İMAM HÜSEYİN(AS)’İN MEDİNE’DEN MEKKE’YE YOLCULUĞU

IMG-20180806-WA0006

 

Bismillahirrahmanirrahiym

Allahummesallialimuhammedvealimuhammed ve accilferecehum

En güzel hamd, şükürler ve en güzel seslenişler âlemleri yaratarak ve onları kemale erme yolunda kendi başına bırakmayan, gönderdiği elçiler ve kitaplar ile onlara doğru yolu gösteren Allah’a olsun.

Allah’ın en güzel salât ve selamları; en ilk ve en üstün yaratılan, kâinatın efendisi, Hz. Muhammed Mustafa’ya, onun kalbinin meyvesi imamların hücceti, cennet kadınlarının efendisi Hz. Fatima’ya, Peygamberin hak vasisi Hz. Ali’ye ve onun neslinden olan, insanların hidayeti için kendilerini Allah’a kurban adayan masum imamlara olsun.

Ve Allah’ın azap ve laneti Peygamber ve Ehlibeytine zulüm ve haksızlık yapanların, onların haklarını gasp edenlerin üzerine olsun inşallah.

Muharrem ayı haram aylardan biridir. Kerbela faciasının bir diğer noktası da haram ayda kan akıtılmasıdır, yasak olan her şeyin çiğnenmesi ayaklar altına alınmasıdır.

Haram aylar 4 tanedir. Bunlar recep, zilkade, zilhicce, muharrem aylarıdır. Bu aylardan Allah’u Teala Kuran-ı Kerim’de bu ayların hürmetinden bahsetmektedir.

Haram olan bu aylarda savaşmak haram kılınmıştır. İnsanların bu aylarda sağlanan güven ortamı içinde hac ibadetini rahatça yaparlardı, Mekke ve çevresinde oturanların da bu vesileyle geçimlerini sağlıyorlardı.

Bu uygulama Hz. İbrâhim zamanından süre gelmiştir. Cahiliye devri Arapları, haram aylar girdiği zaman bunların kutsallığına karşı gösterilmesi gereken saygının bir işareti olarak savaştan ve her türlü saldırıdan kaçınırlardı; hatta bir kişi babasının veya kardeşinin katiline dahi rastlasa ona saldırmaz, kötü bir söz bile söylemezdi. Bütün bunlar, geçimlerini kervanlardan haraç alarak, su ve otlak bulmak için zaman zaman birbirleriyle çarpışarak sürdüren bedevîler için de geçerliydi.

Tabi zamanla bu haram ayların hürmetini insanlar özellikle cahiliye dönemi insanları hiç ederek kendi çıkarlarına göre yer değiştirerek Allah’ın hükmüne karşı çıkmış ve yüce Allah tarafından da Kur-an-ı Kerim de de sert uyarılara maruz kamışlardır.

Bu haram aylar ile ilgili olarak şii tefsircilerinden olan Ali ibni İbrahim kendi tefsiri olan Tefsir-i Kummi’de buyuruyor; Bu dört haram ayları saydıktan sonra.

“Allah bu dört ayda her türlü savaşı her türlü mücadeleyi haram kılmıştır. Özellikle cahiliyye döneminde dahi bu aya gelindiğinde savaş halinde olsalar biler savaşı bırakırlardı.”

Bu haram aylar receple başlıyor, Arada Şaban Ramazan ve Şevval ayı ve sonra diğer haram aylar devam ediyor.

Hz. İbrahim zamanından cahiliye döneminde de bu aylar emniyetli aylardı insanlar ticaret kervanlarını çıkarırlardı yollara ipek yolu gibi, seyehat ve hacca giderlerdi. O zaman şimdiki gibi hava yolu olmadığı gibi kara yolu ile araba ile de ulaşım yoktu develer le atlarla yolculuklar yapılıyordu bundan dolayı bir ay önceden başlardı. bu zamanlar için de kimse kimseye zarar vermiyordu.

Kim bu bu ayne ne amel yapsa eli ile dili ile ameli ile iki katı karşılığı olur Allah katında, günah da olsa sevapda olsa.

Bakara suresi 127 ci ayette yüce açık bir şekilde bunu beyan etmiştir. Sana, savaş haram olan ayda savaşı soruyorlar. De ki: O ayda savaş büyük bir günahtır. Fakat insanları Allah yolundan çıkarmak, onu inkâr etmek, halkı Mescid-i Harâm’dan menetmek ve mescit ehlini, oradan çıkarmak, Allah katında daha büyük bir günahtır. Fitneyse adam öldürmeden de beterdir. Gücü yeterse sizi dininizden döndürmedikçe sizinle savaştan geri kalmaz onlar. Sizden birisi dininden döndü de kâfir olarak öldü mü işlediği hayırlı işler, dünyada da heder olup gitmiş demektir, âhirette de. Onlardır ateş ehli, orada da ebedîyen kalırlar.

Hz. İmam Rıza as ashabından şebib şöyle aktarıyor hazretten;

“Muharrem ayının birinci günü hazretin huzuruna gelerek, imam rıza şöyle buyuruyor;” Şebib’in oğlu Muharrem ayı Allah’ın kuranda buyurduğu dört hürmetli aydan biridir. Hatta cahiliye çevresindeki müşrikler bile bu ayın hürmetine savaştan uzak dururdu. Bu peygamberin ümmeti ne bu ayın hürmetini gördü nede gözetti nede peygamberi tanıdı. Ey şebib böyle hürmetli bir ayda bu ümmet peygamberinin zürriyetlerini katlettiler. Köy köy dolaştırdılar, mallarını yağmaladılar. Ey şebib öyle zulüm yaptılar ki Allah onları ebeden bağışlamayacak. Ey şebib öyle bir zulüm ne görülmüş ne de görülecektir. Yer gök ağladı bu katle. Biharul envar c. 44 s. 244-245

Yine imam rıza as da bir hadis;

Muharrem ayı nda cahiliyye dönemi insanlar dahi savaşı zulmü bırakırlardı, ama bir grup vahşiler bizim kanımızı dökmeyi bu ayda helal bildiler. Ve bizim hürmetimizi ortadan kaldılar. Çadırları evleri ateşe verdiler, çocuklarımızı, kadınlarımızı, kardeşlerimizi halalarımızı esir ettiler mallarımızı yağmaladılar. Peygamberin hürmetini ayaklar altına aldılar. Bu ayda kipriklerin yara olması lazım ağlamaktan, azizlerin azizini en azizimizi öyle bir zulümle katlettiler, zulümler musibetler miras kaldı taki sahibi gelinceye kadar.

Dedik ki; Muharrem ayı haram ay olmasına rağmen Allah’ın ve peygamberin adını zikrederek Allah’ın hükümleri, peygamberin sözleri ayaklar altına alındı ve peygamberin evladı ve ailesi yarenleri katledildi.

Hz. Hüseyin’inin Medine’den Mekke’ye yolculuğu;

Hz. HÜSEYİN (as)’ın Medine’den Mekke’ye hareketi elbette aniden alınmış bir karar değildi. Bu beklenen bir durumdu. İnsanlar biliyordu ki imam Hüseyin peygamberliğin kıyamete kadar devam edecek olan yol göstericiliğin devamı, risaletin vasisi ve mirasçısıydı. İslam ümmeti içinde en üstün değerlerin bayrağının taşıyıcısı idi.

Daha peygamberin vefatının üzerinden henüz uzun bir süre geçmemiş ve daha peygamberin imam Hüseyin hakkındaki onun Allah katındaki değeri ve makamı ile ilgi açık ve net sözleri de unutulmuş değildi.

Ama aynı zamanda fasık Emevi’lerin, islam peygamberinin risaletine ve risalete iman edenlere karşı fitne fesat dolu bozguncu niyetleri de gün yüzüne çıkmıştı bile.

İMAM ALİ, imam Hasan ve şimdide imam Hüseyin (Allah’ın selamı üzerlerine olsun) Allah’ın yeryüzünde istediği adaleti sağlamak için İslam dinini savunmak için mümkün olan en meşru yolları kullanarak korumak için mücadele veriyordu.

İmam Hüseyin zamanında ümmetin hak ve batıla olan duyarsızlığı, yardım etme konusunda ki kararsızlığı sebebi ile münafıkların o kalpleri buğz kin nefret dolu zahirde Müslüman gibi davranan insanların devlet yönetimine sızmalarına neden olmuştu.

O insanlar sahip olduğu iradelerini zalim yöneticinin eline vermeleri ve vicdanlarının ölmesi ile maalesef ki pak İslam dini ve Allah’ın hükümleri ayaklar altına alınmış oluyordu.

Elbette Allah’ın insanlar için seçip beğendi kâmil din olan İslam dinin geldiği bu durum karşısında hak ve adalet temsilcisi İmam Hüseyin haklı ve meşru karşı duruşu kıyamı gerçekleştirecekti o Hidayet önderi idi nasıl sessiz kalabilirdi.

