HEP BERABER SEBAT EDEBİLİR MİYİZ?

whv_1713

HEP BERABER SEBAT EDEBİLİR MİYİZ? 

“Ey iman edenler!

Sabredin, düşmanlarınıza karşı topluca sebat gösterin,

sürekli hazırlıklı olun ve Allah’tan gereğince korkun ki, kurtuluşa eresiniz.”

AL-İ İMRAN SURESİ/200

İnsanlık tarihi olarak biliyoruz ki hepimiz Hz. Âdem ve Hz. Havva’nın çocuklarıyız. Hz. Âdem (as) ilk insan ve ilk Halifetullah’tır. Yeryüzünün ilk halifesi, öğretmeni, ilk örnek insan, ilk güzel kulluk yapandır. Yine Allah’ın razı olduğu ilk insandır. Hz. Havva(as) da kendisine ilk biat eden cemaatidir.

“Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan eşini yaratıp ikisinden bir çok erkekler ve kadınlar üreten Rabbinizden korkun;…”

Nisa süresi ilk ayette buyuruyor ki: “sizi bir nefisten yaratan ve ondan erkekler ve kadınlar çoğaltan”

“ Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli ve en üstününüz O’ndan en çok korkanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, her şeyden haberdar olandır.” (Hucurat suresi/13)

“ Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi milletlere ve kabilelere….” diye sebebiyeti belirten yüce Allah, insanoğlunun nasıl ve ne amaçla toplulukları oluşturması gerektiğini bizim dikkatimize sundu.

Hz. âdem (as)’ den sonra bakıyoruz ki; ikinci kuşakta Kabil ve Habil olayı başlıyor. Habil iyi tercih yapanın örneği, Kabil de nefsine aldanıp kötü bir model olarak çığır açan kimliği görüyoruz.

Kabil, Habil’i öldürdükten sonra, Hz. Âdem de Kabil’i sürgün eder. Bundan sonra insanlar arasında bir ayrışma başlar.

Kendilerinin yerleşim yeri dağın eteği, Kabil ve ona uyanlar ise aşağı vadiye gönderilir ve kendilerinden uzak durmaları istenir.

Hz. Âdem (as)’ ın vasiyeti de çocuklarından hiç kimsenin vadiye inmemesi idi. Çünkü o, temiz nesli korumak istiyordu. Kabil kötü bir tercih yapmıştı ve onun çocukları Allah rızasına uymayan hareketler içerisindeydi. Kulluk pozisyonundan tamamen çıkmışlardı.

Maalesef ki birkaç nesil sonra, bu vasiyet göz ardı edilmiş ve “aşağıdaki vadide neler olduğunu” merak eden bir grup vadiye gitmişler ve geri dönmemişlerdi. Sonra bir grup daha “gidenlere ne oldu diye” vadiye gitmişler ve onlar da geri dönmemişlerdi. Bu şekilde karmaşıklık tekrar oluşmaya başlamıştı. Temiz toplum yine karışmıştı.

Bu karışıklıktan sonra Hz. Şit (as) geliyor. Ayet ve hadislerden anlıyoruz ki Allah hiçbir zaman, hiçbir toplumu öndersiz bırakmıyordu.

Rad suresi/ 7 – “… ve her kavim için bir hidayetçi vardır.”

Onlara model kul gönderip kulluklarını hatırlatmak ve ne kadar hata yapmış olurlarsa olsunlar tövbe edip tekrar düzelme fırsatı yakalasınlar diye, Allah insanoğluna yeniden bir önder göndermişti.

Böylece her seçilmiş önder o toplumun imtihanı oluveriyordu. Ya onun önderliğinde Rabbi’ne doğru bir yol çizerler, ya da o işaret edilen öndere muhalif davranarak Rabb’ine isyan ederler.

Tarihsel sürece bakıyoruz ki her gelen peygambere karşı muhalif gruplar oluyor ve elbette onu destekleyen gruplar da. Ancak sağduyulu olup, önderi destekleyen grup sayısı daha az oluyor.

