ERBAİN GÜNÜ ARAF GEÇİDİNDE, İMAM HÜSEYİN (SA) YANIBAŞIMDA

Resim---Kopya

ERBAİN GÜNÜ ARAF GEÇİDİNDE,

IŞIĞIM İMAM HÜSEYİN (SA) YANIBAŞIMDA

Nereye baksam, ne yapsam, ne ile ilgilensem beni bir türlü mutmain etmiyor. Biliyorum dünya hayatı için bunlara da ihtiyacımız var. Lâkin bununda geçici, oyalayıcı ve tam anlamını bulamaması beni iç dünyamda derin bir tefekküre daldırıyor. Kalplerin ancak yüce Allah’ı anması ile mutmain olacağını biliyorum ama buna götüren vesilelere de ihtiyacım var.
Sarıldım Tevessül duasında sıralanan Hz. Muhammed (saa) ve tüm Ehl-i Beyt imamlarına…. Çünkü onların yolundan gitmek ve bu önderleri takip etmekte idi, tüm bu bu arayışlarımın cevabı… Ben de onları vesile olarak tuttum. Çünkü çok istiyorum onların arkasından gitmeyi. Asla pişman olmayacağım ve sükûnet bulacağım, bu yoldu…
Aklım elbette ki bunu söylüyordu ama ben sancıyı aklımda değil kalbimde yaşıyordum. Gariban hissediyordum kendimi, sanki kimse benim dilimde konuşmuyordu…
Muharrem ayında İmam Hüseyin (sa) kıyamı da sanki benim halime tercüme olmuştu… İmam Hüseyin(sa)’in garibanlığı da bana çok dokunmuştu. O çok büyük sancı çekiyordu, bir tarafta kulluk diğer tarafta imamlık sorumluluğu… Her şeye rağmen bir avuç mümin dışında ümmet onu anlamasa da Rabbi onun yalnızlığını ve garibanlığını anlamıştı. İmam Hüseyin (sa)’in Tevhid ve Risalet yolundaki gariban çağrısı çok vicdanıma dokunmuştu.
Evet o zamanlar yanında değildim. Ama bu zamanda yanında olabilirdim. En azından olabileceğimi göstermek istiyordum. Ve İmam’a doğru gitmeye karar verdim…
Benim gibi kendini hissedenler de olacak ki yeryüzünün her bir tarafından yola dökülenler olmuştu…
İmam’ımızı yalnız bırakmadığımızı göstermek istiyorduk…
Çünkü o kişisel bir çağrı yapmamıştı. O Resulullah(saa)’ın sesiydi… O nun sancaktarı idi. O, islam ‘ın izzetini koruyandı… Asla fitnelere ve batıllara boyun eğmeyen Haydar’ın oğluydu…O, haykıran Kur’an’dı. O saptırılan namaza yeniden hayat verendi… Dünyaya dalan müslümanları sirkeleyen, onları nefsin sarhoşluğundan uyandıran gerçek yiğitti…
Onun bu davet çağrına “ Lebbeyk ya Hüseyin!” demeliydim. Anlıyordum ki O’na “ Lebbeyk!” diyebileceğim zaman kalbim sukunete erecekti…
Tüm bunlardan önce İmam Hüseyin(sa)’i düşündüm… Bu konuda ziyaretnameleri okudum… Sık sık bu ziyaretlerin içeriğini düşünüyordum. Anlıyordum ki beni bir bakış açısına, bir çizgiye davet ediyordu. Bu dualarda dile getirilenler, temennilerinden öte başka şeylere de çağırıyordu…
Örneğin cümlelerden biri şöyle idi.
“ Seninle barışık olanla ben de barışığım, seninle savaş halinde olanla bende savaş halindeyim”. Bu cümle çok manalar taşıyordu….
İmam’a gitmeden önce bunu anlamak gerekiyordu… Ve bunun gibi çokça islam hududlarını hatırlatan ilkeler vardı bu ziyaretnameler de… Sanki bir tefsir de bunlara yapılmalıydı… Kendimce bu ziyaretler üzerinde tefekkür ettim. Gördüm kü buralarda çok pencereler var. Ve kalbimin aydınlanması için bu pencereleri aralamam gerekiyor…
Sonunda imam Hüseyin(sa)’den bana davetiye gelmişti… Ve Rabb’imin izniyle yol açılımıştı…
Aşura’dan sonra da olsa O’na doğru yürüyeceğim… Biliyorum o şehid olmuş olsada, hayatta da olsa benim masum, Rabb’imden onaylanmış ve model olarak takip edeceğim önderimdi…
Bir vefa mıdır gidiyorum…
Yoksa O’na muhtaçlığımdan mı?