Ancak ümmet içinde henüz imamın yardımına koşma şartları herkes için gelişmemişti. Yani zorba zalim hükümetin uyguladığı baskı ve zulme karşı koyma cesareti henüz herkeste olgunlaşmamıştı. İmama yardım etme konusunda insanlar korku içinde endişe içindeydiler. Zamanının imamına olan bağlılıkta endişe ve kararsızlık içinde olmak kalbi imanın ne derecede olduğunun göstergesi idi, yani henüz mutmain değillerdi emin değillerdi. Dilde söyleme ile amelde uygulama arasında ki fark bu durumlarda ortaya çıkıyor.

(Burada bir güncelleme yaparsak bizler her an dilde kurban olurum imamlarıma canım evlatlarım anam babam feda olsun diyoruz ya. Acaba durum ve şartlar bu dediklerimizi gerçekten yapmayı gerektirseydi! Ne yapardık? Dilimizden döküldüğü kadar kolay olur muydu. Feda edebilir miydik canımızı sevdiklerimizi. Bizim zamanımızın imamı Ali’si Hasan’ı Hüseyin’i olan imam Mehdi as için Kerbela’da imam Hüseyin’in yarenleri gibi yapa bilir miydik. İmam Hüseyin zamanın da yaşayanlar içinde çok azı Kerbela’da yanında olanların haricindekiler, o gatligahta olanlar etrafını kuşatanlar aç kurtlar gibi salyalarını akıtarak bekleyenler Peygamberin sözü duymamışlar mıydı? Ben Hüseyin’denim Hüseyin bendendir. Ya da cennet gençlerinin efendisi. Ya da Gadirhum’daki ilanını duymadılar mı elbette duydular ama dünya sevdası ve nefisler ağır bastı ve o dünya sevdalarının ve nefislerinin ağırlığı altında bıraktılar zamanlarının imamını. Allahın laneti o zalimlerin üzerine olsun. Bizleri de inşallah kalbi yakin olan inananlardan karar kılsın Allah’ım)

Elbette ümmet içinde Emevi hanedanının yönetiminde adeta cehennemi yaşayan ehlibeyt taraftarı şiası vardı. Bunlardan bazıları maalesef zorba zulüm yönetimin korkuna kapılsa da bazılarına zindanlara atılıp işkenceler yapılsa da ve yine zalimler tarafında kuşatılarak hiçbir şekilde hareket etmelerine söz söylemelerine izin verilmese de zamanlarının imamlarının bu hakkı batıldan ayırmak için yaptığı bu karşı duruşunda kıyamında yanında olmaya hazır olduklarını bildirenlerde vardı.

Ama maalesef ki imamın hazretin öz akrabalarından imamın yanında durma ve yardım için çekimser olanlarda vardı. Evet insan nasıl olur diyor böyle bir şahsiyetin akrabası olacaksın makamını bileceksin Allah katındaki değerini bileceksin ama iman etmeyeceksin. Zaten burada ki tek sorun imandır. Akrabalık hiç önemli değil, ona bakarsak Peygamberimizin öz amcası, hanımlarından bir iki tanesi aynı şekil de değil miydi? Kalp gözü basireti kapalı kalpler haset ve kin dolu oldu mu akrabalığın hiç önemi kalmıyor.

Ashabın içinden bazıları da imam Hüseyin’e adeta akıl vermeye kalkışıyorlardı aslında amaçları moral bozmak imamın kararlılığını zayıflatmaktı, ama onlar zamanlarının imamını tanısalardı zaten böyle ahmakça bişeye kalkışmazlardı. Diyorlardı ki; zalimde olsa haksızda olsa sapıkda olsa yönetime karşı gelmek yaptıklarını onaylamamanın sonuçlarının korkun olacağını söylüyorlardı, adeta korkutarak engel olmaya çalışıyorlardı.

Bu engellemeye çalışırken söyledikleri sözler aslında şu anlama geliyordu. Zalime boyun ey zulme sabır göster!

Ama heyhat bilmiyorlardı ki imam Hüseyin gibi bir şahsiyet Allah’ı seçtiği sevdiği, Peygamber torunu, Ali ile Fatıma’nın evladı ve kendinden sonraki hidayet önderlerinin atası imam Hüseyin zalimlerle yaşamayı zillet, ölümü saadet biliyordu. Elbette bu söylenenlere uymayacaktı. İmam Hüseyin’in Allah ile ahdi vardı, o İslam’ın büyük kurbanıydı ve bu kurban kurbangahına eninde sonunda varacaktı. O hazret hak bir imam olarak sahip olduğu ilahi ilim ve diğer ilahi özellikler vasıtasıyla zulmü yok edip İslam’ı adaleti diriltmek için bu özgürlük yolculuğuna çıkmasına kimse engel olamazdı.

İmam Hüseyin (aleyhisselam) on yıl imamet etti. Yaklaşık altı ay dışında bu müddetin tümü Muaviye’nin hilafeti zamanında en zor koşullar, acı durumlar ve en ağır baskılar altında geçti. Çünkü birinci olarak dinin hükümleri toplumda değerini kaybetmiş, hükümetin istekleri, Allah ve Resulünün isteklerinin yerini almıştı. İkinci olarak da Muaviye ve dostları bütün mümkün olan gayri meşru yollara baş vurarak Ehl-i Beyt (aleyhisselam) ‘ı ve Şiilerini zor durumda bırakıp, Hz. Ali’nin (aleyhisselam) ismini yok etmek istiyorlardı. Ayrıca Muaviye, oğlu Yezid’in hilafet temellerini atmaya başlamıştı. Halkın bir kısmı Yezid’in hiç bir şeye bağlı olmadığından onun hilafetine razı değillerdi. Muaviye de muhalefetlerin yani kendilerine karşı gelenlerin çoğalmasını önlemek için daha fazla baskılara başvuruyordu.

İmam Hüseyin (aleyhisselam) zor günlere rağmen ve Muaviye tarafından yapılan her çeşit baskılara katlanıyordu. Hicretin altmışıncı yılında Muaviye öldü ve oğlu Yezid babasının yerinde oturdu.

Muaviye hayattayken tanınmış kişilerden Yezid’e biat almıştı. Fakat İmam Hüseyin’e (aleyhisselam) dokunmayıp, biat teklifinde bulunmamıştı. Özellikle oğlu Yezid’e vasiyet etti ki (3) “Hüseyin b. Ali (aleyhisselam)biat etmezse fazla ısrar etme ve öylece bırak kalsın.” Çünkü Muaviye meselenin önünü ve arkasını iyice algılayabilmişti.

Ancak Yezid ayyaş ve keyif ehli birisiydi. Yezid’in, av hayvanları, köpek, maymun ve panterleri vardı. Sürekli içki ve şarap partileri düzenliyordu. Bu iğrenç sıfatlara özelliklere sahip Yezid, gururu ve çekinmemezliği sonucu babası ölünce onun vasiyetini unutup, Medine valisine emir verdi ki, İmam Hüseyin (aleyhisselam)’dan benim hilafetime biat etmesini iste, etmezse başını Şam’a gönder.

Yezid’in isteğini İmam Hüseyin’e (aleyhisselam) duyurulunca İmam (aleyhisselam) ailesi, kardeşleri, amca çocukları ve gerçek taraftarlarından olan bazı seçkin kişilerle şaban ayının 3. gecesiMekke’ye hareket edip İslam’da resmen emniyetli ve güvenceli yer olarak ilan edilen Allah’ın Haremi’ne (Mekke’ye) doğru yola koyuldu.

İmam Hüseyin’in yezide biat etmemesi ve Mekke’ye hicret etme haberi ilk olarak Medine’de daha sonra Mekke’de ve daha sonraları da küfe ve Basra şehirlerinde yayılmaya adeta dalgalanmaya başladı.

İmam Hüseyin’in Mekke’ye hicret etmesi demek, O’nun zulmü ortadan kaldırma hareketinin başlama noktasını ve çok açık bir şekilde yezidin liderliğinin gayri meşru olduğunun insanlara göstergesi idi. Yani yezidin yönetimin başına geçirilmesi insanlara halife yapılması Emevi zorba yönetiminin insani değerleri açıkça çiğnediğini ve haklarını gasp ederek ellerinden alındığının açık bir şekilde insanlara ilan edilmesi idi.

İmam Hüseyin bu açık ve tavrı ve net duruşundan sonra, kanun çiğneyen her türlü pislik ve rezilliğin kişiliğine hükmettiği, insani tüm değerlerden yoksun, her türlü günahı hiç çekinmeden işleyen Yezid’e karşı komaya başladı.

Bunun üzerine ırak halkı İslam’ın lideri imam Hüseyin’e mektuplar yazmaya başladılar. İmamdan onlara gelmesini İslam’ı ve hükümlerini hiçe sayan zalim fasık emevi yönetimin zulmünden kendilerini kurtarmasını mektuplarında yazıyorlardı. Mekke ve küfe arasında mektuplar ve elçiler gidip gelmeye başladı ve gün geçtikçe halkın imam Hüseyin’e davetlerini kabul etmesi yönünde baskıda artıyordu. Çünkü halk O hazreti dedesi İslam peygamberinin hak varisi ve halifesi olarak kabul ediyorlardı.

