyorlardı. Yezid gibi İslami yaşantısı olmayan birisine biat dünyayı tercih etmek, İmam Hüseyin (a)`ı seçmekse ahiret hayatını üstün tutmak demekti. Dünyayı tercih etmek, dünya için Allah rızasını unutmak anlamındadır. Ahireti tercih etmekse dünyayı Allah rızasına göre yaşamaktır. İşin garip yanı, dünya menfaatleri ve yaşamak uğruna İmam Hüseyin (a) ile birlikte yol almayanların çoğusu, canlarını batıl amaçlar uğruna tehlikeye atmış bulundular. İmam Hüseyin (a) Kufe`ye doğru hareket etmeden önce binlerce davet mektubu almıştı. Çıktığı yolda İmam Hüseyin (a)`ı ta Mekkeden beri bu yoldan döndürmeye çalışmıştılar. Fakat her seferinde İmam Hüseyin (a) Resulullah (saa)`nin ve Ehli Beyti (a)`ın Kendisini beklediğini dile getiriyordu.

İmam Cafer Sadık’tan (a.s) şöyle rivayet edilmiştir: Muhammed b. Hanefiye, İmam Hüseyin’in (a.s) Mekke’den ayrılmayı düşündüğü günün sabahı İmam’ın huzuruna gelerek dedi: “Canım kardeşim! Kûfe halkının babana ve kardeşine neler yaptığını biliyorsun; sana da aynı şekilde muamele edeceklerinden korkarım. Uygun görüyor isen Mekke’de kal! Çünkü sen herkesten daha değerli ve daha azizsin!” İmam buyurdu: “Yezid b. Muaviye’nin ansızın beni haremde öldürmesinden ve benim yüzümden Allah’ın evine saygısızlıkta bulunmasından korkuyorum.” Muhammed b. Hanefiye: “Eğer bundan endişe ediyorsan, Yemen’e doğru hareket et! Orada saygın kalacaksın ve Yezid de sana dokunamayacaktır. Bunu da istemezsen çölün bir bölümünü seç ve orada kal!” İmam Hüseyin (a.s): “Senin bu teklifin hakkında düşüneceğim.”

İmam Hüseyin (a.s), gecenin son saatlerinde Mekke’den ayrıldı. Muhammed b. Hanefiye, bu haberi duyar duymaz yetişip İmam’ın bindiği devenin yularını tuttu.

Muhammed b. Hanefiye: – Canım kardeşim, hani sözlerim hakkında düşüneceğine dair söz vermiştin bana?

İmam: – Evet.

Muhammed b. Hanefiye: – O hâlde bu acelen niye?

İmam: – Sen gittikten sonra Resulullah (s.a.a) yanıma geldi ve: “Ey Hüseyin, Irak’a doğru hareket et! Çünkü Allah seni öldürülmüş olarak görmek istiyor!” buyurdu.

Muhammed b. Hanefiye: – Kuşkusuz ki biz Allah’ınız ve kesinlikle de O’na döneceğiz. Madem öldürüleceksin, bu kadınları niye beraberinde götürüyorsun?

İmam: – Resulullah (s.a.a): “Allah onları da esir olarak görmek istiyor.” buyurdu.

Muhammed b. Yakub-i Küleynî “er-Resâil” kitabında, Hamza b. Hamran’dan şöyle nakleder: İmam Cafer Sadık (a.s) buyurmuştur: İmam Hüseyin (a.s) Mekke’den hareket edince bir kağıt istedi ve ona şunları yazdı:

Bismilliharrahmanirrahim

Hüseyin b. Ali’den Benî Haşim kabilesine:

Hamd-ü selamdan sonra; benimle gelecek olan herkes şehid edilecek ve gelmeyenlerse amacına ulaşamayacaktır. Vesselam.

Görüldüğü gibi İmam Hüseyin (a) Kendisi büyük bir imtihandayken ilahi takdire boyun eğmeye devam ediyordu. Aynı zamanda Onun (a) bu cesur hareketi etrafındaki insanlar – önderliğinde olan kişiler için de büyük bir imtihandı. Görünen şu ki İmam Hüseyin (a) hücceti tamamlayarak tüm delilleri ortaya koyarak yola çıkmış ve Onunla hareket edenleri ilahi vaatle müjdelemişti.