Her hâlukarda O’ndan öğreneceğm ve benim kalbime aktaracağı çok şeyin olduğunu hissediyorum.
Her şeyden önce seviyorum Onu. Çünkü onun kalbi hepimizi kuşatacak kadar büyük….Onun sevgisini hissediyorum ve benim sevgimin onunkinin yanında çok küçük kaldığını da görüyorum. Olsun bu küçük yüreğime rağmen ona tutunuyorum…
Biliyorum ki o bir yönüyle geçmişe bağlı… Onun sancağı ve yolu, ceddinin sancağı ve yolu… Onda İmam Hasan’ın kokusu, Emirel müminin Ali bin Ebu Talip’in kokusu, Fatma Zehra annemin kokusu ve yüce Allah’ın tüm kulları arasında seçtiği en zirvedeki kulu Resululah(saa)’ın kokusu geliyor… O kokuyu taşımak için yola çıktı…Canıyla bedelini ödedi…
O şehadetiyle Resulullah’ın getirdiğine çağırdı… Müslümanların üzerine çöken tüm aldatmaları yırttı ve attı bir kenara… Fitneyi ortadan parçaladı ve içinden fıtrat dini hak islamı açığa çıkardı… Fâni olan tüm dünya değerlerini yerle bir etti, uhrevi değerleri önümüze serdi… Gölgelenen Resul’un yolunu yeniden aydınlattı. Susturulan Kur’an’ı yeniden konuşturdu… Babası İmam Ali ve annesi Fatımatu Zehra’nın kalbine sızı düşse de gözünü aydınlattı…
Ben sana nasıl “ lebbeyk!” demeyeyim.?!
Şu anda ben islam ile şereflenmişsem, bunda senin kanının bedeli var… Senin mukavemetin olmasaydı, islamın aydınlık yolu karanlıklara kalacaktı. Biz artık hak ve batılı nasıl ayıracaktık… Bu inleyen kalbimiz nasıl susacaktı. Kurumuş vicdanımız nasıl yeşerecekti… Kokuşan hayatımız nasıl şifa bulacaktı…
Resulullah (saa) deden, baban , annen, abin seninle gurur duyuyor. Onların sana teslim ettiği sancağı her zorluğa, zulme, batıla rağmen onurla taşıdın.
İşte o sancağın altında seninle olmak istiyorum… Ellerin kalbime dokunsun, gölgen üzerime düşsün, gözlerin bana gülsün, dilin bana şefaat etsin… Senin yanıbaşında olmak istiyorum… Yalnız olmadığını, seni yalnız bırakmadığımı görmeni istiyorum… Beni kabullenmeni, beni de yalnız bırakmamanı istiyorum…
Aramıza zaman girsede, mekanlar olsa da seninle buluşmak istiyorum… Sana kalbimi getirdim, bu yetmez mi? Biraz kirlenmiş olsa da, yanlış şeylerle yıpranmış olsa da, cahillane şeyler le dolu olsada yine en özelimi getirdim… Getirdim ki ona bir ayar veresin… Senin sesini duysunda biraz sussun, aklını başına toplasın, boş yerlerde meşgul olmasın… Seni örnek alsın.
Sana bağlansın!