İlk mektup yazma teklifi küfe halkının ileri gelenlerinden imamın Mekke’ye yola çıktığını haberini alır almaz Süleyman bin Surad hozai nin evinde toplandılar. Süleyman ayağa kalkarak orada bulunanlara şu konuşmayı yaparak mektup yazmayı teklif etti o konuşma şöyle idi;

Muaviye helâk oldu. Hüseyin (a.s) de Emevîlerden biatini esirgedi. Medine’den ayrılıp Mekke’ye gitmiştir. Siz hem onun, hem de babasının taraftarısınız. Eğer ona yardım edecekseniz, düşmanlarına karşı savaşacaksanız, ona bir mektup yazarak bu kararınızı ona bil-dirin. Şayet bozguna uğrayıp zayıflık göstererek dağılacağınızı düşünüyorsanız, adamı kandırmayın.

Dediler ki: “Bilakis, onun düşmanlarına karşı savaşacağız ve onun uğruna ölüme atılacağız.” Dedi ki: “O zaman, ona mektup yazın.” Onlar da şu mektubu yazdılar:

Bismillahirrahmanirrahim

Hüseyin b. Ali’ye;

Süleyman b. Sured, Müseyyeb b. Necebe, Rifaa b. Şeddad el-Becelî, Habib b. Mezahir, Kûfe Müminleri ve Müslümanları içindeki Şiasından.

Selâm üzerine olsun. Senden dolayı kendisinden başka ilâh olmayan Allah’a hamt ediyoruz.

Zorba ve inatçı düşmanını helâk eden Allah’a ham-dolsun. O ki, bu ümmetin liderliğine konmuş ve yönetimini zorla ele geçirmişti. Ganimetlerini gasp etmiş, ümmetin rızası olmadan onların başına emir kesilmişti. Ümmetin iyilerini öldürmüş, kötülerini ise geride bırakmıştı. Allah’ın malının ümmetin zorbalarının ve zenginlerinin arasında dolaşan bir servet olmasını sağlamıştı. Rahmetten uzak olsun, Semud’un rahmetten uzak olması gibi.

Hiç şüphesiz bizim başımızda senden başka bir imam yoktur. Buraya gel, belki Allah senin sayende bizi hak üzerinde birleştirir. Emirlik sarayında şu anda Numan b. Beşir duruyor. Biz cuma namazını onunla birlikte kılmıyor, onunla birlikte Bayram Namazı’na gitmiyoruz. Eğer senin bize doğru geldiğini duyarsak, inşallah onu buradan kovar, Şam’a göndeririz.

Sonra mektubu Abdullah b. Misma el-Hemdanî ve Abdullah b. Vâl’e vererek gönderdiler ve acele etmelerini istediler. Bu ikisi hızla yola çıktılar. Ramazan ayının onuncu günü Mekke’de İmam Hüseyin’in (a.s) huzuruna vardılar. Kû-feliler mektubu gönderdikten iki gün sonra bu kez Kays b. Musahher es-Saydavî, Şeddad el-Erhebî’nin oğulları Abdullah ve Abdurrahman ile Umare b. Abdullah es-Selulî’yi İmam Hüseyin’e (a.s) elçi olarak gönderdiler. Yanlarında yüz elli da-vet mektubu vardı. Bu mektupların bazısı bir kişi, bazısı iki kişi, bazısı dört kişi adına yazılmıştı. Sonra iki gün daha bek-lediler ve bu kez Hâni b. Hâni es-Sebiî ve Said b. Abdullah el-Hanefî’yi şu mektupla birlikte İmam’a (a.s) gönderdiler:

Bismillahirrahmanirrahim

Müminler ve Müslümanlar içindeki Şiasından Hüseyin b. Ali’ye (a.s).

İnsanlar seni bekliyor. Senden başkası ile ilgili bir görüşleri yoktur. Ne kadar acele etsen o kadar iyidir. Acele et, bir an önce gel. Vesselâm.

Sonra Şebes b. Rib’î, Haccar b. Ebcer, Yezid b. Haris b. Ruveym, Urve b. Kays, Amr b. Haccac ez-Zübeydî ve Muhammed b. Umeyr et-Temimî ona şu mektubu yazdılar:

…Her taraf yeşillendi, meyvelerin devşirimle zamanı geldi. Eğer istersen, senin için tam teçhizatlı bir ordunun başına geç. Vesselâm.

Bu mektupları okuduğum zaman zamanımızın imamına yaptığımız çağrılar yalvarmalar biat yenilemeler ( ,her salâvat getirdiğimizde bir anlamı da biat yenilemektir) verdiğimiz söyler yeminler dualar aklıma geldi ve ne kadar çok benzediğini fark ettim, onlar da zamanlarının zalimlerinin adaletsiz yönetiminden yapılan haksızlıktan gasplardan sapkınlıklardan şikayetçiydiler ve bunu çok açık dille aşikar bir şekilde dile getiriyorlardı… İnsanlar seni bekliyor. Senden başkası ile ilgili bir görüşleri yoktur. Ne kadar acele etsen o kadar iyidir. Acele et, bir an önce gel. Vesselâm.

Allahım diyorum; bende onlar gibi bu zaman da aynı şekilde yalvar yakar oluyorum, ağamı çağırıyorum allahummeaccil veliyikel ferec diyorum ağlıyorum sızlıyorum.

 Sonra bu çağrılardan sonraki halime bakıyorum, gaybette olan imamımı çağırıyorum hangi haldeyim hangi durumdayım ve hangi yüzle çağırıyorum vazifelerimi yerine getiriyor muyum? Verdiğim sözleri tutuyor muyum? Biatime sadık kalıyor muyum? İnsanın, İmam Mehdi’nin (a.s) ashabı, yardımcısı, dostlarından olma arzu ve isteğine sahip olması, bekleyişin çağrının gereğidir. Bu arzunun gereği, onun dostluğunu kazanma ve huzurunda çalışma yeterliliğini kazanma amacıyla nefsi ıslah edip ahlâkını düzeltmek ve gerçek bir mümin olmak için çalışmak gerektiğini, bunun için, bugün toplumumuzda maalesef çok büyük bir eksiklik olan İslâmî ahlâka şiddetle ihtiyaç olduğunu da aşikar.

 Ve yine bu bekleyişin, bu çağrının, nefsi ıslah etmeyi gerektirdiği gibi, İmam Mehdi’nin (a.s) düşmanlarına galip gelmesi için insanın ortam hazırlaması, bu hedef için gerekli olan bilgi, ilim ve diğer vesileleri el de etmek için çalışması gerektiği de aşikar.!!!

Merhum Muzaffer de şöyle yazıyor:

Dünyayı ıslah edici ve hak yolda olanların kurtarıcısı Hz. Mehdi’yi (a.s) beklemek, dinî meselelerde elini-kolunu bağlayıp hiçbir şey yapmamak demek değildir. Bilhassa dinî hükümleri uygulamak yolunda ci-hat, iyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmak gibi dinî farzlara sımsıkı sarılmaktır. Çünkü Müslüman ne durumda olursa olsun, ilâhî ahkâmla amel etmek, hükümleri doğru tanımak için çalışmak ve mümkün olduğu kadar iyiliği emredip kötülükten sakındırmakla görevlidir. Islah ediciyi beklemek bahanesiyle farzları yerine getirmemek doğru değildir. Bekleyiş, Müslümanların üzerinden hiçbir dinî vazifeyi kaldırmaz ve hiçbir ameli geciktirmez.[4] Der İntizar-ı İmam, s.54

Böylece Şia’nın gaybet zamanında dahi büyük bir imtihan verdiği açıktır. Bir taraftan dinini koruması, diğer taraftan da İmam’ın (a.s) zuhurunda İslâm’a yardım etme şerefine varması için ortam hazırlaması gerekir. Halkın çoğunun bu imtihanı kazanmaya muvaffak olamayacağı unutulmamalıdır.

Cabir el-Cu’fî diyor ki: İmam Bâkır’a (a.s): “Kurtuluşunuz ne zaman olacaktır?” sordum. Buyurdu ki:

Heyhat! Heyhat! Sizler elekten geçirilip sonra iyice elekten geçirilip ayrılmadıkça, zuhurumuz olmayacak-tır!

İmam (a.s) bu cümleyi üç defa tekrarladı.[5] el-Mehdi, s.172, Ravzatu’l-Vaizin’den naklen

Bekleyişin bir özelliği de, vazifeler yerine getirildikten, çabalar harcandıktan sonra artık ümitsizlik diye bir şey kalmaz ve zuhur bekleyişi içinde olanlar, sürekli Allah tarafından kurtuluşun gelmesini ümitle beklerler.

Bu çağrılarımıza ve bekleyişimize karşılık ala bileceğimiz işler yapa bilmeyi Allah hepimize nasip inşallah. 