Fakat bu ilahi davetiyenin ulaştığı herkes farklı bir şekilde davrandı. İşte bu alınan kararlar safları belirledi. Gerçekten de Kerbela şehitlerinin her biri büyük bir imtihanla karşılaştı. Bazıları İmam Hüseyin (a)`ı davet edip, Onun elçisi Müslim bin Akil (a)`a ihanet etti. Onu yardımsız bıraktı. Kufe bir anda öyle bir hale gelmişti ki İmam Hüseyin’in (a.s) kafilesi, Zat-u Irk menziline vardığında Bişr b. Galib’i görüp, “Irak halkının durumu nasıl?” diye sordu. Bişr dedi: “Kalben seni severler, ama kılıçları Ümeyyeoğulları’na yardım etmektedir. İmam (a.s) buyurdu: Doğru söyledin. Allah dilediğini yapar ve irade ettiği her şeye hükmeder.

Kerbela`da herkes ölüm öncesi büyük bir imtihanda idi. Nitekim İmam Hüseyin (a) bir ilahi önder olarak imtihanı başarıyla geçerken insanları da bu kutlu yola davet etmekten hiç vazgeçmiyordu. Allahutaala her seferinde ilahi yardımlarla Hüccetinin yolunu açıyordu.

Kafile Sa’lebe menziline ulaşınca İmam Hüseyin (a.s) biraz uyukladıktan sonra uyanıp şöyle buyurdu: “Rüyada, ‘Siz hızla ilerliyorsunuz ve ölüm de sizi hızla cennete götürüyor.’ diyen birini gördüm.” Oğlu Ali şöyle dedi: – Babacığım! Biz hak üzere değil miyiz? İmam Hüseyin (a.s): – Evet. Andolsun ki biz hak üzereyiz, dedi. Ali Ekber (a) dedi: – O hâlde ölümden korkmayız. İmam Hüseyin (a.s) buyurdu: – Canım oğlum, Allah sana hayırlı mükâfatlar versin.

İmam Hüseyin (a) ve Ehli Beyti`nin (a) ölüme karşı tutumları işte böyleydi. Hz. Kasım (a)`ın da “ölümü baldan tatlı” bulmasını hepimiz biliyoruz. Küçük yaşından itibaren bu akidede olması hayata karşı tutumunun neticesidir. Şehitliği zinet bilen bir soyun kanını taşımanın masumlara ait terbiyeyi almasının neticesidir…

Bu nedenle esas imtihan edilen kimseler Hz. Hüseyin (a)`ın yarenleri ve itaatinde olan kimseler de ya böyle düşünerek cenneti seçmelilerdi ya da cehennemi. Ya dünyayı seçmelilerdi ya da ebedi ahiret hayatını. Bu ayrımı yapmakta zorlanan kimseler olabilirdi. Fakat İmam Hüseyin (a)`ı önderi olarak görenler aslında sorgu sualsiz Onu takip edecekti. O ne yapıyorsa ilahi rızaya uygundur diyerek Onun adım attığı yerlere adımını koyarak kurtuluşa erebilecekti.

Ölüm sarhoşluğu aslında tek başına yaşanan, ömürden ayrı bir an değildir. Ne de tamamen ölüm değildir. İkisinin arasında öyle bir süreçtir ki insanın ömrünü nasıl yaşadığının göstergesidir.

Çünkü Aşura`ya kadarki her süreç çok değerlidir. İster Ebulfazl Abbas (a) isterse de diğer yarenler ya da düşman ordunun askerleri her an imtihandaydılar. Az önce de belirttiğimiz gibi ölümle yüzleşeceğini anlayan kişinin bir tarafında Peygamber ve Ehli beyti (a) melekler dururken bir tarafında da şeytan kendisine doğru çağırır. Kerbela`da da şeytani kimseler her koşulda yarenleri kendisine çağırmaktaydı.

Örneğin, Şimr`in Ebulfazl Abbas (a) ve kardeşlerine (a) eman verme hikayesi bu konuda çok dikkat çekicidir. Ravi diyor ki, “Übeydullah b. Ziyad, Ömer b. Sa’d’a yazdığı bir mektupta savaşı çabuk başlatıp çabuk bitirmesini istemişti. Ömer b. Sa’d’ın ordusu atlara binip İmam Hüseyin’in (a.s) çadırlarına doğru ilerledi. Şimr çadırlara yaklaştı ve bağırarak şöyle dedi: “Bacımın oğulları Abdullah, Cafer, Abbas ve Osman nerdeler?” İmam Hüseyin (a.s) buyurdu: “Şimr’in cevabını verin; o, fasık olsa da sizin dayınızdır.” Abbas ve kardeşleri, “Ne diyorsun?” dediler. Şimr, “Ey bacımın oğulları!” dedi, “Siz emandasınız; kendinizi kardeşiniz Hüseyin’le ölüme atmayın ve gelin müminlerin emiri Yezid’e biat ve itaat edin.”