Kendi nefisleri, dışarıdan gelen telkinler, şeytan ve dostlarının katkıları ile muhalif kesimin daha güçlü ve kalabalık olduğunu görüyoruz. Allah’ın o toplumları (Hz. Nuh, Hz. Şuayb, Hz. Salih, Hz. Lut gibi peygamberlerin kavminin muhalif olan kesiminin helak olması gibi) helak etmesi, bir nevi o ayrışmaya destek verme adına oluyor. Bu çok önemli bir durumdur.

Tevbe Suresi/70 “ Onlara, kendilerinden öncekilerin; Nuh, Ad, Semud kavminin, İbrahim kavminin, Medyen ahalisinin ve yerle bir olan şehirlerin haberi gelmedi mi? Onlara resulleri apaçık deliller getirmişlerdi. Demek ki Allah, onlara zulmediyor değildi, ama onlar kendi nefislerine zulmediyorlardı.”

Çünkü bu helakler olmasaydı temiz toplum bir daha açığa çıkmayacaktı. Bu ayrışma olmadığından belki biz bugün çok daha kötü bir durumda olacaktık. Onların bu durumlarına son vererek, bir ayıklama olmasaydı karma karışık bir dinin içinde kendimizi bulacaktık. Allah Teâlâ her zaman Hz. Nuh’un o gemisi gibi diğer tüm peygamberlere de bir kurtuluş gemisi vermiştir. O ayrışmayı temsil eden gemi ve o sınırları hatırlatan önderler hep var oldu.

Temiz toplumun sınırı o gemi ile ayrışır.

Yüce Allah bozulan, batılı tercih eden, inanmayan muhalif olan kimselerden, temiz grubu ayırıyordu.

Bu sınırları şimdi biz nasıl görebiliriz? Bu döneme gelirsek bizim de bir gemimiz var mıdır?

Allah’u Teâlâ her zaman sınırlarını hatırlatan bir gemi ve o geminin kaptanını bir imtihan olarak vermiştir. Bu sınırlar o toplumun kurtuluş gemisi olmuştur.

Mesela; İsrail oğullarına verilen cumartesi günü imtihanı. O gün av yapmanın yasak olması gibi. Aslında o gün av yapmanın diğer günlerde av yapmaktan hiçbir farkı yoktu. Gerçekte ne cumartesinin, ne de balıkların Allah katında bir kutsiyeti de yok. Ancak Allah’ın emrini dinleme ve dinlememe gibi bir süzgeçle eleme işi vardı. İmtihan gereği temizin kirliden ayrışması olarak, onlara cumartesi av yasağı verilmişti. Cumartesi günü onların gemisinin ismi olmuştu.

Araf Suresi/ 163 “ Bir de onlara deniz kıyısındaki şehri(n uğradığı sonucu) sor. Hani onlar cumartesi (yasağını çiğneyerek) haddi aşmışlardı. ‘Cumartesi günü iş yapma yasağına uyduklarında’, balıkları onlara açıktan akın akın geliyor, ‘cumartesi günü iş yapma yasağına uymadıklarında’ ise, gelmiyorlardı. İşte Biz, fıska sapmaları dolayısıyla onları böyle imtihan ediyorduk.”

Ya da Hz. Salih (as)’ in kavmine bakalım. Kavmi ona inanmadı ve olağan üstü bir mucize kendisinden istediler; “peygamber olsaydın bu dağın içinden dişi bir deve çıkarırdın ve onun birde yavrusu olurdu” dediler.

Allah görevlendirdiği öndere yardım edip, bir dişi deveyi dağın içinden çıkarttı ve onları imtihana aldı ve buyurdu “ bu deveye sahip çıkacaksınız”.

Araf Suresi/ 73 “ Semud (toplumuna da) kardeşleri Salih’i (gönderdik. Salih:) “Ey kavmim, Allah’a kulluk edin, sizin O’ndan başka İlahınız yoktur. Size Rabbinizden apaçık bir belge (mucize) gelmiştir: Allah’ın bu dişi devesi size bir belgedir; onu salıverin de Allah’ın arzında otlasın, ona bir kötülükle dokunmayın, sonra sizi acı bir azap yakalar” dedi.”