Evet, Kufe’liler de zamanlarının imamlarında imam Hüseyin’den küfeye zuhur etmesini onları Allah’ın izni ile kurtuluşa hidayete ulaştırmalarını istiyorlardı.

VE mektuplarının ardı arkası kesilmiyordu. İmamı harekete geçmeye ve Emevi’lerin zulmünden ve amansız bakılarından kendilerini kurtarması için yanlarına gelmeye çağırıyorlardı.

Bu mektupların bazılarında; şayet gelmekte gecikirse, Allah ve ümmet karşısında sorumlu olacağını da söylüyorlardı.

İmam Hüseyin (a.s), her şeyden önce onlara bir elçi gön-derip yaklaşımlarını ve niyetlerinin doğruluğunu öğrenmeyi uygun gördü. En çok güvendiği ve ailesinin en büyüğü olan Müslim b. Akil’i seçti. Müslim, usta bir siyasetçiydi; zor koşullar karşısında dirençliydi; büyük olaylara karşı sarsılmayan bir karaktere sahipti. İmam (a.s), Müslim’e bir de mektup verdi. Bu mektup değişik şekillerde rivayet edilmiştir. Bunlar arasında el-İrşad yazarının rivayetinde yer alan metin şöyledir:

Bismillahirrahmanirrahim

Hüseyin b. Ali’den, müminlerin ve Müslümanların ileri gelenlerine…

Hâni ve Said sizin mektuplarınızı bana ulaştırdılar. Sizin bana gelen elçilerinizin sonuncusuydular. An-lattığınız, sözünü ettiğiniz her şeyi anladım. Tümünüzün ortak görüşü şudur: “Başımızda bir imam yoktur. Gel, belki Allah senin aracılığınla bizi hak ve hidayet üzere birleştirir.” Size kardeşim, amcamın oğlu, ailemin güvenilir mensubu Müslim b. Akil’i gönderiyorum. Eğer, elçilerinizin bana anlattığı ve benim de sizin mektuplarınızda okuduğum gibi ileri gelenlerinizin, görüş sahiplerinizin ve faziletlilerinizin görüşünün aynı noktada birleştiğini bana yazarsa, inşallah derhal yanınıza gelmek üzere yola çıkarım. Ömrüm hakkı için, Allah’ın kitabına göre hükmeden, adaleti egemen kılan, dine boyun eğen, kendini Allah’a adayan kimseden başkası imam olamaz. Vesselâm.[1] el-Futuh, 5/36; Maktelu’l-Hüseyn, Harezmî, 1/195

Müslim b. Akil’i Kufe’ye Göndermeden önce ona, takvalı olmasını, bu işi gizli tutmasını, insanlara karşı nazik ve kibar davranmasını ve insanların aynı görüş etrafında birleştiklerini gördüğünde derhal bu durumu kendisine haber vermesini tavsiye etti.[1]

Ramazan ayının ortasında Müslim, Mekke’den Kûfe’ye hareket etti. Önce Medine’ye uğradı, Resulullah’ın (s.a.a) mes-cidinde namaz kıldı, ailesinden sevdiği kimselerle vedalaştı ve Kûfe’ye doğru yola koyuldu.

Tarihçiler, Müslim b. Akil’in Kûfe’ye vardıktan sonra kaldığı yerle ilgili olarak farklı görüşler ortaya atmışlardır. Bazılarına göre, Muhtar b. Ebu Ubeyde’nin evinde kalmıştır.[2] Bazılarına göre, Müslim b. Avsece’nin evinde kalmıştır.[3] Kimine göre de Hâni b. Urve’nin evinde kalmıştır.[4]

Kûfeliler, Hüseyin’in (a.s) elçisinin şehirlerine geldiğini duydukları zaman, kalabalıklar hâlinde onunla görüşmeye ve biat etmeye koştular.

Bazı tarihçilerin anlattığına göre, Şiîler gruplar hâlinde onun yanına girip çıkmaya başladılar. Büyük bir topluluk oluşunca, MÜSLİM BİN AKİL onlara İMAM Hüseyin’in (a.s) mektubunu okudu.

Mektubu ağlayarak dinlediler. Sonra ona biat ettiler. Toplam on sekiz bin kişi biat etti.[5]

Müslim b. Akil’in İmam Hüseyin’e Gönderdiği Mektup

Müslim, halk kitlelerini toplama faaliyetlerini sürdürdü. Onlardan İmam (a.s) adına biat aldı. Heyetler peş peşe geliyor, bağlılığını bildiriyordu. Memnuniyetini ifade ediyordu

Müslim, yardım edecek kişilerin yeterli çoklukta olduklarını görünce, derhal İmam’a (a.s) bir mektup yazdı. Kûfe’de gözlerinin önünde gelişen hadiseleri anlattı. Durumu değerlendirdi, iyimserliğini bildirdi ve İmam’dan bir an önce gelmesini istedi.

Müslim, İmam’a (a.s) yazdığı mektupta şöyle diyordu:

Bir öncü, ailesine yalan söylemez. Kûfe halkından on sekiz bin kişi bana biat etti. Mektubumu alır almaz, bir an önce gel. Çünkü insanların tümü senin yanındadır. Muaviye ailesine karşı bir ilgileri de, istekleri de yoktur.[1] Hayatu’l-İmami’l-Hüseyn, 2/348, Tarihu’t-Taberî, 6/224′den naklen

 

İmam Hüseyin elçisinin mektubunu aldıktan sonra seçkin ailesi, kardeşleri bacıları ve yarenleri ile Irak’a harekete geçme kararı aldı.

Müslim bin akilin mektubu haricinde imam Hüseyin’in bu kararı alma sebeblerinden biride zalim ve zorba yönetimin kendisini öldürmeleri için otuz kişiden oluşan adeta bir terör timini Kâbe’nin içinde de olsa kendisini öldürmeleri için gönderdiğini haber alması idi.

 

İmam’ın Basra Şehrinin Liderlerine Yazdığı Mektup

Tarihçiler, İmam Hüseyin’in (a.s) Irak’a gitmeye karar verdikten sonra Basra şehrinin ileri gelenlerine de bir mektup gönderdiğini zikrederler. Mektupta şu ifadeler yer alıyor:

Şüphesiz yüce Allah, kulları içinde Hz. Muhammed’i (s.a.a) seçti, onu peygamberlik göreviyle onurlandırdı ve risaletini sunmak üzere onu görevlendirdi. Sonra onu katına aldı. O, Allah’ın kullarına öğüt verdi, kendisine verilen risaleti onlara sundu. Biz, onun ailesi ve velileriyiz. Onun vasileri ve vârisleriyiz. İnsanlar içinde onun makamına en çok biz lâyığız. Ama kavmimiz, bu hususta başkasını bize tercih etti. Biz buna razı olduk; çünkü ayrılık çıkarmak istemiyorduk. Esenliği tercih ettik. Bu makam, bir hak olarak bize verilmiştir ve biz bu makama, onu işgal edenlerden daha lâyığız. Elçime, size ulaştırmak üzere bu mektubu veriyorum. Ben sizi, Allah’ın Kitabı’na ve Peygamber’in (s.a.a) Sünneti’ne davet ediyorum. Çünkü Sünnet öldürülmüş, bidat diriltilmiştir. Eğer sözümü dinlerseniz, sizi doğru yola iletirim.[1] Maktelu’l-Hüseyn, el-Mukarrem, s.159–160; Tarihu’t-Taberî, 4/ 266; A’yanu’ş-Şia, 1/590

İmam (a.s) bu mektuptan birer nüsha, basranın önde gelenlerinden 7kişiye (Malik b. Misma el-Bekrî, Ahnef b. Kays, Münzir b. Carud, Mes’ud b. Amr, Kays b. Heysem, Amr b. Ubeyd b. Muammer ve Yezid b. Mes’ud en-Nehşelî’ye ) ulaştırması için Süleyman Ebu Ruzeyn adlı azatlısını görevlendirdi.

İmam’ın mektubuna, iki kişiden Ahnef b. Kays ve Yezid b. Mes’-ud’dan başka cevap veren olmadı. İmamın mektup gönderdiği kişilerden Münzir b. Carud ise, Hüseyin’in (a.s) elçisini İbn Ziyad’a teslim etti. İbn Ziyad o sıra-da Basra valisiydi. İbn Ziyad elçiyi Kûfe’ye doğru hareket et-tiği günün gecesinde astı.[2] Bihar’ul-Envar, 44/339; A’yanu’ş-Şia, 1/590.

İmamın mektubuna Basra’dan iki kişi cevap vermişti bu mektubu okuyalım ve aradaki farkı görelim; 

Ahnef b. Kays’ın Cevabı

Basra şehrinin ileri gelenlerinden biri olan Ahnef b. Kays, İmam’ın (a.s) mektubuna, sadece şu ayetin yazılı olduğu ve başka bir ifadenin bulunmadığı bir mektupla cevap verdi:

Sen şimdi sabret. Bil ki Allah’ın vaadi gerçektir. İnanmamış olanlar, sakın seni gevşekliğe sevk etmesin! [1] Rûm, 60. bk. Siyer-u A’lami’n-Nubela, 3/300

Bu cevap, zulüm ve kötülük karşısında ne denli sindiğinin, nasıl bir ruhsal hezimet içinde olduğunun ifadesiydi.