Abbas (a.s) buyurdu: Ellerin kırılsın senin, ey Allah’ın düşmanı, ne de çirkin ve kötü bir eman getirmişsin bizlere! Fatımanın (a.s) oğlu kardeşimiz Hüseyin’den (a.s) el çekip de zinazade oğlu Yezid’e itaat etmemizi mi istiyorsun!?

Şimr sinirli bir hâlde orduya geri döndü. İmam Hüseyin (a.s), İbn Ziyad ordusunun savaşmak için acele ettiğini, öğüt ve nasihattan etkilenmediklerini gördü. Kardeşi Abbas’a (a.s) buyurdu: Bugün savaşı başlatmalarına engel olabilirsen, bunu yap! Bu geceyi namaz kılarak geçirelim. Allah da biliyor ki, ben namaz kılmayı ve Kur’ân okumayı çok severim.

Aşura gecesinde ise İmam (a), ashabının üzerinden biati kaldırdı. Böylece yarenler bir kez daha imtihan edildiler: “Akşam olmuştu. İmam Hüseyin (a.s) ashabını topladı, Allah’a hamd-ü sena ettikten sonra şöyle buyurdu: “Ben, kendi ashabım kadar salih ashap ve ailem kadar da iyi ve üstün aile tanımıyorum. Allah hepinize hayırlı mükâfatlar versin. Şimdi akşam olmuş ve karanlık çökmüştür. Siz de onu yürüyen bir deve edinip (gecenin karanlığından yararlanıp) ailemden birinin elini tutun, gecenin bu karanlığında dağılın ve beni bu orduyla yalnız bırakın. Bunların tek istedikleri benim.” İmam Hüseyin’in (a.s) kardeşleri, oğulları, Abdullah ve Cafer’in oğulları şöyle dediler: Neden seni yalnız bırakıp gidelim, senden sonra yaşamak için mi? Allah o günü bize asla göstermesin!” Önce Abbas b. Ali (a.s) bunu dedi ve diğerleri de onu izlediler. İmam Hüseyin (a.s), Akil’in oğullarına bakıp buyurdu: Müslim’in şehit olması sizin için yeterlidir; ben size izin verdim, gidin!

Başka bir kanalla gelen rivayette de şöyle belirtilmiştir: Bu arada İmam Hüseyin’in (a.s) kardeşleri ve ailesi söze başlayıp dediler: Ey Peygamber (s.a.a) evladı, o zaman halk bize ne der ve cevabımız ne olur? Efendimizi, büyüğümüzü ve Peygamberimizin evladını yalnız bıraktık; düşmana bir ok dahi atmadık; ele mızrak alıp savaşmadık ve bir kılıç bile savurmadık mı diyelim? Hayır, andolsun Allah’a, senden ayrılmayacak, senin yolunda öldürülünceye kadar bu canlarımızla seni koruyacak ve senin gibi şehit olacağız. Allah senden sonra yaşamayı haram etsin bize! Müslim b. Avsece kalkıp dedi: Ey Peygamber’in evladı! Etrafını saran bunca düşman arasında seni bırakıp gidelim mi? Andolsun Allah’a, bu mümkün değil. Senden sonra yaşamayı Allah bize nasip eylemesin! Ben savaşacağım; mızrağımı düşmanın göğsünde kırıncaya ve elimdeki kılıcımı onlara indirinceye kadar. Savaşmak için hiçbir silahım olmasa dahi taş alıp savaşacağım ve seninle birlikte ölmedikçe senden ayrılmayacağım!

Said b. Abdullah Hanefî konuşmaya başladı: Ey Peygamber’in evladı! Biz seni asla yalnız bırakmayız. Muhammed Peygamber’in (s.a.a) senin hakkındaki vasiyetine uyduğumuzu Allah’a da göstermeliyiz. Eğer bilsem senin yolunda öldürülecek ve yeniden dirileceğim ve bu defa da diri diri yakılacağım, yetmiş kere de bu tekrarlanacak olsa, kendi ölümümü Senden önce görmedikçe Senden ayrılmam. Nasıl Senin yolunda can vermem, oysa ki ölüm birden fazla değildir ve ondan sonra ise sonsuz izzet ve saadete kavuşmuş olacağım.