İmamına ahd vermeye geliyor, biatını tazelemeye geliyor…
Tüm batıl ve cahil yollardan yüz çevirsin… Senden mukavemeti, cesareti, hakkı öğrensin. Senden adaleti, merhameti, şefkati alsın… Sancağına tutunmayı öğrensin…
Yola çıkıyorum.. İmam’ımdam öğreniyorum… Sadece Allah rızası için var olmayı, O’nun terbiyesine girmeyi ve Uluhiyet, Rububiyet ve Malikiyetin yanlızca O’na ait olduğunu…
Yola çıkıyorum… Şehadetinden kırk gün geçse de… Erbain günü…
Çünkü senin bedenine ecel gelebilir ama yoluna, amacına, misyonuna, sesine asla ecel gelemez. Çünkü senin bir boyutun da geleceğe çağrıdır… İmam Zeynelabidin’e verdiğin sancak, imam Muhammed Bakır; ondan İmam Cafer sadık, ondan imam Musa Kazım; ondan imam Ali Rıza, ondan imam Muhammed Taki, ondan Ali Naki; ondan İmam Hasan Askeri (hepsine selam olsun) aldı ve en son İmam Mehdi (as) senin sancağını taşımaktadır. Sen tüm imamlara da yol açtın… Hepsi senin gibi hakkıyla görevlerini yerine getirdiler. Sen onları da bize gösterdin.
Ve şimdi biz ahir zaman halkıyız. Çağımızın imamı en son bildirdiğin ve sancağı teslim ettiğin İmam Mehdi (as)’dir. Biliyoruz ki sana biatımız ile ona olan ahdimizi de yenilemiş oluyoruz. Biliyoruz ki sana olan biatımız, Ona olan biatımızdır. Sen kendi çağında nasıl ki islam toplumunun imtihanı oldun. Şimdi imam Mehdi(as) de bizim imtihanımız. Ona hakkıyla biat edenler ve etmeyenler olacak…
Ama ben senin gösterdiğin yolda ve terbiye de bunu da görüyorum… Sana olan biatımla ona da hazırlık yapmış oluyorum. Çünkü senin tüm çağrıların onunda çağrılarıdır. Onun tüm çağrıları da senin ve ceddin imam Hasan, imam Ali ve Resulullah’ın çağrılarıdır. Anlıyorum ki Resulullah(saa)’tan sonraki tüm yol göstericiler, yanlızca onun kendi vasileri idi…
Ne yazık ki Resululah’ın ve o yolun devamı olan tüm vasilerini sindiremeyenler oldu. Sana el uzattıkları gibi onlara da el uzattılar…
Ey imam’ım! Ben tüm bu hayasızlıklardan ve haksızlıklardan beriyim… Benim size muhalif olmam demek bu inleyen kalbime ihanettir. Dünyam ve ahiretimi başıma yıkmamdır… Allah muhafaza etsin… Ben sizin yanınızda sizin her dediğinizi onaylayan, yaşayan ve yaşatmak isteyenim…
İşte bu yüzden yanınızda sizin her dediğinize, her düşündüğünüze, her hissinize ortak olmak istiyorum..
İşte bu yüzden yollara düştüm… Senin Kerbelâ yollarına düştüğün gibi… Oğlun imam Zeynelabidin gibi…Bacın Zeynep gibi…Kızın Rugayye gibi… Kardeşin Abbas gibi… Oğlun Ali Ekber gibi… Bebeğin Ali Asgar gibi…
Ama benim sırtımda bir çanta var… İçinde yedek kıyafetlerim, su şişem, ağrı kesicilerim, bisküvilerim, el kremim, ayağımda da spor ayakkabılarım…
Sizi taklid etmeye çalışsam da sizin gibi olamam… Çünkü kalbim sizin hedefinize sarıldığınız gibi sıkı değil, ruhum sizin ceddiniz Resul’un yoluna tutkun olduğu kadar güçlü değil, nefsim sizin ki kadar terbiyeli değil, gözlerim sizin ki kadar ufuklara bakan değil…
Ne yapım? Siz söyleyin… Tüm bunlara rağmen yolunuzdan geri mi döneyim yoksa her şeye rağmen arkanızdan mı geleyim?
Ama kalbim her şeye rağmen sizi istiyor. Hasta olsa da sizi takip etmek istiyor. Senden derman almaya gelmek istiyor… Ne olur bizden yüz çevirme!
Bizim de Hür kadar hakkımız var. O nasıl size tüm yaptıklarına rağmen son anda karanlık dünyasını cennet bahçesine çevirdi ise biz de değişmek istiyoruz. Kaderimizi doğru tercihlere yapmak istiyoruz. Sen doğru imam’sın, yolun doğru yol, sancağın doğru sancak, hem geçmişin tasdikisin, hem geleceğin müjdecisisin.