 

Yezid b. Mes’ud en-Nehşelî’nin Cevabı

Büyük lider Yezid b. Mes’ud en-Nehşelî, hakkın çağrısına icabet etti. İmanının ve akidesinin verdiği güçle İmam’a (a.s) yardım etmek üzere harekete geçti. Derhal müttefiki olan Benî Temim, Benî Hanzala ve Benî Said kabilelerini çağırarak büyük bir toplantı düzenledi. Ayağa kalktı ve şu konuşmayı yaptı:

Muaviye öldü. Allah’a yemin ederim ki, alçakça he-lâk oldu, aramızdan ayrıldı. Haberiniz olsun, zulüm ve günahın kapısı kırıldı ve zulmün temelleri sarsıldı. O, bir biat hadisesi çıkardı ve sağlam bir şey yaptığını sandı. Onun istediği ne kadar uzaktır! Çalıştı, ama Allah’a andolsun ki, çalışması sonuçsuz kaldı. İstişare etti, fakat yüzüstü bırakıldı. Şimdi şarap içen, günahkârların başı Yezid kalkmış Müslümanların halifesi olduğunu iddia ediyor. Müslümanların rızası olmadan onların başına emir kesilmiş, hafif ve cahil biri olduğu hâlde. Hak namına bir karış kadar dahi bilgisi yoktur. Allah’a bütün benliğimle yemin ederim ki, din adına ona karşı savaşmak müşriklere karşı savaşmaktan da-ha üstün bir ameldir.

İşte size Hüseyin b. Ali, Resulullah’ın (s.a.a) oğlu! Soyundan gelen bir şerefe sahiptir. Görüşü sağlamdır. Onun faziletlerini vasfetmek mümkün değildir. Tükenmez bir bilgisi vardır. Geçmişinden ve olgunluğundan dolayı bu işe daha lâyıktır. Önceliği vardır. Resulullah’ın (s.a.a) yakınıdır. Küçüklere karşı şefkatli ve büyüklere karşı iyilikseverdir. Halka karşı iyi bir yöneticidir, kerim bir imamdır. Allah, insanlara karşı hüccetini onunla tamamlamış, öğütlerini onun aracılığıyla iletmiştir. Hakkın nuruna karşı kör olmayın. Batılın çukurunda şaşkın şaşkın yürümeyin… Allah’a yemin ederim, sizden kim ona yardım etme hususunda kusur ederse, Allah, onun çocuklarını zillete duçar eder, aşiretini azaltır. Ben savaş için kuşandım ve zırhımı giydim. Öldürülmeyen mutlaka ölür. Savaştan kaçan, ölümden kaçamaz. Allah size rahmet etsin, ona en güzel cevabı verin.

en-Nehşelî konuşmasını tamamlayınca, kabilelerin önde gelen isimleri ayağa kalkıp ona tam destek verdiklerini bildirdiler. Bunun üzerine en-Nehşelî, İmam’a (a.s) bir mektup yazdı. Bu mektup, onun şerefini ve seçkinliğini gösteriyordu. Mektupta şu ifadelere yer veriyordu:

Mektubun bana ulaştı. Beni davet ettiğin, çağırdığın şeyi anladım. Sana itaat ederek, senin yardımına koşarak (ahiret saadetinden) nasibimi almaya çağırıyorsun beni. Hiç kuşkusuz yüce Allah, yeryüzünü hayır ve iyilik için çalışan, kurtuluş yolunu gösteren kimselerden yoksun bırakmaz. Siz, Allah’ın kulları ü-zerindeki hüccetlerisiniz. O’nun yeryüzündeki emanetisiniz. Mübarek Ahmedî bir zeytin ağacından gelirsiniz ki, o, bu ağacın kökü, sizler de onun dallarısınız. Gel, en büyük mutluluklar senin olsun, gelişin mübarek olsun! Temimoğulları’nın boyunları senin önünde eğilmiştir. Su içme nöbeti gelen susuz develerin suya koşmasından çok daha şiddetli bir şekilde sana itaat etmeye hasrettirler. Benî Sa’d’ın boyunları senin önünde bükülmüştür. Onların kalplerinin kirlerini, şimşeğini çakıp yıldırımını düşüren bulutların yağmurlarıyla yıkadım.[1] el-Luhuf, s.38; A’yanu’ş-Şia, 1/590; Biharu’l-Envar, 44/339

Bazı tarihçiler şöyle demişlerdir: Bu mektup, muharrem ayının onunda, arkadaşları ve ailesi katledildikten hemen sonra İmam’ın (a.s) eline ulaştı. İmam (a.s) o sırada yalnız başına, hain düşmanlar tarafından kuşatılmış bir hâlde savaşıyordu. Mektubu okuyunca şöyle dedi:

Allah seni korkudan emin kılsın, büyük susuzluk gününde suya kandırsın.

İbn Mes’ud, İmam’a (a.s) yardım etmek için hazırlık yap-tığı sırada İmam’ın öldürüldüğü haberini aldı. Çok üzüldü, keder ve pişmanlıktan, hasretten eriyip gitti.[2] el-Luhuf, s.38; A’yanu’ş-Şia, 1/590; Bihar’ul-Envar, 44/339

Zahir olan bir imama inan bir kalp ile inanmayan kalbin sözlerinin arasındaki fark

Kûfe Valisinin Tavrı

O dönemde Kûfe valisi Numan b. Beşir’di. Osman taraftarlığı ve Emevîlere eğilimiyle tanınmasına rağmen Yezid’in halifeliğine razı değildi. Bu yüzden Müslim b. Akil’in Kûfe’deki faaliyetlerine karşı sert önlemler almadı. Böylesine hassas bir dönemde, onunla ilgili olarak sadece Kûfelilerin toplu olarak hazır bulunduğu bir ortamda bir konuşma yaptığı nakledilmiştir bu konuşma, vazife savmak niteliğindeydi. Şam hükümetine bağlı valinin görevini yaptığını göstermeye yönelikti. Göstermelik bir konuşma yaptı sadece Konuşmasında şunları söylemişti:

…Ey Allah’ın kulları! Allah’tan korkun. Fitneye ve ayrılığa koşmayın. Çünkü fitne ve ayrılıklarda adamlar ölür, oluk oluk kanlar akar, mallar gasp edilir. Ben, benimle savaşmayanlarla savaşmayacağım. Üzerime gelmeyenin üzerine gitmeyeceğim. Uyuyanınızı uyandırmayacak, sizinle uğraşmayacağım. Yalana, zanna göre hareket etmeyecek, haksız yere itham etmeyeceğim. Ama siz benden yüz çevirir, biatinizi bozar ve imamınıza muhalefet ederseniz, kendisinden başka ilâh olmayan Allah’a yemin ederim ki, kabzası elimde sağlam durduğu sürece kılıcımla sizi biçerim. Sizden kim-se bana yardım etmese de. Umarım ki, sizden hakkı bilip tanıyan kimseler, batılın çukuruna yuvarlanan kimselerden daha fazla olurlar.[1] el-Kâmil Fi’t-Tarih, 3/267

Benî Ümeyye’nin müttefiklerinden Abdullah b. Müslim b. Rebia el-Hadremî ayağa kalktı ve şöyle dedi: “Ey Emir! Senin gördüğün bu durumu ancak şiddet ve baskı düzeltir. Seninle düşmanların arasındaki bu olay üzerine takındığın ta-vır, ancak zayıf kimselerin takınacağı bir tavırdır.”

Numan ona şu karşılığı verdi: “Allah’a itaat etme hususunda zayıf olmayı, Allah’a isyan hususunda üstün olmaya tercih ederim.”[2]el-İrşad, 2/42; Ensabu’l-Eşraf, s.77; el-Futuh, 5/75; el-Avalim, el-Bahranî, 13/182

 

Emevîlerin Destekçileri Durum Değerlendirmesi Yapıyorlar

O tarihlerde Kûfe’de Emevîlere arka çıkan, Ehl-i Beyt’e karşı çıkan bir grup da yaşıyordu. Bu gruplar arasında Emi-rü’l-Müminin (a.s) taraftarından olduğunu söyleyen bazı münafıklar da vardı. Ama bunlar içlerinde Emevîlere karşı sevgi besliyorlardı. Bu ikiyüzlülükleri sayesinde Ehl-i Beyt taraftarının saflarını dağıtma, Emevîler adına casusluk yapma fırsatını buluyorlardı. Bunlar arasında, az önce işaret ettiğimiz gibi Numan b. Beşir’i ayıplayan konuşmayı yapan Abdullah el- Hadremî de vardı. Bu adam, Yezid’e şu mektubu yazmıştı:

… Müslim b. Akil, Kûfe’ye geldi ve Şiîler Hüseyin b. Ali b. Ebu Talib adına ona biat ettiler. Eğer Kûfe’ye ihtiyacın varsa, buraya güçlü, emirlerini yerine getire-cek ve senin düşmanlarına karşı senin gibi davranacak bir adam gönder. Çünkü Numan b. Beşir zayıf bir adamdır veya bilerek zayıf davranıyor.[1] el-İrşad, 2/42; İ’lamu’l-Vera, 1/237

 

Yezid’in Huzursuzluğu ve Sircun’a[1] Danışması

Yezid, Kûfe’den gelen haberlerden dolayı huzursuzdu. Haberler, Kûfelilerin Emevî yönetimine karşı tavır aldıkları ve İmam Hüseyin’e (a.s) biat ettikleri yönündeydi. Bu haberler üzerine Yezid, Muaviye’nin kölesi sayılan Sircun’u çağırdı ve ona şöyle dedi:

– Ne düşünüyorsun? Hüseyin, Kûfe’ye Müslim b. Akil’i göndermiş, kendisine biat etmelerini sağlıyor. Duyduğuma göre Numan zayıf kalmış ve kötü şeyler söylemiş. Kûfe’ye kimi vali tayin etmemi istersin?