Ondan sonra Züheyr b. Kayn yerinden kalkıp dedi: Ey Peygamber evladı! Andolsun Allah’a ki senin yaşaman için, kardeşlerinin ve ailenin hayatta kalması için bin kez öldürülmeye razıyım! Ondan sonra da Hüseyin’in (a.s) ashabından bir grubu şöyle dedi: Bizim canlarımız sana feda olsun, biz seni kendi el ve yüzlerimizle koruyacağız. Eğer bu yolda öldürülürsek, Allah’a karşı sorumluluğumuzu yerine getirmiş olacağız.

Aynı gece Muhammed b. Beşir-i Hazremi’ye, “Oğlun Rey sınırında esir düşmüş!” haberi geldi. Muhammed b. Beşir şöyle dedi: “Onu Allah’a bırakıyorum. Andolsun canıma, ben yaşadıkça oğlumun esir düşmesine razı olmazdım.” İmam Hüseyin (a.s) onun sözünü duyunca şöyle buyurdu: Allah seni bağışlasın. Üzerindeki biati kaldırdım, git ve oğlunu kurtarmaya çalış!” Muhammed b. Beşir dedi: “Yırtıcı hayvanlar diri diri yesinler beni, eğer senden ayrılırsam!” İmam Hüseyin (a.s), bin dinar değerinde beş elbise vererek buyurdu: O hâlde bu Yemen keteninden olan elbiseleri al ve oğluna ver ki, gidip bunların karşılığında kardeşini kurtarsın.”

Olayı anlatan şöyle diyor: İmam Hüseyin (a.s) ve ashabı o geceyi dua ederek ve Allah’ın huzurunda yalvarıp yakararak geçirdiler. Bazıları rüku, bazıları secde ve diğer bazıları da ayakta ibadet ettiler. O gece Ömer b. Sa’d’ın ordusundan otuz iki kişi İmam Hüseyin’in (a.s) ordusuna katıldı. İmam Hüseyin’in (a.s) namazı ve olgunluk vasıflarıyla ilgili seciyesi her zaman böyle olmuştur.

Görünen şu ki ashabın sadakati ve samimiyeti tasdiklenince düşman ordu da manipüleye uymanın anlamsız olduğunu gördü. Çünkü bazıları İmam (a)`ı din aleyhine savaşıyormuş gibi takdim ettiğinden Ömer bin Sad (Allah`ın laneti olsun ona) ordusunda bu söylemlere inanarak gelenler, gördükleri karşısında yine bir imtihandan geçiyorlardı. Amacı ahiret olanlar İmama (a) doğru hareket etmekteydi. Bu da hala ölüm sarhoşluğuna kadar ilahi kapının kapanmadığının göstergesidir. Tövbenin, Allahın merhametinin göstergesidir. Ki İmam (a) a karşı savaşa gelenlere bile Allah son ana kadar kapıyı kapatmıyor. Nitekim bunun en bariz örneği de Hürr bin Yeziddir…

Hürr bin Yezid-i Riyahi düşman ordunun komutanı idi. Yolu kapatarak Peygamber ailesini (a) o çıkmaza sokanların en birincilerindendi. Fakat İlahi rahmet mesajları o gün havada uçuşuyordu. Kimin kulakları ve kalbi mühürlenmemişse o anahtarla kapalı kapıları açıp içeri girebiliyordu.