Ben de tercih yapmak istiyorum. Ve seni, senin davet ettiğin her şeyi tercih ediyorum …
Bakıyorum sağıma, soluma benim gibi düşünen binlerce inananları görüyorum… Binlerce değil, milyonlarca… Dalıyorum yine derin tefekküre… Her ülkeden gelen topluluklar var… Ya Rab! Aradan 1400 sene geçti. Yine de imam Hüseyin (as)’in çağrısı duyuluyor… Tüm toplumların vicdanlarına dokunmuş…
Ey Hüseyin! Canım yoluna feda! Bu kerbela nelere şahit oldu böyle….
Her göz imamının çağrısına odaklanmış…. Herkes sessiz sanki imamın sözleri kulaklarında çınlıyor… Nefis pervasız kanatlarını salıvermiş, gönül onun çağrıları ile meşgul oluyor…. Bakıyorsunuz kafa tutan deli dana nefisler yerini teslimiyete bırakmış… Kibir tevazuya, bencillik bize, hoyratlık hürmete, cimrilik ikrama dönüşmüş… İmam’ın öğretileri sanki dalga dalga kendine doğru yürüyen herkesi kuşatıp, kapsamına almış…
Sırtımda bir çanta taşısam da, günah yükümü kerbela çöllerine bırakmak istiyorum…
Bu yürüyüşüm ile gerçek hedefime, gerçek yoluma ve gerçek rehperlerime tutunmak istiyorum…
Niyet ediyorum. “ Ya Rabbİ! İlk adımımla seni hedef edinmeyi, sırat-ı müstakimde yürümeyi tercih ediyorum. Biliyorum ki sıratı müstakim Hz. Peygamber ve vasileri olan tüm bu imamların gösterdiği yoldur. Benden kabul buyur.”
Tüm bu istediklerime ve adımlarıma tüm inananları ortak eyle…
Hedefimi unutmuyorum. Peygamberim ve vasileri olan imamlarım gibi… Onların tek hedefi Fatiha süresinde gösterilen “ İhdina” idi. Yani hidayetin sahibi olan Rabb’imizin rızası… Her yaratılan, Yaratanı olan Rabbinin rızasını hedef edinmelidir.
Yolumu unutmuyorum. Bu öyle bir yol ki, tüm insanlık tarihi boyunca bir ana nehir akar idi. Hz. Adem(as) ile başlayan imametlik, en son Hz. Peygamber ve vasileri ile kıyamet kopuncaya kadar devam eder. Ve bu seçilmişler nehrinden tüm insanlar sulanılarak susuzlukları giderilir. O halde bu sırat-ı müstakim’i gören, bu yolda yürüyebilecekti. Ama bu yola muhalefet edenler bu yoldan sapmış olacaktı… Yol boyunca Resulullah(saa)’ın ve tüm imamların sancakları bunu adeta haykırıyordu. Normalde imam Hüseyin(sa)’e doğru giden bir yoldu. Ama yol tüm seçilmişlerin ortak yolu idi. Nitekim tüm seçilmişler birbirini tasdik etmiyor mudu?
Tüm peygamberlerin birbirini tasdiklediği ve ümmetin peygamberlerin birbirinden ayırım yapmadığı gibi tüm imamlar da birbirini tasdik ediyor ve ümmette onları birbirinden ayırmayacaktı. Nitekim tüm peygamberlerin zirvesinde duran Hz. Muhammed(saa), tüm bu imamları teyid ediyor, vasileri olarak gösteriyordu ümmete. Siz de takdir edersiniz ki dünyanın sonu olarak gösterilen kıyamet sürecinin önderi olarak İmam Mehdi (sa) ile ilgili yüzlerce tasdik hadisleri vardı.