Yezid, Ubeydullah b. Ziyad’a kızgındı.[2] Sircun dedi ki:

– Eğer Muaviye sağ olsaydı ve sana bir öneride bulunsaydı, onun görüşüne uyar mıydın?

– Evet, dedi.

Bunun üzerine Sircun, Ubeydullah b. Ziyad’ın Kûfe valisi olarak atandığına dair belgeyi çıkardı. Dedi ki:

– Bu, Muaviye’nin görüşüdür. Öldüğü zaman bu belgenin hazırlanmasını emretti. Sen de Kûfe ve Basra’yı birlikte Ubeydullah’ın yönetimine ver.

Yezid dedi ki:

– Öyle yapacağım. Hemen valilik kararnamesini Ubey-dullah b. Ziyad’a gönder…

Ziyad’a verilmek üzere bir mektup yazıp gönderdi. Mektupta şunlar yazılıydı:

Kûfe halkından taraftarlarım, bana haber verdiler ki, Müslim b. Akil oradadır. Müslümanların birliğini bozmak amacıyla insanları toplamaktadır. Bu mek-tubumu okuduğun zaman derhal Kûfe’ye git. Mücev-her arayan bir kimsenin titizliğiyle İbn Akil’in peşine düş. Yakaladığın zaman sıkıca bağla. İster öldür, ister sürgün et. Vesselâm.[3] el-İrşad, 2/42–43; İ’lamu’l-Vera, 1/437; Siyeru A’lami’n-Nubela, 3/201

 

İslamın nasıl temelden kuyusunun kazıldığına dair

[1]- Sircun Hıristiyan bir köleydi. Muaviye onu kâtibi ve müsteşarı yapmıştı. Sircun bu önemli görevini Yezid döneminde de sürdürdü. Ki Yezid bir Hıristiyan gibi yetişmişti ve Hıristiyanlığa diğer inançlardan daha yakındı. Ehlikitap’ın parmağının, bu yöneticileri İslâm risa-letine, İslâm inancına, İslâm ümmetine ve güvenilir önderlerine karşı kışkırtmak üzere işe karışmasının ilk örneği bu değildir.

Gerek Temim ed-Darî (Hıristiyan bir rahip), gerekse Kâ’bu’l-Ah-bar (Yahudi hahamı), Ömer’in nezdinde saygın bir konuma sahiptiler. Ömer bunlara değer verir ve onlara danışırdı. Her hafta cuma namazından önce konuşmalarına, Tevrat dersini vermelerine ve Kur’ân’ı tef-sir etmelerine izin verirdi. Oysa bu sırada sahabenin Hz. Peygamber’in (s.a.a) hadislerini yazmalarına ve hadisleri rivayet etmelerine izin ver-mezdi. Bilakis onları Medine’de tutuyordu ki, Hz. Peygamber’in (s.a.a) hadislerini yaymasınlar. (bk. Kenzu’l-Ummal, hadis no: 4865; Tarih-u İbn Kesir, 8/107)

Bu kıssa anlatanların nüfuzu Ömer’den sonra daha da etkin hâle geldi. Emivîler zamanında ise büsbütün kontrolü ele geçirdiler. Abbasîler zamanında da bu durum devam etti. Buna karşın Hz. Ali (a.s) on-ları Müslümanların mescitlerinden kovmuştu. Allah’ı cisim gibi tasavvur etmek, peygamberlerin masum olmadıkları gibi sapık inançların Müslümanların kaynaklarına sızmasının, bu gibi adamların İslâm adı altında ve yöneticilere öğüt verme bahanesiyle yaptıkları faaliyetlerin etkisiyle olması uzak bir ihtimal değildir.

Muaviye, Ehlikitap’tan birçok kişiyi sırdaş edinmesiyle temayüz etmişti. Düşünün ki, kâtibi ve müsteşarı (Sircun) bir Hıristiyandı. Dok-toru (Atal), şairi (Ahtal) da bir Hıristiyandı. Bilindiği gibi Şam, İslâm’ın egemenliğine girmeden önce Hıristiyan Bizanslıların başkentiydi. (bk. Maalimu’l-Medreseteyn, 2/51–53)

 

Ubeydullah b. Ziyad’ın Kûfe’ye Hareket Etmesi

Ubeydullah b. Ziyad, Yezid b. Muaviye’nin mektubunu aldığının ikinci günü Kûfe’ye doğru hareket etti. Yanında Müslim b. Amr el-Bahilî, Şerik b. A’ver el-Harisî, akrabaları ve ailesi vardı.[1] İ’lamu’l-Vera, 1/437

Kûfeliler de bu sırada İmam Hüseyin’in (a.s) gelişini bekliyordu.

Çoğu, Hz. Hüseyin’i (a.s) şahsen tanımıyordu. Daha önce görmemişlerdi. İbn Ziyad, İmam Hüseyin’den (a.s) önce şehre varmak için acele etti.

İbn Ziyad Kûfelilerin üzerine ansızın çıka geldi. Tanınmaması için de yüzünü örtmüştü. Başına siyah bir sarık sar-mıştı. Kûfe sokaklarından geçiyor, bir yandan insanlar ona hoş geldin diyor, selâm veriyor ve “Ey Resulullah’ın oğlu! Hoş geldin, gelişinle hayırlar getirdin.” diyorlardı.[2] el-İrşad, 2/43; İ’lamu’l-Vera, 1/438

Duydukları hoşuna gitmedi. Valilik sarayına doğru yürüdü. Numan huzursuz oldu. Sarayın balkonundan uzanarak İbn Ziyad’a hitap etti. O da gelenin İmam Hüseyin (a.s) olduğunu sanıyordu. Şöyle dedi:

Allah adına seni yemine veriyorum, buradan uzaklaş. Allah’a yemin ederim ki, bu emaneti sana teslim edecek değilim. Seninle savaşmak taraftarı da değilim.[3] el-İrşad, 2/43; Ravdatu’l-Vaizin, s.173; Maktelu’l-Hüseyn, Harezmî, s.198; Tehzibu’t-Tehzib, 2/302

İbn Ziyad sesini çıkarmadan yürüdü. Sarayın kapısına yaklaşınca Numan, gelenin İbn Ziyad olduğunu anladı. Kapıyı açtı ve İbn Ziyad saraya girdi. Sarayın kapısını kapattı ve o gece istirahata çekildi. Kûfe de uykuya çekildi. Neler olacak diye derin bir endişe içindeydiler. Çok önemli bir si-yasî dönemeçte bulunuyorlardı.