Savaş başladıktan sonra ilerleyen saatlerde İmam Hüseyin (a) şöyle bağırdı: “Allah rızası için bize yardım edecek kimse yok mu? Allah Resulü’nün (s.a.a) Ehlibeyt’ini ve ailesini düşmanlardan koruyacak kimse yok mu?” Hürr b. Yezid-i Riyahî bunu duyduktan sonra Ömer b. Sa’d’ın yanına gelip sordu: “Gerçekten onunla savaşacak mısın?” Ömer b. Sa’d dedi: “Andolsun Allah’a, hem de öyle bir savaşacağım ki, başlar uçacak ve kollar bedenlerden ayrılacaktır!” Hürr bunu duyunca ordudan ayrılıp bir köşeye çekildi. Bütün bedeni titriyordu. Muhacir b. Avs şöyle seslendi: “Ey Hürr, senin bu durumun beni şüpheye düşürdü. Bana, ‘Kûfe’deki en cesur adam kimdir?’ diye sorulacak olsaydı, senin dışında birinin adını ağzıma almazdım. Niye titriyorsun?” Hürr, “Andolsun Allah’a, kendimi cennet ile cehennem arasında görüyorum. Allah’a yemin ederim ki, lime lime doğranıp yakılsam bile hiçbir şeyi cennete tercih etmeyeceğim!” dedi ve İmam Hüseyin’in (a.s) huzuruna varmak için atını mahmuzladı. İki elini başının üstüne koydu ve “Allah’ım, senin dergahına yöneldim; benim tövbemi kabul et! Çünkü ben, Senin dostlarını ve Peygamber’inin kızının evlatlarını korkuttum.” diyerek İmam Hüseyin’e (a.s) arz etti: Canım feda olsun sana! Seni inciten ve Medine’ye dönmene engel olan adamım ben. İşi buraya vardıracaklarını bilmiyordum. Şimdi Allah’ın huzuruna dönüyorum. Tövbem kabul edilir mi? İmam Hüseyin (a.s) buyurdu: Evet, Allah senin tövbeni kabul buyuracaktır. İn atından! Hürr dedi: Senin yolunda at üzerinde savaşmam, piyade savaşmamdan daha iyi olur. Çünkü nasıl olsa attan düşürüleceğim. Senin yolunu kesen ilk kişi ben oldum; izin buyursan, yolunda ilk ölen de ben olmak ve böylece kıyamet günü ceddin Resulullah (s.a.a) ile tokalaşanlardan olmak istiyorum.

Hürr’ün amacı o andan itibaren ilk şehit unvanını almaktı. Çünkü Hürr’den önce bir grup Hüseyin (a.s) dostu ok yağmuruyla öldürülmüştü. Bu hususta birçok hadis mevcuttur. İmam Hüseyin (a.s), Hürr’ün bu isteğini kabul etti. Hürr, bir kahraman gibi savaşarak düşmanın meşhur savaşçılarından birkaçını öldürdü ve sonra da şehit düştü. Hürr’ün naaşı İmam Hüseyin’in (a.s) yanına getirildi. İmam (a.s), bir yandan onun yüzündeki toprakları siliyor ve bir yandan da, “Annenin sana verdiği adın gibi sen, hem dünyada, hem de ahirette özgür/erkinsin.” diyordu.

Cennetle Cehennem arasında seçim yaptıktan sonra Cennetin en üstünde olmak isteyenler vardı. Cennetin mertebeleri arasında da seçim yapmak istiyorlardı. En üstte, Peygamber (s.a.a) ve Ehli Beyti (a) ile birlikte olabilmek… Ve artık yarenler bunları görebiliyorlardı… İşte Ölüm sarhoşluğu artık Onlar (a) için başlamıştı.

Aşura sabahı İmam Hüseyin’in (a.s) emriyle çadırlar kuruldu, güzel kokuyla dolu bir tabak hazırlandı ve İmam Hüseyin (a.s) şahsi temizliğini yapmak için çadıra geldi. Rivayete göre Büreyr b. Hüzeyr-i Hamedanî ve Abdurrahman b. Abd-i Rabbih-i Nesarî, İmam Hüseyin’den (a.s) sonra temizliklerini yapmak için çadırın arkasında beklediler. Bu arada Bereyr, Abdurrahman ile şakalaşmaya başladı. Abdurrahman dedi: Ey Büreyr, şimdi gülmek ve şaka yapmak zamanı mı? Büreyr de dedi ki “Benim kabilem de biliyor ki ben, ne gençlikte ve ne de yaşlılıkta beyhude konuşmaktan hoşlanmamışımdır. Şimdi şehitlik sevinciyle böyleyim işte. Andolsun Allah’a, çok az bir zamanımız kaldı; kılıcımızı alıp bir süre savaştıktan sonra hurilerle kol boyun olacağız!”