Anlıyoruz ki bu yol, gerçekte tüm peygamberlerin ve vasilerinin geçtiği yoldu…
Yoldakiler, yol üzerinde duranlar ve yolu meşgul edenler ne kadar dikkatimizi çekse de onlarla oyalanmıyoruz. Dikkatimizi hedefe ve yolumuza veriyoruz. Bu şekilde günler ve geceler geçiriyoruz. Yoruluyoruz. Ayaklarımız yoruluyor, belimiz ağrıyor, değişik bir süreç yaşıyoruz. Ama yine de pes etmiyoruz. Bedenlerimiz bu yollarda yorulsa da ruhlarımız bunun aksine gençleşiyor. Sanki hayat buluyoruz. Sanki içimizde bir diriliş fidan buluyor…
Kalplerimiz Allah rızası ile meşgul, aynen önderlerimizin öğrettiği gibi…
Bu yolu kolaşlaştıran en büyük etken de müminler arasındaki kardeşlik bağı… Çünkü ortak aklın , ortak kalbin olduğu bir ortamdasınız. Aynı hissediyor, aynı düşünüyorsunuz… Kocaman bir aile oluyorsunuz sanki…
Tam da Rabb’imizin ve önderlerimizin istediği gibi… Her müminin dokunulmazlığı var. Her türlü emniyeti görüyorsunuz burada. Kendinizi güvende hissediyorsunuz. Bir de müminlerin şefkatli elleri başınızda geziyor… Size tüm yüreklerini açıyorlar. Ve her türlü sevgilerini gösteriyorlar…
Neden ? Çünkü sizi anlıyorlar. Derdinizin ne olduğunu biliyorlar. Çareyi peygamber ve vasilerinin kapısında aradığınızı varsayıyorlar. Bu yüzden size yardımcı olmak istiyorlar…
Kimbilir belki, hayallerinde İmam’ın ziyaretçilerine hürmet ederek, İmamın ensarları olan birer Zeynep, birer Ebulfazl Abbas, birer Hür olmak istiyorlardır.
Demek ki onlarda bizim gibi dertliler…
Aslında uzun süre bu toprakları, Amerika işgal etmişti, ardından da çeşitli gruplar… Bu kadar savaş altında kalmış olsalarda bu topraklarda yaşayan halkın kalbini sökememişlerdi. Onları çözememişlerdi. Bir türlü bireysele çevirememişlerdi. Buradaki tılsımı anlamaya çalıştım. Sonra gördüm ki önderlerine olan bağlılık, imamet düşüncesi onları korumuştu…
Ne kadar yoksunda olsalar, yolda kalanlardan olmamışlardı. Her şeye rağmen yüce Allah’a ve Allah’a davet eden bu önderlere rağbet edeceklerdi…
İşte İmam Mehdi(sa)’ye icabet edecekler, bu mukavemeti gösterenler olacaktı… Yollarda sık sık “lebbeyk ya Hüseyin!, lebbeyk ya Zeynep!, lebbeyk ya Mehdi!, lebbeyk ya Ebulfazl Abbas, lebbeyk ya Fatma, lebbeyk ya Ali, lebbeyk ya imam Cevad, lebbeyk ya Hasan Müucteba!, lebbeyk imam Hasan Askeri!(hepsine selam olsun)”, “lebbeyk ya Resulullah(saa)!” deniliyordu…
Çünkü onlara olumlu cevap vereceklerine söz veriliyordu. Ve her adım onlara yakın olmanın bir isteğiydi, bir göstergesiydi…
Müminlerin günlerce süren ve yoğun olan bu yürüyüşü bana ahiret hayatını hatırlatıyordu. Yeryüzünde gerçekleşen “Araf geçidi” gibi idi. Mahşer gününde de öyle değil miydi? Araf süresinde anlatılan Araf halkının şahid olduğu cennetliklerin cehennemliklerden ayrıştığı geçit. Araf halkı “Resulullah ve Ehl-i Beyt’i” idi. Resulullah ve Ehl-i Beyt’inin tasdik ettiği ve onayladığı kimseler onlara muhalefet edenlerden ayrışıyordu. İşte bu yolda yürürken sanki Resululah(saa) ve Ehl-i Beyt(sa)’i bizi onaylıyor ve yanlarına gitmemiz onları mutlu ediyordu. Onların gözlerini üstümde hissediyordum…
İçimden “İnşallah” diyordum. “İnşallah mahşer günü Araf halkı beni tanır ve onaylar” diyordum. Elbetteki akibetim dünyada çizdiğim yola bağlıydı… İşte ben imamıma ve o imam şahsında tüm önderlerime biat etmeye giderken, onların da beni onaylamasını istiyorum….