 

İbn Ziyad’ın Kûfe’ye Hâkim Olmaya Yönelik Girişimleri

Kûfeliler sabahleyin İbn Ziyad’ı karşılarında görünce şaş-kına döndüler. Sarayı, “Cemaat namazı!” sesleriyle çınlatıyordu. Toplanan kalabalığa hitap etmek üzere ayağa kalktı. Siyaset kervanıyla hareket eden muti kimselere vaatlerle ü-mit dağıtıyor, Yezid’in yönetimini reddeden muhalifleri de tehdit ediyordu. Şöyle diyordu: “Kırbacım ve kılıcım, emrimin dışına çıkan ve benim yönetimime muhalefet edenlerin üzerinde sallanacaktır…”[1] Mekatilu’t-Talibiyyin, s.97; İ’lamu’l-Vera, 1/438

Ardından orada bulunan herkese muhalifleri jurnalleme sorumluluğu yükledi ve bu operasyona katılmayanları, bu kararın uygulanmasına katkıda bulunmayanları ağır cezalar-la tehdit etti. Böyle kimselerin malî tahsisatlarının kesileceğini söyledi. Dedi ki:

Kim onları bize getirirse, o suçsuzdur. Kim de bize hiç kimsenin adını getirmese, kabilesiyle birlikte bize gelip, içlerinde hiç kimsenin bize muhalefet etmeyeceğine, içlerinde hiçbir isyancının çıkmayacağına garanti vermelidir. Kim bunu yapmazsa, onu zimmetimden çıkarırım. Kanı ve malı bize helâl olur. Hangi kabilede Emirü’l-Müminin’e muhalefet eden bir asi çıkarsa ve kabile büyüğü bunu bize söylemezse, o kabile büyüğünü evinin kapısında asarız ve bu kabile, devlet gelirlerinden pay alma hakkını kaybeder.[2] el-İrşad, 2/45; el-Fusulu’l-Muhimme, s.197; el-Futuh, İbn A’-sem, 5/67

İbn Ziyad’ı, Kûfeliler sertliği ve gaddarlığıyla bilirlerdi. Bu yüzden şehre gelişinin ve ardından yaptığı sert konuşmanın, Emevî siyasetine muhalif olanları sarsması doğaldı. Nitekim Kûfelilerde ve şehrin önde gelenlerinde gevşeme, ağırdan alma ve korku belirtileri görülmeye başladı. Bu durum karşısında Müslim b. Akil, amacına ulaşmak için yeni bir yönteme başvurma gereğini duydu. Hâni b. Urve’nin e-vine taşındı ve orada çağrısını ve hareketini gizlice yürütme-ye başladı. Çok güvendiği arkadaşlarının dışında kimseye faaliyetlerini söylemedi. Hâni, Benî Murad kabilesinin önderiydi ve Kûfe’de sözü dinlenir, fikirleri kabul görür biriydi.[3] Murucu’z-Zeheb, 2/89; el-Ahbaru’t-Tival, s.213; İ’lamu’l-Vera, 1 /438

 

İbn Ziyad’a Suikast Düzenlenmesi Önerisine Karşı Müslim’in Tavrı

Müslim b. Akil (Allah ondan razı olsun) nübüvvet ailesinden edindiği yüksek bir risalete ve üstün bir ahlâka sahipti. İçinde yaşadığı toplumun gelenek ve göreneklerini de çok iyi biliyordu. Bu nedenle İbn Ziyad’a suikast düzenleyebileceği bir imkân doğduğu hâlde bunu değişik gerekçelerle reddetmişti.

Rivayet edilir ki: Şerik b. A’ver, Hâni b. Urve’nin evine konuk olduktan sonra ağır bir hastalığa yakalandı. Ubeydul-lah b. Ziyad bunu duyunca onu ziyarete gitti. Bunun üzerine Şerik; Müslim’e, İbn Ziyad’a suikast düzenlemesini önerdi ve dedi ki:

Senin ve taraftarlarının amacı bu tağutun yok olmasıdır. İşte Allah sana bu fırsatı veriyor. Beni ziyaret etmek için buraya geliyor. Kalk evin mahzenine gir. O benim yanımda oturunca, çık ve onu öldür. Sonra e-mirlik sarayına girip valilik makamına otur. Hiç kimse sana karşı çıkmayacaktır.

Müslim, Hâni’nin, Ubeydullah b. Ziyad’ın evinde öldürülmesinden hoşlanmadığını sezdi. Bu yüzden Şerik’in önerisini dinlemedi. Ubeydullah evden çıkınca Şerik hasret ve acı içinde: “Niçin onu öldürmedin?” dedi. Müslim şu karşılığı verdi:

Beni bundan iki şey alıkoydu: Biri, Hâni’nin, onun kendi evinde öldürülmesini istememesi. Diğeri de, Re-sulullah efendimizin (s.a.a) şu sözü: “İman, birini haince öldürmeye, suikast düzenlemeye engeldir. Mümin, kimseyi haince öldürmez.” [1] el-Ahbaru’t-Tival, s.187; Mekatilu’t-Talibiyyin, s.98; İ’lamu’l-Ve-ra, 1/428

 

Müslim b. Akil’e Yapılan İhanet

İbn Ziyad, Müslim b. Akil’in şahsında Emevî rejimine karşı beliren siyasal hareketi bitirmek için en alçakça yöntemler dâhil olmak üzere her yola başvurdu. İmam Hüseyin’in (a.s) Kûfe’ye ulaşmasından önce Müslim b. Akil’i ve ona destek verenlerin tümünü yok etmek üzere çok seri bir harekât başlattı. Amacı, kıyamı başarısızlığa uğratmaktı.

Müslim’in hareketlerinin, barındığı yerin ve taraftarlarının tespit edilmesi için yoğun bir ihbar furyası başlattı. Bu sayede saklandığı yeri ve karargâhını tespit etti.[1] İ’lamu’l-Vera, 1/440; el-Ahbaru’t-Tival, s.178; Menakib-u Âl-i E-bî Talib, 4/91; el-Futuh, İbn A’sem, 5/69; Tarihu’t-Taberî, 4/271; Ensa-bu’l-Eşraf, s.79

Bu durum, insanların zulme karşı direnmelerinin kırılma noktasıydı.

Yeni vali Ubeydullah b. Ziyad bir hile ile Hüseyin’in (a.s) elçisini barındıran, onu en güzel şekilde ağırlayan, görüş ve plânlarına katkıda bulunan Hâni b. Urve’yi yakaladı. Onu yakaladıktan sonra aralarında uzun bir konuşma geçti. Ardından Hâni’yi öldürdü. Cansız bedenini, sarayın çatısından, etrafta toplanan kalabalığın üzerine attı. Halkı bir korku sardı. Herkes evine çekildi. Hiçbir şey kendilerini ilgilendirmiyormuş gibi.[2] el-Kâmil Fi’t-Tarih, 3/271; el-Futuh, İbn A’sem, 5/83; İ’lamu’l-Vera, 1/441

Müslim, Hâni’nin başına gelenleri, kalabalık sayısına ve yeterli donanımına rağmen aşiretinin (Müzhicoğulları) onu yalnız bırakmasını duyunca, arkadaşlarıyla birlikte ortaya çıktı ve halkı valilik sarayını kuşatmaya çağırdı. Ziyad’ın et-rafındaki çemberi iyice daralttı ve onu zor durumda bıraktı. Ancak İbn Ziyad, dehası, hilesi sayesinde bu sıkıntıyı da at-latmayı başardı ve halkın Müslim’in etrafından dağılmalarını sağladı.[3] Siretu’l-Eimmeti’l-İsnâ Aşer, 2. kısım, s.63; İ’lamu’l-Vera, 1/441; Menakib-u Âl-i Ebî Talib, 4/92; el-Kâmil Fi’t-Tarih, 3/271

İbn Ziyad, adamlarını halkın arasına yolladı. Bunlar; halkın moralini bozuyor, halkı güvenlik ve istikrarı korumaya, kan akıtmamaya çağırıyor, zaman kazanmaya ve isyancıları dağıtmaya yönelik olarak Şam’dan yardım amacıyla büyük bir ordunun yola çıktığını söyleyerek halkı korkutuyorlardı. Bu propagandalar yavaş yavaş etkili olmaya başladı ve insanlar Müslim b. Akil’in etrafından dağıldılar.

Akşam olunca Müslim, yanında kalan kişilerle beraber mescitte namaz kıldı. Sonra tek başına mescitten çıktı. Yanında kendisine yardım edecek, kendisine destek olacak ve kendisine yol gösterecek bir tek kişi yoktu. İnsanlar kapılarını yüzüne kapatmışlardı. Gecesini geçirecek bir ev aradı. Gecenin karanlığında yürürken bir kadının, evinin kapısında bir şey bekliyormuş gibi durduğunu gördü. Ona kendisini tanıttı ve evinde sabaha kadar kalması için izin vermesini istedi. Kadın onu iyi karşıladı ve evine aldı. Akşam yemeğini getirdi. Ama Müslim, bir şey yemedi. Kadının oğlu Müslim’in yerini öğrenmiş oldu.

İbn Ziyad, Müslim’i ihbar edecek kişiye ödül vaat etmişti. Daha şafak sökmemişti ki, kadının oğlu saraya koştu ve Muhammed b. Eş’as’a Müslim b. Akil’in yerini ihbar etti. İbn Ziyad bu haberi duyar duymaz İbn Eş’as komutasında büyük bir kuvvet göndererek Müslim’in bulunduğu yerin etrafını sardı.[4] el-İrşad, adlı eserde bunun yetmiş kişilik bir kuvvet olduğu belirtilmektedir.

Müslim gürültüleri duyunca, askerlerin kendisini aradıklarını anladı. Hemen kılıcını çekerek karşılarına çıktı.

Askerler evin içine dolmuşlardı. Kılıç sallayarak onları evden dışarı püskürttü. Askerler tekrar eve saldırdılar, o da karşı koydu. Bu sefer daha kalabalıktılar ve ayrıca vücudunun çeşitli yerlerinden yaralar da almıştı. Biri arkadan bir mızrak batırdı, yüzüstü yere düştü. Onu esir aldılar. Bir ka-tıra bindirilerek götürüldü. Eş’as, kılıcını ve silahını aldı. Alıp saraya götürdüler.