Ve ashap arka arkaya meydana çıkarken sırayla o ünlü isimler şehadet şerbetini içiyordu. Müslim, Habib ve diğerleri… Habib, şehadet anında olan Müslim’in yanına sokulup “Senin öldürülmen bana çok ağır gelir, bilesin. Fakat gittiğin yer cennettir; müjdeler olsun!” dedi. Kerbela kahramanlarını bu makama kaldıran şeylerden en önemlisi, İmamlarına (a) olan bağlılıkları idi. İmam Hüseyin (a)`ın onları cennete, ebedi saadete çağırdığına yakin etmeyen kimse en azından Aşura gecesinde biat üstlerinden kaldırıldığında orayı terk ederdi. Ya da savaşın en korkunç anlarında belki de… Ama onlar İmamlarına (a) öyle inanmıştılar ki ölümün tam arkasında Cennetin onlara kucak açtığından haberdarlardı. İşte ahirete yakinden sonra olması gereken en önemli detaylardan birisi de Veliye olan yakindir. Kufelilerin çoğunda bu olmadığı için her defasında İmam Ali (a)`ı yarıda bırakıp savaşmaktan vazgeçiyorlardı. Hayır kavramının onların düşündüğü gibi değil de, İmamlarının (a) düşündüğü gibi olduğuna iman etselerdi hayıra ulaşır ve saadeti elde ederlerdi.

Amr b. Kırta-i Ensarî öne çıkıp İmam Hüseyin’den (a.s) savaş izni istedi ve İmam Hüseyin (a.s) de izin verdi. Amr, mükâfat arzusu çekenler gibi savaştı. İbn Ziyad’ın ordusundan bazılarını öldürdü, söz ve cihat dürüstlüğünü bir arada toplayarak o zalim güruha karşı savaştı. İmam Hüseyin’e (a.s) atılan her oka kendi elini siper etti ve savrulan her kılıcı kendi bedenine aldı. Son nefesine kadar İmam’ın (a.s) mukaddes bedenine bir zarar gelmesine engel oldu. Bilahare aldığı yaralarla zayıf düştü. İmam Hüseyin’e (a.s) taraf dönüp dedi: “Ey Resulullah’ın (s.a.a) evladı, ahdime vefa edebildim mi?” İmam Hüseyin (a.s) buyurdu: Evet, sen benden önce cennete gidiyorsun. Ceddim Resulullah’a (s.a.a) selamımı ilet ve benim de birazdan geleceğimi söyle!” Amr yeniden savaşa başladı ve sonunda şehit düştü.

İmam Hüseyin’in (a.s) vefalı ashabının mukaddes naaşları paramparça olmuş hâlde toprak üstünde yatmaktaydı. Şimdi Ehlibeyt’ten başka kimse kalmamıştı. İmam Hüseyin’in (a.s), cemal ve ahlak olarak herkesten daha güzel olan oğlu Ali, İmam’ın (a.s) huzuruna varıp savaşmak için izni istedi. İmam Hüseyin (a.s), duraksamaksızın izin verdikten sonra ümitsizce baktı durdu; iradesi dışında gözyaşları damla damla süzüldü ve şöyle dedi: “Allah’ım! Şahit ol, bu orduya karşı öyle bir genç gidiyor ki boy, ahlak ve konuşma tarzıyla Peygamber’ine (s.a.a) çok benziyor. Biz Peygamber’i arzuladığımızda ona bakardık.” Alimlerin söylediğine göre, bu da bir çeşit hidayet etme yöntemiydi. Çünkü İslam adına savaştığını söyleyen ümmet her açıdan Peygambere (saa) benzeyen bir kimseyi katletme girişimindeydi. Bir anlık gözlerinin önünde hz. Muhammedi (saa) gördüklerini düşünselerdi yine de acımasız bir şekilde Onu katlederler miydi? Yoksa bilerek mi İslam Peygamberine en çok benzeyen kişiyi öyle acımasızca katlediyorlardı? Öldürmekle yetinmeyip bedenini paramparça edene kadar savaşmak sonsuz bir kinin getirisidir…

Ali b. Hüseyin (a.s) düşmana yaklaşıp kanlı bir savaşa girişmişti. Düşman ordusundan bir grubu öldürdükten sonra babasının yanına dönerek şöyle dedi: Babacığım! Susuzluk beni öldürmek üzeredir ve bu demirlerin ağırlığı da bir yandan beni zorlamaktadır; bir içimlik su verebilir misin? İmam Hüseyin (a.s) ağlayarak buyurdu: Aziz oğlum, dön ve savaş! Çünkü artık ceddin Muhammed’in (s.a.a) huzuruna varmana ve onun elinden tas dolusu su içmene çok az bir zaman kaldı. Artık asla susamayacaksın. Ali Ekber savaş meydanına döndü. Canından el çekip şehitliğe hazırlandı. Çok ağır bir saldırıya geçti. Ansızın Münkiz b. Mirra-i Abdî (Allah’ın laneti ona olsun) onu nişan alarak bir ok fırlattı. Ali Ekber aldığı ok yarasıyla savunma gücünü kaybedip yere düştü ve yüksek sesle şöyle dedi: “Canım babam! Benden selam olsun sana. Bu ceddim Muhammed’dir (s.a.a); sana selam yolluyor ve “Bize çabuk gel!” diyor.” Bir kez daha feryat etti ve can verdi. İmam Hüseyin (a.s), oğlunun cansız bedeninin yanına gelerek yüzünü onun yüzüne dayadı ve şöyle buyurdu: Seni öldürenleri Allah öldürsün, ne kadar da Allah’a karşı küstahlık ve Resul’üne (s.a.a) de saygısızlık ettiler! Senden sonra dünyanın başına kül olsun!