Ama onların bu dilini anlamam için “ayetlerimi bilmem lazım, peygamberimin ve imamlarımın sözlerini duymam” lazım, onların hayatlarını ve yaşadıkları tarihi okumam lazım. Aksi takdirde benim kalbim onların hedefini, yolunu, mücadelelerini nasıl anlayacak… Marifet ile bu yol anlaşılır. Marifet olmazsa bu ziyaret amacına ulaşamazdı. Bu nedenle ilim en önemli ihtiyaçlarımızdandı.
Dikkatimi çeken bir noktada sancak taşıyanlar puşu da takıyorlardı. Acaba ne anlatmak istiyorlardı… Sancaklar Kerbela’da dalgalanırken, puşular Filistin’in simgesidir. Anlıyorum ki Hüseyin gibi durmadıkça Kudüs te özgür olmayacak. Yani Filistin davası da ancak Kerbela meşalesiyle çözülecekti…
Yine derin düşünüyorum… Ümmet olarak ne kadar çok yaramız var. Sadece Filistin değil ki yaramız…Her yer acı ve göz yaşı ile dolu… Zalimler her yeri kana boyadılar… Ama ümmet İmam Hüseyin(sa)’i anlamadıkça, yaralarımız daha çok kanayacak…
Bu yüzden bu yürüyüşü daha iyi anlamak istiyorum. Belki buradan bir tutam ateşte ben alırım da kendi beldelerime taşırım. Oralara İmam Hüseyin (sa)’in kokusunu götürürüm de belki ışığı görmeye başlarız.
Erbain bilinci hepimizi özgür kılacak, içinde de inşallah boynu bükük Filistin’imi de…
Kudüs’üm! Senin de “ Lebbeyk ya Hüseyin!” dediğini duyar gibiyim…
Senin boynu büküklüğün beni de çok üzüyor. Üzülme, kalbim iyileştiği zaman seni kurtarmaya geleceğim…
Bunun için buradayım… Üstelik ben de tek değilim. Benim gibi binlerce senin sesini duyanlar var… Sakın ümitsiz olma!
Bu yol, ümit yoludur. Bu yol, kazananların yoludur. Bu yol, doğru hedefe sarılanların yoludur. Bu yol, seçilmişlerin yoludur…
Ancak bu yol asla hüccetsiz/imamsız olmaz. Düşün İmam Hüseyin (as)ve bu kıyamı olmasaydı, bu yolu ne diye yürüyecektik? Sadece sıradan bir yürüyüş olacaktı. Hem de kimse zaten böyle bir yürüyüş yapmayacak, böyle bir talepte bulunmayacaktı.
Bu yolu çizen ve bu amaca talep ettiren önderdir yani imamdır.
O halde üç beş kişiye bile başkanlığı layık görenler, nasıl koca bir ümmeti başsız/ hüccetsiz/imamsız düşünebilirler?
İşte burada en önemli öğrendiğimiz nokta bu yol, hedefsiz olamayacağı gibi, öndersiz de olamaz. İmamet olmazsa olmazlarındandır…. İmam’ını kabul etmeyen veya çağrısını duymayan insan nasıl olurda kendini sıratı müstakimde görür?
Ben beriyim böyle düşünenlerden. Çünkü ben İmam’ımın yolundayım… Zaten imamların önünü kesenler, onun ziyaret etmeye engel olmaya çalışırlar… Bunu hedef sapması olarak gösterirler. Vehhabi zihniyeti hatta buna şirk olarak bakar… Sebebi belli değil mi? Tarih boyunca Emevi zihniyetini onaylayanlar, imamların önünü kestikleri gibi şimdi de ziyaretçilerinin önünü keseceklerdir. Onların oyunu hep böyle devam edegelmiştir. Ama Allah’ın nuru devam edecektir.
Yol devam ettikçe nuru da düşünürüm…
Bu yolda temel noktaları görürüm…
Anlatılmak istenen beş noktayı…
Tevhid, Adalet, Risalet, İmamet ve Ahiret.