İbn Ziyad’ın yanına çıkardılar. İbn Zi-yad’a selâm vermedi. Bunun üzerine komutanlardan biri emire selam ver dedi. Müslim;”kapat çeneni o benim emirim değildi”. İbni ziyad “önemli dedğil eninde sonunda öleceksin” dedi. Müslim cevabında,”beni öldürmekle yeni bir şey yapmış olmazsın, zira senden daha rezil insanlar daha önce benden daha pak insanları katletti, ayrıca sen bazı insanları namerçe ,işkenceyle, eziyetle öldürerek kötü insanlardan öne geçmiş olur.” Bu konuşmaların sonunda ziyadın oğlu acizlikle imam Ali’ye imam Hasan’a ve imam Hüseyin’e sövmeye başladı. Buna karşın Müslim ona,”bu küfürlere sen ve baban layıktır ey Allah’ın düşmanı istediğini yap.” diyerek cevap vermiştir.

Müslim, son derece kendinden emin bir vaziyette konuşuyor ve güçlü sözlerini kanıtlarını büyük bir maharetle sergiliyordu. Müslim’in bu hâli, İbn Ziyad’ı çileden çıkardı. Öfkeden boyun damarları şişti. Sonra adamlarına, onu sarayın çatısına çıkarmalarını, orada öldürüp cesedini halkın ü-zerine atmalarını, onu Kûfe’nin caddelerinde sürüklemelerini, sonra Hâni b. Urve’nin yanına asmalarını emretti. Bütün bunlar olurken Kûfe’liler sokaklarda durmuş, olup bitenleri büyük bir sükûnetle izliyorlardı. Sanki onun kim olduğunu hiç bilmiyorlarmış gibi. Biat etmemiş söz vermişler gibi.

Müslim, İbn Eş’as’tan, Kûfe’de meydana gelen olayları Hüseyin’e (a.s) yazmasını, buraya gelmemesini tavsiye etmesini istemiş, İbn Eş’as da bunu yapacağına söz vermişti. Ama verdiği sözü tutmadı.[5] Daha ayrıntılı bilgi için bk. A’yanu’ş-Şia, 1/592; İ’lamu’l-Vera, 1/442; el-Kâmil Fi’t-Tarih; 4/32; el-Futuh, 5/88; Tarihu’t-Taberî, 4/280; Mekatilu’t-Talibiyyin, s.92 

Verilen sözler unutulmuş, biatler ortadan kalmış imamın elçisi Müslim bin akil zilhicce aynın 9. Günü katledilmişti, arefe günüydü, ertesi sabah Arafat’a çıkılacaktı, imam Hüseyin’in Mekke’den çıkıp Irak’a hareket ettiği gündü.

İmam Hüseyin (a.s) Irak’a gitmeye karar verince, Kâbe’yi tavaf etti, Safa ve Merve tepeleri arasında sa’yini gerçekleştirdi, ziyaretini umre niyetiyle gerçekleştirdi. İhramdan çıktı. Şehadet elbisesini giydi.peki 2 gün daha kalsa idi haccını da yapsa olmaz mıyd? O HAZRET ilahi ilim sahibiydi doğru işi elbette doğru zamanda yapacaktı, hac mı? Şehadet mi? Hac mı? Zalime karşı söylenecek söz mü? Aslın da imam Hüseyin o gün oradakilere şu mesajı veriyordu “benim bu çıkışım sıradan bir çıkış değil çıkışımın öyle bir amacı var ki haccı da ona kurban ediyorum” dedik ki bir sebebi de Mekke’de kanının dökülmesinden endişe ettiği için temettü haccına niyet etmedi. Ve hızlı bir şekilde ailesi, çocukları ve yanında yer alan taraftarından bazı kimselerle birlikte yola çıktı. Müslim’in başına gelenleri henüz haber almamıştı.( KUFE YOLUNDA SA’LEBİYE ADI VERİLN BİR YERDE AMCAOĞLUNUN ŞEHİD EDİLDİĞİNİ ÖĞRENECEKTİ)

İmam Mekke’den çıkmaya karar verdiğinde yaptığı konuşma şöyleydi;

Ölüm, Âdemoğulları için yazılmıştır. Tıpkı genç kız-ların boyunlarına bir gerdanlığın takılması gibi. Benden öncekilere kavuşmayı ne çok istiyorum! Yaku-b’un Yusuf’a kavuşmayı istemesi gibi. Ölüp düşeceğim bir yer seçildi benim için ve ben bu yere gidiyorum. Nevavis ve Kerbela arasında çöl kurtlarının vücudumu parçaladıklarını, aç karınlarını ve boş ambarlarını benimle doldurduklarını görür gibiyim. Kalemle yazılmış bir günden kaçış yoktur. Allah’ın rızası biz Ehl-i Beyt’in rızasıdır. Allah’ın verdiği musibetlere sab-redeceğiz ve O, sabredenlerin ecrini bize verecektir. Resulullah’ın (s.a.a) vücudunun parçası olanlar, asla ondan ayrı düşmezler; kutsal hazirede onun çevresin-de toplanacaklar. Onları görünce, gözleri aydınlanacak ve onların aracılığıyla vaadi yerine gelecektir. Kim bizim uğrumuza canını vermeye ve Allah’la buluşma-ya hazır ise, bizimle gelsin. Çünkü ben sabahleyin in-şaallah yola çıkacağım.[3]

İmam Hüseyin (a.s), bu açıklamalarında Yezid’e biat etmeme hususunda kararlı olduğunu, ilâhî yükümlülüğünü yerine getirmeye çalıştığını vurguluyor. Ve Mekke’den ayrılışının sebeplerini açıklıyor kendisi ile birlikte ailesini bekleyen akıbeti, sonu haber veriyor. Allah ile buluşmaya hazır olanları kendilerine katılmaya davet ediyor. Yüce Allah’ın, rızasını Ehl-i Beyt’in rızasına beraber kıldığını duyuruyor. İnsanlara ve bizlere. Ve Mekke’den Kerbela’ye kadar attığı her adımı tek tek bir mesaj niteliğindedir. İmam Hüseyin’; zillet yerine izzeti, sükunet yerine mücadeleyi, cehalet yerine ilmi, hac yerine şehadeti, saltanat yerine imamati esas esas aldı.

İmam (a.s), Medine’deki Haşim oğullarına bir mektup yazdı.

Onları, İslâm’a, ilâhî ilke ve değerlere arka çıkmanın, dünyada fedakârlık ( Allah yolunda feda edebileceğimiz kıymetlimiz ne varsa)ve şahadet semasının yıldızları olarak parlamanın, hakkın, adaletin, onurun ve ahirette cennetin en yüksek derecelerine yükselişin sembolleri olarak ebedî ve güzel bir nam bırakmanın bu son fırsatını değerlendirmeye çağırdı. Mektubunda besmeleden sonra şu ifadelere yer verdi:

Hüseyin b. Ali’den kardeşi Muhammed’e ve onun yanında olan diğer Haşimoğulları’na. Bilesiniz ki, siz-den bana katılanlar, şehit düşeceklerdir. Bana katıl-mayanlar ise, zaferi göremeyeceklerdir. Vesselâm.[1] Menakib-u Âl-i Ebî Talib, 4/76; Besairu’d-Derecat, s.481; Dela-ilu’l-İmame, s.77

Bu mektup, Medine’de Haşimoğulları’na ulaşınca, içlerinden bir grup, derhal ona yetişmek ve Resulullah’ın (s.a.a) hoş kokulu gülünün önünde zafer ve şahadete ulaşmak ü-zere harekete geçti.

Bizlerde Resulullah’ın hoş kokulu gülü imam Mehdi’nin neresindeyiz? Yanında mı? Arkasında mı?

Bizim gönlümüz kalbimiz dilimiz mehdi as ile.

Allah’ım amellerimizi de mehdi as ile karar kıl.

Allahım kufelilerin düçar olduğu!

akıl ile yürek dengesizliğinden

yürek ile dil dengesizliğinden

yürek ile el dengesizliğinden sana sığınıyoruz.

Allahı’m imam Hüseyin’in yarenleri gibi içimize yüreğimize amelimize, yakini, fedakârlığı, tevuzuyu ilmi ve bunları elde edebilmek için çalışmayı isteğini azmini kararlığını nasip etsin inşallah.

Esselamu alel Hüseyn, ve ala Ali ibnil Hüseyn, ve ala evladil Hüseyn, ve ala ashabil Hüseyn.

Burada ki amacımız Allah’ın izni ile bu olayların özü anlatılmak isteten mesajlar hicri 60 yılında kalmasın. Günümüzde hayatımızın her alanında yaşantımızın her noktasında bunu anlayıp hissedip o mesajları hayatımıza dâhil etmek unutulmasın inşallah.

FİGEN YILDIRIM

 

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

Bir Cevap Yazın

Mail adresiniz 3. şahıslarla paylaşılmayacaktır. * işaretli alanların doldurulması zorunldur.

Yorum yaparken aşağıdaki HTML taglarını kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>