Kamu malı olarak artık o deve tüm toplumun bir imtihanı olmuştu. Biliyoruz ki deve yaratılışta kutsiyeti olan bir hayvan değildir. Ancak Allah onları o deve ile imtihana koydu ve sınırı çizmiş oldu. O geminin adı da “ deve gemisi” olmuştu.

Biz tüm toplumların önlerine koyulan imtihanları hep okuduk. Peygamber kıssalarını hepimiz biliriz. Ve şu noktayı görüyoruz ki; bu imtihanların hepsi kendi önderleri üzerinden oluyor. Çünkü Allah o önderi en temiz, örnek kul ve razı olduğu kişi olarak onun üzerinden diğerlerini kendine kulluğa davet ediyordu. Yani “onun çağrısına uyup, onun gibi olun ve onun çevresinde olun, onun üzerinden sizi puanlayacağım ya da sizin yaptığınız tercihlere göre size davranacağım ya da onun yanında ne kadar sebat edeceksiniz? Veya ona ne kadar yardım edeceksiniz? …” anlamlarına geliyordu.

Kendi toplumumuza baktığımızda, Hz. Muhammed (saa) döneminde de olan imtihanlardan amaç, temiz bir toplum oluşturmaktı. Bu oluşumun yolunu da nitekim açtı. Kendisi o dönemin imtihan vesilesi oldu. O’nun yanında olanlar ve olmayanlar, ona sadık olanlar ve olmayanlar, ona yardımcı olanlar ve olmayanlar diye…

Ancak peygamberden sonra, gelecek toplumlar için imtihanlar bitmemişti. Geleceğin imtihanı ise Ehl­-İ Beyt önderleri üzerinden oldu.

Ehl-i Beyt’i kabul etmek, Hz. peygamberi anlamak demekti. Çünkü Hz. Muhammed(saa)’in ne yaptığını, ne istediğini, bize hangi daveti getirdiğini anlamak, ancak Ehl-i Beyt’e vereceğimiz cevapla kendini gösterecekti. Bu nedenle Ehl-i beyt önderlerine cevabımız, Hz. Peygamber’e vereceğimiz cevapla uyumlu olmalıydı. Biz olumlu cevap verdiğimiz zaman; Hz. peygamberin ne yapmak istediğini, meramını anlamış kimseler olacaktık. Yani Hz. Muhammedi (saa) anlayıp anlamadığımız Ehl-i Beyt üzerinden belli olacaktı.

Hz. Muhammed(saa)’i peygamber olarak kabul edip, her sözüne itimad ediyorsak ve bunun için söz verdiysek o zaman o sözlerden biri olan “Ehl-i Beyt’ime sımsıkı sarılın ve onlara itaat edin” sözünü de duymuş olmamız gerekirdi. Eğer peygamberin mirasını, yolunu, ahlakını kabul ediyorsak, Ehl-i Beyt’inin üzerindeki terbiyeyi de görmemiz gerekiyordu…

Peygamberi gerçekten iyi anlayanlar Ehl-i Beyt önderleri ile yola devam ettiler, onlara sadık kaldılar ve hâlâ bu çizgide sözünde duranlar var.

Peygamberi iyi anlamayanlar veya anlamak istemeyenler ise, Ehl-i Beyt’ini suiistimal ettiler, hatta hiçbir topluluğa yapılmayan zulümleri onlara reva görüldü. Ve bu haksızlık çizgisi de hâlâ devam ediyor…

Ayetlerde hep şunu görüyoruz “size galen davetçiyi duymak” ile alakalı. Yine ayetlerde gördük ki misaklar alınmış hem peygamberlerden ve ümmetlerinden, hem de Peygamberin çağırdığı daveti duyacaksınız ve icabet edeceksiniz diye.

Al-i İmran suresi/ 81 -82 “ Allah peygamberlerden şöyle söz almıştı: “Andolsun ki size kitab ve hikmet verdim, sonra yanınızda bulunan (kitaplar)ı doğrulayıcı bir peygamber geldiğinde ona muhakkak inanacak ve ona yardım edeceksiniz! Bunu kabul ettiniz mi? Ve bu hususta ağır ahdimi üzerinize aldınız mı?” demişti. Onlar: “Kabul ettik” dediler. (Allah da) dedi ki: “Öyleyse şahit olun, ben de sizinle beraber şahit olanlardanım. Artık bundan sonra her kim dönerse, işte onlar yoldan çıkmışların ta kendileridir.”