Bu beş nokta yolun her tarafından okunuyor…
Bu yüzden Erbain yolu bir geleneğe sıkışmış değildir. Erbain bir bilinçtir. Sancağı, kitabı, rehberi ve yüreği olan bir yürüyüş…
Gerçek, muhalifler tarafından ne kadar örtülmeye ve çarpıtılmaya çalışılsa da, bu meşale yanmaya devam edecek… Her türlü engellemelere rağmen 1400 sene sonra bile böyle yanmaya devam ediyorsa demekki hiç kimsenin gücü bu ışığı söndürmeye yetmeyecek…
Bu ışıkta yürüyorum… Yollarda çocuklar, gençler, kadınlar, erkekler…
Bir Rugayye, binlerce Rugayyeye dönüşerek… bir Zeynep binlere katlanarak…. Bir Hüseyin binlere yayılarak… Anlıyoruz ki rol model çoğalıyor…
Acaba ben de bir rol alabilir miyim? Taklid ile başlayan bu yolum, yakîne dönüşür mü?
Ağlıyorum, ne yapım? Ağlıyorum işte?
İmam’ıma ve yarenlerine yapılanlara mı? Yoksa kendi halime mi? Bilemiyorum. Ama sanki ikiside bir yerlerde buluşuyor. Hem imam’ıma yapılanlara ağlıyorum, hem de kendime.
Olsun, gözyaşlarım kalbimin damlası. İnşallah bunlar benim şahidim olur. Rabbimden talebime bir ücret, peygamberime vefa, imamıma ahd, geleceğe müjde ve kalbime şifa olsun…
Yol alıyoruz. Yol alırken eşim de yanımda….
Şükürler olsun aynı yöne bakabildiğimiz ve aynı yolda yürüyebildiğimiz için… Zaten öyle değil mi dualarımızın arasında evlerimizin birer Ehl-i Beyt şubesi olması dileği vardır. İmam’ın öğretileri İnşallah isteyen, talep eden tüm çatıları kuşatır.
İşte Kerbelâ yolunun ızdırabını azaltan en önemli etkenlerden biridir, kadın ve erkeklerin beraber yürümesi… Böylece kimsenin gözleri geride kalmayacaktır.
Kerbelâ mektebinde hem kadınları, hem erkekleri, hem de çocukları görürsünüz. Yollara hem kadınlar, hem erkekler, hem de çocukları dökülmüşler…
İmama doğru yaklaşıyoruz. Benim kalbim dorukta… Ya beni kabul etmezse…. Sonra düşünüyorum. Tüm İmamlar, Peygamber(saa)’in kapısıdır. Peygamber(saa) de yüce Rabb’imizin kapısıdır. Ve yüce Rabb’imiz de Tevvab ve Rahim olduğuna göre Peygamberim de , imamlarım da kapıyı açık tutacaktır.
Ve imamıma yürüyen ben, ne olsamda imamıma selam vermek benim en doğal hakkım.
“Esselamu aleyke ya eba ebdillah, Esselamu aleyke yebne resulillah, Esselamu aleyke yebne emiril muminin ve bne seyyidil vasiyyin. Esselamu aleyke yebne fatimete seyyideti nisail âlemin. Esselamu aleyke ya sarallah ve bne sarihi vel vitrel mevtur. Essleamu aleyke ve elel ervahilleti hellet bi finaike aleykum minni cemien selamullahi ebeden ma begitu ve begiye-l leylu vennehari…”
“Selam olsun sana ey Eba Abdillah! Selam olsun sana ey Resulullah’ın oğlu! Selam olsun sana ey Mü’minlerin Emiri ve vâsilerin efendisinin oğlu! Selam olsun sana ey dünya kadınlarının efendisi Fâtıma’nın oğlu! Selam olsun sana ey Allah’ın kanına (intikamına) tâlip olduğu ve kanına talip olduğunun oğlu! Ey, (mukaddes) kanının intikamı henüz alınmayan!”
Ziyaretnamelerden aldığım bilinç ve terbiye ile imamıma yakınlaşıyorum… Oturuyorum onun dizinin dibine. Ve onu dinlemeye başlıyorum… Kulağıma gelen fısıltılarını kalbime indiriyorum. Kalbim onun öğreti ve nasihatleri ile yumuşamaya ve nefes almaya başlıyor.
Onun dilinden Resulullah(saa)’ın kapısına gidiyorum. O da benim yüreğime iyice dokunuyor. Onu da anlamaya başlıyorum. Gözlerimi yiyice açıyorum, gönlümünde tüm pencerelerini… Artık içeriye ışık sızmaya başlıyor.
