EHL-İ BEYT’TEN BİR DERS DAHA…

Resim---Kopya

EHL-İ BEYT’TEN BİR DERS DAHA…

İnsan davranışını çok şey yönlendirebilir. Bu davranış hali, duruşuna ve o olguya bakış açısına göre şekillenir. Bazı etkenler bunu belirleyebilir. Cinsiyet, diploma, kültür farkı, para, arkadaşlık seviyesi, kan bağı, kariyer, gönül frekansı gibi. Bazen bu etkenler doğru davranışın gerçekleşmesini etkileyebilir. Doğruları gölgeleyebilir.

Örneğin; amir ve memur arasındaki ilişki. Amir yanlış emir verir. Memur kariyer farkından dolayı gerçeği bildiği halde çekinebilir. Yâda memur bir iyiliği emredecek lâkin amirini yönlendiremeye cesaret etmeyebilir. Korkuları engel olur.

Başka bir örnek verirsek karı koca ilişkisinde bu da olabilir. Kadın doğruyu söylüyordur. Lâkin kadının önerisi kendi gururuna dokunduğu için onaylanmaz. Yâda erkek doğruyu söylüyordur kadın eşinden gelen bu doğruyu kabullenemez. Gururu engel olur.

Başka bir örnek daha verecek olursak baba ve evlat arasındaki ilişkilerde de bu olabilir. Baba kendisinden küçük evlattan nasihat dinlemek istemeyebilir. Yâda evlat hep yanı başında duran anne ve babasından nasihat görmek, duymak istemeyebilir. Nasihatin önemini fark etmez.

Bu algı sıkıntısı akrabalar arasında da olabilir. Birbirini seven arkadaş veya sevmeyen arkadaşlar arasında da olabilir.

Yâda karşınızdakinin diploması var veya yok, bu etkende sizin doğruları görmenize veya görmemenize etken olabilir… Bunlar gibi yüzlerce sebep hakikati okumaya, anlamaya ve hayata getirmeye bir hendek olarak durabilir.

Tüm bu duygu ve yargılar savaşında Ehl-i Beyt’i yine model olarak görüyoruz. Bu ailenin tüm üyeleri ilişkilerin, yargıların veya algıların “ Hak” kı gölgelemesine izin vermemektedirler. Duyguların, dayatmaların veya usullerin sıratı müstakim üzere taş konulmasına izin vermemektedirler. Etkilerin veya tepkilerin gerçeği örtmesine izin vermemektedirler.

İmam Ali (as)’nin ana prensiplerinden biri de şudur. Aldığı İlahî ve Nebevî terbiye kendisine şunu dedirmektedir. “ Ben kişilere göre hakka değil, “Hak”ka göre kişilere bakarım”

“Allah’ın dini kişilerle tanınmaz; hakkın nişaneleriyle tanınır. Öyleyse hakkı tanı, hakka uyanları  tanırsın.”( Bihar’ul- Envar, c. 68, s. 120.)

Bizim de hayatı böyle değerlendirmemiz gerekmektedir. Bir eş, doğruyu eşinden değil de arkadaşından duyduğu zaman etkileniyorsa bu sorundur. Demek ki hakkı fark etmiyordur. Yâda bir baba çocuğu yerine başka bir yerden aynı nasihati ciddiye alıyorsa bu sorundur. Yâda bir çocuk anne baba yerine öğretmeninden bu nasihati duyuyorsa bu sorundur…

Tüm bu durumlar tam terside olabilir. Bu yaş, cinsiyet, ırk, kültür, kan ve gönül bağı gibi etkenlerin arkasına saklanmaktır. Hakkı çıplak olarak görmemektir. Kalp emin değildir. Etki veya tepki üzerine şekilleniyordur. En yakında haykıran sesi duymayan, en yakında parlayan nuru görmeyen ve bu nedenle birçok hayırlı fırsatları kaçıran kimse daha kimliğini netleştirmemiş demektir.

Böyle kişiler Peygamber tavsiyelerinin hatta Kur’an emirlerinin öneminin farkında değildir. Onların hayatın vazgeçilmez taşları olduğunu daha anlayamamıştır.

Kişi ve ilişkilere göre kendisinde adalet, merhamet, yardım, ilgi, sevgi, korku, güven gelişir. Bu da hak ölçeğini saptırır. Bu durum inancımızın merkezi olan Rabb’imiz için, Rabb’imize göre değil, bireylere göre şekil alır… Zaten zulüm de bu algılamalardan doğmuyor mu?

Oysaki model aile olarak gösterilen Ehl-i Beyt’in tüm üyeleri yani Hz. Ali (as), Hz. Fatıma (as), Hz. Hasan (as) ve Hz. Hüseyin (as) arasında böyle algılamalar görmüyoruz.