İmtihanların sınırlarını görmek gerekiyor. Görmez isek “nerede ihlaller yapılıyor?” bilemeyiz.

Din iyi anlaşılmadığı ve din bir bütün olarak görülmediği zaman, sınırlar bilinemez. Sınırlar bilinmediği için de, hangi ölçek üzerinden iyilik emredilip, kötülük nehy edilebilir?  Burası çok önemli bir konudur.

Bugün din iyi anlaşılmazsa, maalesef her konu gibi iyiliği emredip kötülüğü nefyetmek te bir kaosa dönüşüyor.

Yapmak istenilenin tam tersi de yapılabiliyor. İyiliği emredeyim derken kötülük te yapılmış olunuyor. O zaman din iyi bilinmemiş, peygamber iyice anlaşılmamış demektir.

İstenen nedir?

Allah’ın peygamberden istediği görev nedir?

Peygambere vereceğimiz olumlu cevap ne olmalıdır?

Verilen olumlu cevap, gerçekten Allah’ın razı olduğu cevap mıdır?

Kişi kendi doğruları ile diyebilir; “Ben peygambere olumlu cevap verdim”.

Ama yüce Allah’ın istediği, razı olduğu cevap bu mudur?

Bunların karışıklığı dinin iyi tanınmamasından, sınırlarının iyi bilinmemesinden kaynaklanıyor.

Dinin sınırlarını koruma derken “rabıta” olayı da var. Hz. Muhammed (saa)’ ten bu zamana kadar sınırları koruyan, dinin çarpıtılmasına izin vermeyen, ilmi ve hayatları ile kendilerini ispatlayan ve her dönemin temiz toplumsal dönüşümünü sağlayan Ehl-i Beyt imamlarıdır.

Zamanımızın gemisi var mıdır ve kaptanı kimdir? Kurtuluş gemisine alınım devam ediyor mu?

Elbette gemi de var, kaptanı da var, çağrı da devam ediyor. Ehl-i Beyt kurtuluş gemisi hâlâ çağrısını yapmaktadır. O geminin kaptanı da Ehl-i Beyt önderlerinin en sonuncusu, zamanın sahibi İmam Mehdi(as)’dir.

Zamanının imamına tutundukça “maruf ve münker” bilinir. Dinin sınırları ile oluşacak temiz toplumu da hayal edebiliriz.

Biz “Neden, nereden imtihana çekiliyoruz ?” bunu da görebiliriz.

Toplumlar ne ile imtihan edildiklerini bildikten sonra, imtihanları başlamış olur. Bundan dolaylı neyi kabul edip, etmeyeceklerini de bilirler.

Biz de şimdi “ ne üzerinden imtihana girdiğimizi?” fark edip anlıyoruz. Peki, ne yapacağız?

Dualarda diyoruz ki; “ Allah’ım beni zamanımın imamına/ önderine yardımcı karar kıl”. Bu istenen en yüksek makamdır. Bunun alt basamağı taraftar olmak, bir alt basamağı sevenlerden olmak.

Biz hangi durumdayız acaba?

Yardımcı olmak İmam Mehdi ile aynı yolda olmak, onunla aynı hedefe yürümektir. Biz bu yardımcı olma makamını isterken,  gerçekten hedefi ve yolu net olarak görüyor muyuz?

Allah’ın seçtiği, Hz. Muhammed’in vasisi Hz. Mehdi(as) üzerinden imtihandayız. Ve diyoruz ki; “ senin yardımcın olmak istiyoruz”.

İsterken hedefi görmemiz lazım, eğer imamın hedefini göremiyorsak, ona yardımcı nasıl olabiliriz?

“İmam Mehdi (as) ne yapmak istiyor?” soralım kendimize.