Aslında İmam Hüseyin (a) bizlere burda büyük bir problemden bahsediyor. Yüce Allah`a olan küstahlık ve Resul`üne (s.a.a) saygısızlık ifadesine dikkat etmemiz gerekir. Bu, o insanların Allah`a ve Onun Resulüne marifet elde etmediklerinin kanıtıdır. Yani olay yine Gadir Hum gününe dayanıyor. Bu insanlar İmam Hüseyin (a)`ın makamını anlamadıkları için Yezid`e biat etmenin gayet normal olduğunu düşünmektedirler. Oysa Gadir Hum gününde Hz. Muhammed (s.a.a) hilafetin dünya tarihi bitene kadar İmam Ali (a) ve Onun pak soyundan gelen imamlara (a) ait olacağını belirtmişti. Ardından Sakife olayları ve hilafetin gasp edilmesi böyle derin yaralar açtı. Hilafetin gaspı dediğimizde küçük bir olay olarak anlamamalıyız. Bir kürsü hırsı, taç davası olarak algılanırsa İmamet makamı yine anlaşılmaz. Kraliyet davası değildi bu. Amaç Allah`ın emrinin yerine getirilmediğini anlatmaktı. Hz. Zehra (s.a) da bunu anlatmak için o eziyetlere katlandı ve şehit oldu. Allah`ın hakkı yerine getirilmediği için. İmam Hüseyin (a) da, insanlar bunu anlamadı diye bu acımasızlığa katlandı. İmam Hüseyin (a), ashabı ve ailesi insanların Allah, Resulü (s.a.a) ve Onun Vasisi (a) hakkında doğru bilince sahip olmamasının doğurduğu soruna sabretti. Bu yüzden İmam Hüseyin (a)`ın kanı aktı ve bu akan kana Sarellah dendi yani Allah`ın kanı. Bu kavram yüzeysel anlaşılmamalıdır. Hz. Hüseyin (a) sadece Peygamber torunu olarak algılanmalıysa neden 1400 senedir Ona ağlıyoruz? Peygamberimizin (s.a.a) oğullarının vefat ettiği de oldu. Amaç Allah`ın velisinin kanının aktığını insanlara duyurmaktır. Allah`ın emrinin çiğneyerek Onun tayin ettiği Velinin emrinden çıkmak ve Onu eziyyetle öldürmek… İşte burda Allah`a isyan vardır.

Ve az önce de belirtildiği gibi ölüm sarhoşluğu yaşadığımız ömrün nasıl geçtiğiyle alakalıdır. Bu yüzden her hareketin tesiri vardır. Marifet olmaksızın yaşanan bir ömür, hem ölüm anını hem de ölümden sonrasını ciddi etkiler. Bundan başka, eğer ki bir yudum şarap değmişse ağıza onun da tesiri vardır… Eğer ki bir insan anne babasına, akrabalarına iyilik eden birisiyse bu amellerin de iyi tesiri vardır. Dolayısıyla Kerbela`da şehit olanların ömrünün nasıl bereketli geçtiğini anlıyoruz. Peki Katiller başka ne yaptılar da Peygamber (s.a.a) ailesini katletmekten hiç korkmadılar? Hatta ısrarcılıkta en yüksek seviyeye çıktılar?