Sonra da Rabb’ime yöneliyorum… Rabb’ime yalvarıyorum. “ Ne olur, beni önderlerime yakınlaştır” diye. Çünkü onları takip edemezsem Rabb’imin kapını nasıl çalacağımı bilmiyorum…
Ben aciz ve zayıfım. Benim, bizim hacetlerimiz bitmez ki… Yalvarıyorum, yalvarıyorum, ısrar ediyorum Rabb’ime…
Bir yandan Rabb’İmi yüceltip, isimlerini sıralarken, diğer yandan kendi zayıflığımı ve çaresizliğimi anlatıyorum… Dile getiriyorum ki belki İmam’ım da yanıbaşımda benim için “Amin” der, dualarımın kabul görülmesi için o da yalvarır…
O benim önderim, ben ona tutunduğum gibi o da bana sarılır. Ben onun kalbini anlamaya çalışırken, o da benim kalbime dokunur…
Ben onu kunutlarıma ortak tutarken, o da beni kunutlarına ortak eder.
Biraz önce selam verdin, selamımın cevabı olacak elbet…
Ben seninle aynı safta, aynı fikirde, aynı gönülde olduğumu göstermek için geldim.
Ya Rabbi ne olur, o senin yanında özel ya, beni de onun yanında kabul gör… Beni de özele al, ne olur! Her ne kadar onun kadar bedel ödememiş, güçlü bir yüreğim, ufuklara uzanan bir çağrım olmasa da…
Sen cömertlerin en cömerti, merhametlilerin en merhametlisisin!
Gönlüm düşüyor şu imam Hüseyin(As)’in kucağında yatanlara…
Onun yanında bedel ödeyen yarenlerine… Yaşarken nasıl beraber idi iseler, beraber şehid olup, şimdi İmam Hüseyin(sa)’in kucağında yatmaktadırlar… Beraber de haşrolacaklar. İmam Hüseyin (as), Ehl-i Beyt’ten sonra en hayırlı ikinci aile olarak görmektedir onları…
Ya ben… Kıskanıyorum onları… Beni de kucağına al!
Sonra yine derin düşünüyorum… O kucağa girmek hem çok zor, hem de çok kolay.
Bu kucak ilim, irfan, samimiyet, ihlas, bedel, cesaret, yiğitlik, güven, tutku, sabır, azimet ister. Ben bunlara sahip miyim? Eğer sahipsem şüphe yok ki o kucağa sende alınacaksın…
Ama bunlar bende yoksa, vay halime… Buraya ahd verdikten sonra kaybetmek…
Aynen o mektupları yazanlar gibi. Biat ve davetten sonra geri dönenler gibi olurum. Allah korusun… O kucağa girebilmek için direneceğim nefsime, dünyaya, şeytanların ve kafirlerin tüm oyunlarına….
Yavaş yavaş ziyaretimi tamamlıyorum. Ayrılıyorum oradan… Hep isterim orada olmayı…
Olsun, buradan ayrılıyorum ama, seni kalbimde götürüyorum… Bir elimle kalbimde seni tutuyorum, diğer yandan gözlerim de kayboluncaya kadar haremine dönüp dönüp bakıyor….
Biliyorum kalbim seninle hep sıcak olacak…
Sana “Elveda” demiyorum… Çünkü Sen hep, hep benim yanımdasın…
Hep başımı okşayan, hep kalbime dokunansın. Işığı hep önümde tutansın.
Bu yüzden ellerim hep ellerinin içinde olacak Ya evladı Resulullah! Ya varisi Resulullah!

 

 

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

Bir Yorum

  1. 1

    Allah razi olsun ruhumu oralara götürdü yazınız Allahin salih kullarına risalet ve imamet mesajını doğruca algılayan akıllara selam olsun Allahım ziyaret itaat ve ibadetlerinizi dergahinda kabul buyursun inşallah bizde aynı duygu ve düşünceleri ömür sermayesi bitmeden yaşar,insanlarımızı hakkiyla ziyaret edebiliriz

Bir Cevap Yazın

Mail adresiniz 3. şahıslarla paylaşılmayacaktır. * işaretli alanların doldurulması zorunldur.

Yorum yaparken aşağıdaki HTML taglarını kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>