Onun birinci hedefi ; “Allah’ın rızasını” kazanmaktır. İlk önce hepimizin yapması gereken  “kulluk görevini”  güzel yapmaktır. Bütün seçilmişler aynı şekilde bu rızanın sonucunda diğer uygulamalara geçmişlerdir.

İnsanoğlu bu noktada kaybediyor, koştuğu yer hep ikinci, üçüncü, beşinci başlıklar olmuştur.

Her zaman birinci başlık “Allah’ın rızasını” kazanmaktır. Bugün bizden “Allah’ın rızasına” doğru bir rağbet yoksa imam Mehdi (as)’nin yanında durmak imkânsızdır. “Allah rızasını” kazanamayan, İmam’ını da anlayamaz, ne yapmak istediğini de.

Temiz toplum projeleri bu yüzden gelişmiyor. Temiz toplum bu yüzden oluşmuyor. Çünkü iyilikler hedefine kavuşmuyor, kötülükler her geçen zaman da daha da artıyor…

Eğer her faaliyet “Allah’ın rızasına” odaklanırsa, doğru olur. İyiliği emretme ve kötülükle mücadele etme çalışmalarında hedefe kilitlenme olmadığı için amacına ulaşmıyor. “Allah için bunu yapıyorum” diyen kişi çok az olduğu için, toplumsal bütünleşme, birlik ve beraberlikte gelişmiyor. Evet, görünüşte iyilikleri istemek, kötülüklerle mücadele var ama gerçekte onun altında yatan şey başka niyetlere dayanmaktadır. Bu niyetlere göre de müşriklik çıkıyor ortaya, şirk düzeni de böyle besleniyor.

“Allah rızasını” hedef edinmeyen her çalışmanın sonu, koca bir fiyasko olduğunu görmeliyiz. Ama bir de şu var ki; hem “Allah rızası” olsun, hem de şu amaçta olsun denildiği zaman da şirk oluyor. İşte bu iki noktanın içinde kalıyoruz.

İmam Mehdi’yi anlamanın ilk ilkesi ve bizim tıkandığımız ilk nokta “Allahlın rızasını” gerçekten istiyor muyuz? Hayatımızda tüm çaba ve gayretlerimizin sebebi olarak en başa koyduğumuz “ALLAH” mıdır? Burayı yakalayamadığımız sürece, Ali İmran süresi /200. Ayete cevap vermemiz mümkün değildir.

“Ey iman edenler! Sabredin, düşmanlarınıza karşı topluca sebat gösterin, sürekli hazırlıklı olun ve Allah’tan gereğince korkun ki, kurtuluşa eresiniz.”

İman etmek, sabretmek, topluca sebat etmek, hazırlıklı olmak, Allah’tan korkmak ve kurtulmak…

Düşünelim biraz, Nuh (as)’un gemisine binenlerin binmeye karar vermelerinin sebebi, sadece o gemiye binmeyi arzulamaları mıydı? Bir merak mıydı?

Hayır elbette! Tek amaçları edindikleri hedefe kilitlenmekti. Daha ortada su yokken, fırtına yokken Hz. Nuh (as), bu daveti yapıyor. Bu da “Allah rızasını” anlamak ve o daveti yapan öndere tam güven ile alakalıdır. Eğer bu inanış ve anlayış varsa, o gemiye biniliyor.

Bugün İmam Mehdi (as)’nin gemsine kaç kişi binmiştir ya da binmeyi düşünüyor ya da binecektir?

Allah rızasını görmüyorsak, içten ve dıştan netleşmeyi yapamıyorsak ve yaşantımıza yansıtamıyorsak, İmam Mehdi’yi ne yazık ki duyamayacağız ve anlayamayacağız. Dolayısıyla gemiye binmeyeceğiz.

Tüm bunlardan çıkaracağımız iki nokta önemlidir.

Birincisi; “ Hedefimiz olan Allah rızasını” anlamak.

İkincisi; “Allah rızası nasıl istenir?” bu yolu görmek.

Net göremezsek yolumuzu, yol bize bulanık olacaktır. Hangi yoldan, nasıl gitsem diye bocalamalarda kalırız.