İmam Hüseyin (a) tüm bu yolculuk boyunca hakkı açıklamış, İlahi rızaya davet etmişse de Onu anlamıyor, duymuyor ve görmüyorlardı. İmam Hüseyin (a) yarenlerinin arasından çıkarak (Kufe) ordusuna doğru gidip onlardan susmalarını istedi. Ancak onlar susmadılar. Onlara şöyle buyurdu: “Yazıklar olsun size! Eğer susup sözlerime kulak verseniz ne kaybedersiniz? Oysaki ben sizi doğru yola davet ediyorum. Kim bana itaat ederse, hidayete ermişlerden olacak ve kim de bana itaatsizlik ederse helak olan kimselerdendir. Ancak hiçbirinizin benim emrime itaat etmeyeceğini ve sözlerime kulak vermeyeceğini biliyorum. Evet! Sizin elde ettiğiniz hediye ve mükafatların tamamı haramdan elde edilmiştir ve karınlarınız haramla dolmuştur. Allah da kalplerinizi mühürlemiştir. Yazıklar olsun size! Susmayacak mısınız? Sözlerime kulak vermeyecek misiniz? … çirkinlikler üzerinize olsun ey ümmetin asilleri, ondan ayrılan gruplar, Kuran`ı bir kenara itenler, şeytana vesvese edenler, sözleri tahrif edenler, günahkarların çeteleri, (ebedi) sünneti söndürenler, peygamberlerin çocuklarının katilleri, vasilerin hanedanını yok edenler, gayri meşru çocukları zina edenlere nispet verenler, müminlere eziyet edenler ve Kuranı arkalarına atan alaycıların önde gelenlerinin sesleri!

Başka bir rivayette de İmam Hüseyin (a) üzerinde kul hakkı olan kimse Benimle gelmesin diye geçiyor. Dolayısıyla bazı hareketler insanı Peygamber ve İlahi seçilmişlerin katili yapar, bazı hareketlerse ilahi seçilmişle aynı yolu gitmekten ayrı koyar. Karşısına almasa bile. Bu yüzden hayatımıza dikkat edelim. Yaptığımız her hata bir günah getirip de bizi hak yoldan ayırabilir. Helal ve harama riayet etmemek bizi aşağılara çeker. Hz. Hüseyin (a)`ın ashabı şehitlikten önce Allah katında değerli kimselerdi. En çok nefsini temizleyenlerdi ki sadece onlar bu makama erişebildiler. Aynı şekilde katiller de hz. Hüseyin (a)`dan öncesinde de hakka muhalif olan kimselerdi ki sonuçları böyle oldu. Karşısındakilerin kimliği bile onları bu yanlıştan çekindiremedi. Aksine bilinçli bir şekilde bu vahşeti gerçekleştirdiler. İmam Hüseyin (a) adeta bir doktor gibi onların haram lokma yedikleri ve Allah`ın kurallarını gözetmedikleri için bu hale geldiklerini teşhis etti. Bu kelamda bizler için çok büyük ibretler vardır…

Hayatımızı Allah rızasına göre yaşamadığımız sürece ilahi seçilmişe olan sözde bağlılık bizi kurtarmaz. Ölümün ne zaman geleceğini bilmediğimizden o andan önce hangi konumda olacağımızı da bilemiyoruz. Bu nedenle her anımızı Allah`a, Resul`üne (s.a.a) ve İmamımıza (a.f) olan yakinle süslemeli, İmamın izini takip ederek hayatımızı şekillendirmeliyiz. Kimleri veli edindiğimizin farkında olmalıyız. Ölüm anında yardım edemeyen veli, aslında dünya hayatında da yardımı dokunamayan bir velidir. Dolayısıyla çektiğimiz salavatların hakkını vermemiz gerekir. Aksi takdirde Kufeliler gibi kalbimiz EhliBeyt`le (a) olduğu halde kılıcımız da yine (Allah korusun) Onlara karşı olur.

Kerbela hadisesi bizlere Allah`a marifet etmemenin, Risalet ve İmamet makamını tanımamanın ne derece büyük vahşetlere sebep olduğunu anlatmış bulunmaktadır. Öyleyse bir Kerbela yaşamadan veya ölüm döşeğine yatmadan önce yapmamız gereken en önemli şey bu marifeti elde etmektir. Yapabileceğimiz şey Allah`a yönelmek, dini Resule (s.a.a) ve Emir Sahiplerine (Nisa 59) itaat ederek yaşamaktır… Bunu yapabilmek için Allah`tan yardım isteyelim.

Allahın mağfireti hepimizi kuşatsın ve yüce Allah söylediklerimize amel etmeyi bizlere nasip etsin… Allahumme salli alâ Muhammed ve Âl-i Muhammed ve eccil fereccehum.

SENEM MUSTAFAYEVA

 

 

 

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

Bir Cevap Yazın

Mail adresiniz 3. şahıslarla paylaşılmayacaktır. * işaretli alanların doldurulması zorunldur.

Yorum yaparken aşağıdaki HTML taglarını kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>