Ne yaş farkı, ne cinsiyet farkı, ne rol farkı onları farklı alanlara çekmemektedir. Yâ da onların yanına gelen her değişik bireylere karşı davranış sıkıntısı görmemekteyiz. Her yönden Hakkın kendisidirler. Çünkü hak ile bu kadar bütünleşmişlerdir.

Al-i İmran süresi/ 61 – Sana (gerekli) ilim geldikten sonra artık kim bu konuda seninle tartışacak olursa, de ki: “Gelin, oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi çağıralım, sonra da lanetleşelim; Allah’ın lanetinin yalancılara olmasını dileyelim”.

Nice insanlar, hem de en yakın olanlar onlara haksızca davrandığı halde onlar Hak penceresinden bir milim bile sapmamışlardır. Şimdi diyeceksiniz ki onların hepsi seçilmiş özel kimselerdir. Biz onlar gibi olamayız.

Elbette olamayız. Ama onların metodunu ve bakış açısını kullandığımız zaman göreceğiz ki onlar kadar olamasak ta bir oranda onlara benzemiş olacağız. Modelimiz olduklarına göre onların takipçileri olmalıyız zaten. Yani Hakk’ı hiçbir etkenin gölgelemesine izin vermemeliyiz, aynen onlar gibi. Aksi takdirde olan bize olur. Kalplerimiz perdelenmiş olur, kendimizi karanlığa gömeriz. Hem de kendi ellerimizle….

Buna örnekler ayetlerden de verebiliriz. Bilenler arasındaki hırs ve hased duyguların hakikati çiğneyip, meseleyi kişiselleştirdiği gibi. Bilenler birbirilerini tamamlayıp, büyük sorumluluklarını yapacakları yerde nefsanî tuzağa düşerler. Aralarındaki kişisel duygular onları bireyselleştirir. Ve cedelleşmeye götürür. Böylece hak, ellerinin arasında olmasına rağmen hakkı göremezler. Bilakis hakkı bildikleri halde onu çiğnemiş olurlar.

Al-i İmran süresi/20 – Doğrusu Allah katında din, İslâm’dır; o kitap verilenlerin anlaşmazlıkları ise sırf kendilerine ilim geldikten sonra aralarındaki taşkınlık ve ihtirastan dolayıdır. Her kim Allah’ın âyetlerini inkâr ederse iyi bilsin ki, Allah hesabı çabuk görendir.

Peygamberin kendisi hak olduğu halde fakir, yetim veya kendilerinden biri olarak vs. sebeplerin arkasına saklanarak onu kabullenmediler.

“Hayır, Rabb’in hakkı için onlar aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni hakem yapıp, sonra da senin verdiğin hükme karşı içlerinde bir burukluk duymadan, tam anlamıyla Teslim olmadıkça inanmış olamazlar.” (Nisâ, 4/65)

Bu ayet okunurken bazı inananlar, bu ayeti kendi üzerine almazlar. Sanki peygamberi inkâr edenler ile ilgili düşünürler. Hâlbuki bugün peygamberin bir sözünü nasihat eden kişi fakir veya yetim veya bir rütbesi yoksa ise yine aynı tepki verilebilmektedir. Bakış penceresi aynıdır. Rolüne göre sözüne kıymet verilmektedir. Sözün kıymetinden dolayı kıymet verilmemiştir.

Bunlar gibi daha nice örnekler verebiliriz. Yani demem şudur ki “Hak” net olarak kabul edilmişse hangi dilden dökülürse dökülsün, nereden gelirse gelsin Hakkı hak olarak görebiliyorsak ne mutlu bize. Yok, eğer kişilere, mekâna veya zamana göre duyuyorsak bir daha dönüp kalbimizi yenilememiz gerekmektedir.

İman o kadar net olmalı ki nerede bir iman sızıntısını görürse hiçbir engel tanımaksızın kendine mıknatıs gibi çeksin. Küfrü de apaçık görebilsin ve red etsin. İstenilen tavır budur.

Önümüzde bir hak daha vardır son imtihan olarak. Çağımızın ilahî önderi İmam Mehdi (as)’dir. Eğer kalpler “Hak”kı net olarak kabullenmişse İmam Mehdi(as)’nin sedasını duyacaktır. Aksi takdirde kapalı kalpler onu yalanlayacaktır. Algıların, yargıların, duyguların kurbanı olacaktır ne yazık ki.  Allah muhafaza etsin inşallah.

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

Bir Cevap Yazın

Mail adresiniz 3. şahıslarla paylaşılmayacaktır. * işaretli alanların doldurulması zorunldur.

Yorum yaparken aşağıdaki HTML taglarını kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>