Yolu çok iyi görmenin yolu, imamları tanıyıp, onlara güvenerek yakınlaşma çabamızın olmasıyladır. Bu zamanın meşru önderi de İmam Mehdi(as)’dir. Ve biz onu ne kadar iyi tanıyoruz?

Allah rızası yalındır. Öndere yakınlaşma ile bu hedefimizin olduğunu gösterebiliriz. Ki bize doğru yolu göstersin.

Yakınlaşacağız ki onunla beraber yürüyebilelim. O, benim önümde olacak ki benim gözlerim olsun, yol bulanık olmasın, netleşsin. İşte bundan sonra da toplumsal düzelme gelir. Çünkü bireysel iyileşme olmadan toplumsal iyileşme de olmaz. Kalite bireylerden başlar.

Buraya kadar bireysel gelişim dediğimiz kendi içimizde yapacağımız düzenlemelerdi. İçte nefis, dışta şeytan ve dostlarına karşı güçlenmede bize sabır, azimet, mukavemet, direniş, zahiri ve batini kurallar… Bunların hepsi ancak yolu ve hedefi netleştirdikten sonra yapabileceğimiz çalışmalardır.

Yani hedef ve yol belli değilse nefsi neye göre ölçüp biçeceğiz? Bu yolda yürüyen ya da yürümeyen kişileri nasıl ayrıştıracağız? Yanlış projelerle, yanlış tavsiyelerle yola çıkılmamalıdır. Mesela; bugün insanların Müslümanlar üzerinden uğradıkları hayal kırıklıkları çok fazla. Tüm bu sorunlar, hedef ve yolun iyi anlaşılmamasından kaynaklanıyor. Kendimizde kaybetmeyelim ve başkalarının da kaybetmesine vesile olmayalım. Bunun için düşünce ve duygularımız da arınma çalışması kaçınılmazdır.

Yolu belirledik, hedefe kilitlendik diyelim. Biliyoruz ki iyi kul olmak iki adıma bağlıdır. Bu adımın ilki doğru kapıdan, doğru ilim almak ve ikinci adım ise o ilmi hazmetmektir.

Bu adımlardan biri olmadığı zaman “Allah rızası” için ölümü dahi göze alanlar kaybedebilir. Bu ikisi için elimizden geleni yapmamız lazım. Seçimlerimize dikkat edelim, onlar bizim adımlarımızdır. Mertebe ve basamak atlamak seçimlerimize bağlıdır. Allah’ın önümüze koyduğu fırsatları iyi değerlendirmeliyiz.

Toplumsal düzelmelerden bahsederken kendimizi başsız düşünemeyiz. Biz başsız olmadığımıza inanıyoruz. Baş olarak sadece imam Mehdi var, ondan başka baş yok. Onun makamın da ortağı da yok. Hz. Muhammed (saa) bunu bize defalarca hatırlatıyor.

Ümmeti bir insan gibi düşünelim. Ki her insanın bir başı var. Bir insan iki başlı olursa anormal diye düşünürüz. Yani İmam Mehdi(as)’nin bir baş olarak ortağı yoktur. O halde o başa paralel olarak hareket etmemiz elzemdir. Ondan gelen emirleri algılamamız, onun gözü, kulağı, eli, ayağı olmamız gerekiyor. Aynı yolda olmak için.

İmamla beraber olanların kendilerine öz güveni olması lazım. Çünkü ne yapacağını, nereye doğru gideceğini, hangi hedefe sarılacağını biliyor demektir. Her birimiz böyle düşünürsek elbette toplumsallaşma, birlik ve beraberlik olur. Hem de en temiz bir toplum olarak.

İsteriz ki tüm insanlık doğru yolu görsün. Ama bunun başlama noktası; aynı baş altında toplanmaktır. İlahî plan ve projeye uygun, doğru yolu net gören ve ne yapması gerektiğini bilen kimselerle beraber yola çıkmaktır. Bu şekilde hareket edersek diğer guruplara da örnek olmuş oluruz. Hatta bu ümmet tüm insanlığa örnek olur.

Ayette Allah bize projeyi buyurmuş “her önderi kendi toplumuna şahit getirdiğimiz zaman”.

Bugün bizim başımız da İmam Mehdi (as) var. Bu baş, Hz. Muhammed (saa)’i temsil ediyor. Her ikisi de bizim üzerimizde şahitlik yapacak. Bizler nasıl bir yolu izledik diye olacak şahitlikleri.

Dünyada doğru yol izleyeceğiz ki, ahirette de bu yolun neticesine ulaşalım.

Ayetlerde bize söylenen önderlerimize yardımcı olmamızdır. Yardım etmemiz bizim kurtuluş gemimiz olacak. Eğer biz böyle yaparsak “Temiz Toplum” oluruz. Bireysel değişimden tamamen toplumsal değişime doğru bir yol almış,

İman edip, salih ameller işleyeceğiz, hakkı ve sabrı tavsiye edeceğiz. Böylece iyi insanlar yan yana gelecek.

Güncel hayatımıza baktığımız zaman bu konuda ki eksiklikleri de görüyoruz. Mesela: toplumumuz da bazen çok güzel hayırlı çalışmalar da oluyor. Bu hayırlı çalışmalar üzerinde ne kadar birbirimize destek oluyoruz? Hedef problemi yoksa ve yapılmak istenen yolun gösterilmesi ise, bu çabaları duyduğumuz zaman kesinlikle destek vermeliyiz. Yoksa vebal atında kalırız.

Yüce Allah buyuruyor “Allahlın ipine sarılın, topluca sebat edin, direnin” derken, bu iki noktada da bizim, tanıdık tanımadık, erkek kadın, yakın uzak fark etmez kesinlikle destek vermemiz gerekir. Ki ancak bu desteklerle birbirimize yakınlaşabiliriz.

Aksi halde insanlar arasındaki ayrışma ve süzülme nasıl olacak? Birinci olarak süzülme noktamız “Allah’ın rızası”, ikinci olarak yolun net ve doğru olmasıdır. Biz o zaman toplumda tanıdık tanımadık, yakında uzakta, kadın erkek, büyük küçük, hangi ırktan ve memleketten, bizim gruptan ya da başka gruplardan fark etmez, beraber olacağız ki diğer topluluktan ayrılalım ve aynı ipe sarıldığımızı birbirimize gösterelim.

Sadece bizim ülkemizde 80 milyon insan var. Bunların ayrışmasını eğer yakınlık, ırk, cinsiyet vs. üzerinden yaparsak bu kavmiyetçilik, ırkçılık olur.

Biz yalnızca “Allah’ın rızası ve doğru yolu gösteren önderlere itaat eden kimselerle beraber yol alırsak” doğru bir ayrışma noktası olur. Aksi takdirde “insandır” gözüyle bakıp kucaklamak demek, iyi ve kötü herkesi kucaklamak olur. Biz müşrik, fasık veya kâfire kucak açamayız.

Biz temiz bir toplum oluştururken ıslah olmak istemeyen kötüleri kucaklayamayız. Kucaklayacağımız kimse doğru yolda olan ve doğru öndere tutunan kimselerdir. Bu şekilde yaptığımız zaman temiz toplum modeli oluşturmuş ve gemiye binenlerden oluruz. Gemidekiler kardeştir, gemi dışındakiler kardeşimiz değildir. Onlar inanmayanlardır. İnanmayanlar kendi aralarında da kardeş olamaz, her biri farklı bir şey düşünüyor, farklı şeye inanıyorlar, hedef ve yolları farklıdır. Kurtuluş gemileri de yoktur, onları kurtuluşa davet eden önderleri de.

Tüm bu çabalardan sonra bize düşen doğru hedefte ve doğru yolda sebat etmektir. Temiz kalmak için direnmektir.

Allah’tan korkmak, din üzerinde kimliğinin korunmasını sağlamak, temiz kalmanın garantisini elinde tutmaktır.

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

Bir Cevap Yazın

Mail adresiniz 3. şahıslarla paylaşılmayacaktır. * işaretli alanların doldurulması zorunldur.

Yorum yaparken aşağıdaki HTML taglarını kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>